
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından Muhammed Hasan Zırakıt, Aşura hadisesinin mezhebi sınırları aşarak evrensel bir nitelik kazandığını belirtiyor ve bu tarihi mirasın anılmasına yönelik tartışmaları beş temel başlık altında ele alıyor. Bu anmanın kitleleri harekete geçiren devrimci bir esin kaynağına dönüştüğünü vurgulayan Zırakıt, farklı toplumsal çevrelerin bu anıyı kendi mizaç ve entelektüel birikimlerine göre yaşatmasındaki çeşitliliğe hoşgörü gösterilmesi gerektiğini belirtiyor.
Aşura anması her yıl geri gelirken, olaya yönelik ilgiyle birlikte onun nasıl ele alınması gerektiği, neyin yapılması ya da yapılmaması, neyin caiz olup olmadığına dair tartışmalar da yineleniyor.
Kuşkusuz, kesin bir istatistiksel iddiada bulunacak değilim; ancak insanlık tarihinin başlangıcından günümüze dek en çok yankı uyandıran on büyük tarihi hadiseyi sıralayacak olsaydık, Aşura vakasının bu on olaydan biri olacağına kanaatim tamdır.
Çeşitli vesile ve saiklerle, her yıl tekrarlanan ve genel olarak İslam, özel olarak ise Şii hafızası silinmedikçe, hicri 61 yılında akıtılan kan sızıp yok olmadıkça ve sinelerdeki o kor sönmedikçe nihayete ermeyecek olan bazı tartışmalara dair birkaç noktaya değinmek istiyorum.
Ne var ki, onların umut ettiği bu unutuş ne kadar da uzaktır.
Birinci Mülahaza: İmam Hüseyin’in davası artık yalnızca Şiiliğe has bir mesele olmadığı gibi, Şiilerin bu davayı tekeline almaya ne hakları vardır ne de isteseler bile buna güçleri yeter. Meseleye ilgi gösterenlerin sayısı arttıkça, her kesimden farklı görüşlerin ortaya atılması doğaldır; nitekim bu görüşlerden bazıları gerçeğin tam kalbine isabet ederken bazılarının oku hedeften sapar. Şu iki güruh dışında, bu alandaki her eleştirmeni veya fikir sahibini mazur görebilirim: İlki, akademik bir kisveye büründürdüğü yansıtmacı bir yöntemi benimseyip gölgeleri gerçek sanan ve Platon’un mağara alegorisinden ders çıkarmayanlardır. İkincisi ise hakikatin görülmesini engelleyen o amansız taassuptan beslenenlerdir; özellikle de Aşura’nın kitlelerin azmini bilemesinden ve İmam Hüseyin’in acılarının "devrimci bir yakıta" dönüşmesinden huzursuz olanlar.
İkinci Mülahaza: Yukarıda dile getirilenlerin ışığında Şii havzasına dönecek olursak, Şiilerin tarih boyunca bu hadiseyi nasıl ele alacakları konusunda en çok fikir teatisinde bulunan ve tartışan topluluk olduğunu söylersem abartmış olmam. Şii uleması, fakihleri ve düşünürleri, bu hadiseyi anma yöntemlerine dair pek çok ayrıntı etrafında derin, hatta zaman zaman sert tartışmalar yürütmüştür. Tarih bu tartışmaları kaydetmiş, ulemanın birbirini eleştirmesine tanıklık etmiştir. Bazı alim ve fakihler, Hüseyni devrimle kurulan bağı tazelemek ve onu günümüze taşımak için çeşitli yöntemler önermiştir. Ne var ki bu kutlu tartışmalar, törenlerin düzenlenmesi ve anma biçimleri hususunda konunun muhataplarını tek bir yöntem üzerinde birleştirmeye yetmeyecektir. Tam da bu noktada, "ıslahat" gibi samimi bir başlık altında sunulsa dahi, önerilerin sert bir üslupla ortaya konmasından kaçınılması yönünde bir çağrıda bulunmak istiyorum. Zira bu gibi hassas meselelerde ıslahat ancak serinkanlılıkla, sükunet içinde gerçekleştirilebilir. Sert ve hırçın reform çağrıları ise çoğu zaman arzulananın tam aksi yönde sonuçlar doğurur. Bu değerlendirmeden iki temel sonuç çıkmaktadır: İlki, niteliği ne olursa olsun, belirli bir hükmün tüm sosyal çevre ve katmanlara genelleyici bir yaklaşımla teşmil edilmesinden kaçınma gerekliliğidir. İkincisi ise, bu anının herkes tarafından kendi kavrayış gücü, entelektüel birikimi ve insani duyguları nispetinde, kendine has bir üslupla yaşatılmasındaki çeşitliliğe anlayış gösterme zorunluluğudur.
Üçüncü Mülahaza: Hüseyni devrim nihayetinde toplumsal gerçekliği harekete geçiren dinamik bir unsura dönüşmüş; pek çok farklı sosyal çevredeki toplumsal ve siyasi hareketler bu devrimden ilham almıştır. İmam Hüseyin bir devrim önderi, mücadelesi ise örnek alınan bir kılavuz haline gelmiştir. Bu, inkâr edilemez veya göz ardı edilemez bir gerçektir ve Şiilik tarihi üzerine çalışan pek çok araştırmacıya göre, en azından son iki yüzyılın en belirgin dönüm noktalarından biridir. Bazı düşünürler bu durumu "Hüseyni devrimin ideolojileştirilmesi" ve törensel/ritüelistik bir kalıptan çıkarılarak toplumsal etki alanına taşınması olarak kavramsallaştırmıştır. Bununla birlikte, bu esinlenmenin tamamen yeni ya da modern bir olgu olduğu yanılgısına düşülmemelidir; zira İslam tarihi, Hüseyin’in mücadelesini farklı biçimlerde kendilerine yakıt edinen pek çok hareket, ayaklanma ve dönüşümle doludur.
Dördüncü Mülahaza: Bir önceki değerlendirmenin ışığında, bu alanda öne sürülen bazı görüşleri inceleyen tarafsız bir gözlemci, bu anmanın ve taşıdığı kavramların toplumsal alanda değerlendirilmesinden duyulan rahatsızlığın boyutlarını hemen sezecektir; öyle ki bazı insanların bir sabah uyanıp Muharrem ayının ve takip eden günlerin hicri takvimden tamamen düştüğünü ya da kimsenin dikkatini çekmeden geçip gittiğini görmeyi arzuladığını hissetmek işten bile değildir. Bu arzu zamanın sonuna dek hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine göre, bu değerlendirmede şu hususa dikkat çekmek isterim: Tıpkı insan topluluklarının kadim hadiseleri hafızalarında saklaması, onlardan ilham alması ve modern yaşamlarında yeniden canlandırması gibi, Aşura vakasını anmak ve toplumsal hafızada ebedileştirmek de hem Şiilerin hem de tüm insanlığın en tabi hakkıdır. Tarihsel ve dinsel simgelerin, yakın geçmişteki veya günümüzdeki pek çok gelişmeyi harekete geçiren birer yakıt olarak kullanılmasına dair örnekler sayısızdır; "Haçlı" savaşlarından başlayarak, varlığını meşrulaştırmak için dini efsanelere dayanan gaspçı, gayrimeşru yapıya ve Hristiyan Siyonist hareketlere kadar bu liste uzatılabilir. Lübnan’ın iç bölünmelerine ve hassasiyetlerine değinme endişesi taşımasaydım, "çentikli haç" örneğini de buraya ekleyebilirdim.
Beşinci Mülahaza: Bu değerlendirmeleri, son derece açık olmasına rağmen yine de netleştirilmesinde fayda olan bir hususa değinerek noktalamak istiyorum: Şiilerin Aşura hadisesini anması ve ondan esinlenmesi yadsınamaz bir gerçektir ve bunda yadırganacak bir yön de yoktur. Ancak Şiiler -ki burada genelleyici bir ifade kullanma cesaretini gösteriyorum- bu hadiseyi yaşarken kendilerini sanki İmam Hüseyin’in safında, karşılarındaki muhatapları ise her kim olursa olsun onun düşmanlarının konumunda görmezler. Dolayısıyla Şii düşüncesi, Katolik Kilisesi’nin Yahudileri Hz. İsa’nın kanından beraat ettirmek zorunda kalması gibi, bugün hayatta olan herhangi birini İmam Hüseyin’in kanından aklama ihtiyacı duymaz. Benzer şekilde, günümüz Şiileri sık sık "Keşke sizinle olsaydık" diye nida etseler de, Hüseyin’e yardım edememiş olmanın suçluluk psikolojisini ya da vicdan azabını taşıyarak yaşamazlar. Bu temenni, kimileri için geçmişe dönmenin imkânsızlığına yakılan hayali bir ağıtken, kimileri için de hak ile batıl arasında süregelen o sonsuz savaşta Hüseyin’in cephesine -ki bu katılım zulme boyun eğmemek ve mazluma omuz vermekle tecessüm eder- dahil olma kararlılığıdır. Zulmün dini olmadığı gibi, mazlumun da dini sorulmaz. Zira "Allah’ın kendi ruhundan üflemeyi murat ettiği hiç kimse, yardımdan ve zulmün defedilmesinden mahrum bırakılamaz"; meğerki birileri insanlığı kendi öz kimliğinden soyutlamaya karar vermiş olsun.
Çeviri: YDH