
YDH - İran iç ve dış politikasına odaklanan Jidal adlı kanalın kurucusu, İran asıllı İngiliz siyasi analist Ali Alizade, katıldığı mülakatta İran ile ABD arasındaki Mutabakat Muhtırası (MoU) ve bölgedeki son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Alizade, ABD'nin İran'a yönelik son hava saldırılarını ve Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan, Lübnan'daki direnişi silahsızlandırmayı hedefleyen anlaşmayı yorumladı.
İran'ın savaşın 40 günlük askeri aşamasında beklenmedik şekilde üstünlük sağladığını kabul eden Alizade, buna karşın Tahran'ın müzakere masasında fazla ihtiyatlı davrandığını ve elindeki stratejik kozları yeterince koruyamadığını ifade etti.
Alizade, Hizbullah'ın silahsızlandırılması çabalarının yeni bir durum olmadığını belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Hizbullah'ın kurulmasından bu yana geçen 40 yılda, İsrailliler ve Amerikalılar bu yapıyı silahsızlandırma projesinden tek bir gün bile vazgeçmediler. Bugün bu proje için daha fazla baskı yapabileceklerini düşünmeleri, onların zihninde güç dengesinin tamamen kendi aleyhlerine dönmediğini gösteriyor."
Uluslararası ilişkiler uzmanı John Mearsheimer ve Trita Parsi gibi isimlerin "İran savaşı kazandı ve ABD'yi teslim olmaya zorladı" yönündeki analizlerine değinen Alizade, bu görüşe mesafeli yaklaştığını belirtti.
Analist, "Eğer İran bu savaşı bu kadar belirgin bir şekilde kazanmış olsaydı, İsrail ve Amerika bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini silahsızlandırarak İran'ın gücünü sınırlandırmaya cesaret edebilir miydi?" sorusunu yöneltti.
Alizade, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının ardından bölge ülkelerinin ve ABD'nin attığı adımlara dikkat çekti. Umman hükümetinin son dönemdeki tutumunu eleştiren analist, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Bölgede İran'a en yakın ve Fars Körfezi ülkeleri arasında en güvenilir olması gereken Umman hükümeti, pek de güvenilir olmayan bir şekilde, Uluslararası Denizcilik Örgütü ve arkasındaki ABD'nin Umman tarafında yeni bir deniz koridoru açmasını kabul etti. Bu durum, koridordaki gemi geçişlerinde ertesi gün yüzde 105'lik bir artışa yol açtı."
Bu yeni koridorun açılmasıyla, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kaldığı 119 gün boyunca piyasada oluşan petrol açığının hızla kapatıldığını ifade eden Alizade, stratejik rezervlerin savaş öncesi seviyeye dönmesi halinde Donald Trump yönetiminin güvenlik politikalarında çok daha farklı ve agresif davranabileceğini kaydetti.
Alizade, "Gerek Umman koridorunun açılması gerekse Lübnan'ın egemenliğine aykırı hareket eden Lübnan hükümetinin yardımıyla direnişi silahsızlandırma girişimleri, Amerikalıların ve İsraillilerin geri çekilip barışa şans tanımadığını gösteriyor. Barışa şans tanıdıkları iddiası koca bir masaldan ibarettir" dedi.
İran'ın askeri kapasitesinin kaynaklarını üç ana başlık altında toplayan Alizade, bu kaynakların doğrudan hedef alındığını belirtti. Birinci kaynağın, 1990'lardan bu yana ağır yaptırımlar altında gelişen füze ve insansız hava aracı endüstrisi ile asimetrik savaş yeteneği olduğunu aktardı.
İkinci kaynağın ise son 45 yılda inşa edilen bölgesel güvenlik mimarisi, yani Direniş Ekseni olduğunu dile getirdi. Bu yapının İran'ın vekillerinden oluşmadığını vurgulayan Alizade, konuya açıklık getirdi:
"Hizbullah, İran yüzünden değil, İsrail'in Beyrut dahil Lübnan'ın büyük bir bölümünü işgal etmesi ve ülkeyi iç savaşa sürüklemesi nedeniyle kuruldu. Güneydeki yoksul Şii toplumu kendisini organize etti, ardından İran gelip onlara ilham ve destek verdi. Aynı durum Hamas ve Yemen'deki Ensarullah için de geçerlidir. İşgal olduğu sürece direniş de olacaktır. Hizbullah'ın silahsızlandırılması doğrudan bu güç kaynağını hedef almaktadır."
Alizade, İran'ın askeri gücünün üçüncü ve en kritik kaynağının nükleer kapasitesi olduğunu ifade etti. İran'ın nükleer silahı olmasa bile "nükleer eşik devleti" olma potansiyelini elinde bulundurduğunu kaydeden analist, bu durumun caydırıcılık açısından önemini şu sözlerle anlattı:
"Savaşın 39'uncu gününde, yani ateşkesin ilan edildiği dönemde Donald Trump, İran'ı nükleer saldırıyla tehdit ederek ülkeyi 'taş devrine geri döndürmekle' korkutmaya çalıştı. Eğer İran taktik nükleer silahlarla tehdit edilirse, kendi nükleer silahını iki ya da üç hafta içinde üretebilecek kapasiteye sahiptir. Bu durum kendi içinde bir caydırıcılık yaratmaktadır. Ancak mevcut Mutabakat Muhtırası, İran'ı nükleerden tamamen arındırmayı ve bu caydırıcılığı elinden almayı hedefliyor."
Alizade, İran'ın uranyum zenginleştirme kozunu masada kolayca harcamaması gerektiğini belirterek, "Elindeki 400 kilogramlık yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu seyreltmek veya ülke dışına çıkarmak, İran için intihar anlamına gelir ve doğrudan yeni saldırılara davetiye çıkarır" uyarısında bulundu.
İran iç siyasetindeki bölünmelere değinen Alizade, Cumhurbaşkanı Mesud Pizişkiyan, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif gibi isimlerin temsil ettiği liberal ve reformist kanadı eleştirdi.
Bu kanadın Batı küresel pazarıyla bütünleşmek istediğini belirten Alizade, şu ifadeleri kullandı:
"Yaptırımların kaldırılması ve petrol satışı karşılığında İran ekonomisinin yeniden Washington'a bağımlı hale getirilmesi hedefleniyor. Tıpkı bir uyuşturucu satıcısının gençleri bağımlı kılmak için ilk dozu ücretsiz vermesi gibi, ABD de İran'a yaptırımsız petrol satışının tadını göstermek istiyor. Bu durum İran'ın kendi kendine yeten 'direniş ekonomisi' modelinden uzaklaşmasına ve dolar sistemine yeniden eklemlenmesine yol açıyor."
Alizade, ateşkes sonrasında döviz kurlarının ve enflasyonun doğrudan müzakerelerin seyrine bağlı hale geldiğini, bunun da İran ekonomisini kırılganlaştırdığını belirtti.
Müzakerelerin 60'ıncı gününde olası bir gerilim yaşandığında, ABD'nin yaptırımları tek gecede geri getirme tehdidinin İran hükümeti üzerinde büyük bir baskı aracı olacağını ekledi.
Ateşkes sürecinde Lübnan sahasında yaşanan gelişmeleri ve İran diplomatik heyetinin tutumunu eleştiren Alizade, askeri caydırıcılığın korunamadığını belirtti.
İsrail'in Lübnan'da Litani Nehri'nin kuzeyine kadar ilerlediğini ve güneydeki köyleri buldozerlerle dümdüz ederek buraları yaşanamaz hale getirdiğini aktaran analist, şöyle konuştu:
"Lübnan'ın güneyini kaybetmek çok büyük bir kayıptır. Gelecekteki bir savaşta İran'a yardım edecek bir Hizbullah kalmazsa, İsrail tüm ateş gücünü doğrudan İran'a yöneltebilir. İran diplomatik heyeti ise İslamabad'daki görüşmelerde nükleer konularda müzakereye girmemesi gerekirken bu konuları masaya yatırdı. Savaşın süresi uzatılarak ABD ve İsrail üzerinde daha kalıcı bir caydırıcılık inşa edilmeliydi."
Sosyal medyada dolaşan "İran'da rejim değişikliği oldu" iddialarını veya Devrim Muhafızları komutanlarının reformistlerle iş birliği yaparak suikastlara zemin hazırladığı yönündeki teorileri "masal" olarak nitelendiren Alizade, İran'ın çok sesli ve karmaşık bir karar alma mekanizmasına sahip olduğunu söyledi.
Mutabakat Muhtırası'nın Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nde yüzde 75 oy çokluğuyla kabul edildiğini hatırlatan analist, sistemin genelinin altyapıyı korumak adına bu anlaşmaya onay verdiğini belirtti.
Mülakatın sonunda sosyal medyadaki sansür süreçlerine değinen Alizade, kendisinin ve İran devlet televizyonunda program yapan bazı muhalif gazetecilerin X (eski adıyla Twitter) hesaplarının eş zamanlı olarak askıya alındığını doğruladı.
Bu kararın arka planına ilişkin edindiği bilgileri paylaşan siyasi analist, sözlerini şöyle tamamladı:
"Katar kaynaklarından aldığım bilgiye göre, askıya alınacak kişilerin listesi JD Vance'in ofisi tarafından doğrudan X platformuna iletildi. Savaşın başında İran'da rejim değişikliğini savunan Elon Musk, savaşın maliyetini görünce JD Vance'in kanadına yaklaştı ve ABD ile varılan anlaşmayı korumak adına bu sansürü uyguladı. Batı'da ifade özgürlüğünün tek bir kişinin iki dudağı arasında olduğunu acı bir şekilde tecrübe ettik. Ancak tüm bu zorluklara rağmen, 40 günlük savaş Batı emperyalizminin ve İsrail askeri makinesinin yenilebilir olduğunu tüm dünyaya göstermiştir."