Düşmanın Washington'daki kazanımı: İşgalin meşrulaştırılması

29 Haziran 2026

"Dolayısıyla anlaşma, meseleyi yeni bir çerçeveye oturtuyor. İşgal artık sonlandırılması gereken asıl sorun olarak değil, direnişin silah varlığının sürmesinin bir güvenlik sonucu olarak sunuluyor."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, Lübnan ile varılan çerçeve anlaşmasını İsrail tarafından işgalin niteliğini yasal ve siyasi bir güvenceyle meşrulaştıran stratejik bir kazanım olarak değerlendiriyor. Bu yeni denklemle birlikte işgal, uluslararası hukuka göre sonlandırılması gereken gayrimeşru bir durum olmaktan çıkarılıp, Lübnan'ın silahsızlanmasına bağlı ertelenmiş bir koz haline getirdi. Ancak Haydar'a İsrail'in askeri güçle dayatamadığı bu silahsızlanma şartlarının Lübnan devleti eliyle uygulanmaya çalışılması, ülkeyi yıkıcı bir iç çatışmaya ve egemenlik krizine sürükleme riski barındırıyor.

Düşman yönetiminin Lübnan ile varılan çerçeve anlaşmasını böylesine sevinçle karşılaması sebepsiz değil. Bu durum, İsrail'in Lübnan topraklarındaki askeri varlığının niteliğini kökten değiştiren bir okumaya dayanıyor: İşgalci gücün sonlandırmakla yükümlü olduğu "hukuk dışı bir işgalden", Lübnan'daki "meşru" otoritenin onayıyla siyasi zırha ve güvenlik gerekçesine kavuşmuş bir "varlığa" geçiş.

Buna mukabil, işgalin sürmesinin sorumluluğu da İsrail'den ona direnen Lübnanlılara yükleniyor; böylece işgalin kendisi değil, onun tetiklediği direniş asıl sorun haline getiriliyor.

Nitekim Düşman Başbakanı Benyamin Netanyahu bu anlaşmayı "tarihi bir kazanım" ve "İran ile Hizbullah'a indirilmiş ağır bir darbe" olarak nitelendirirken, Savunma Bakanı Yisrael Katz da kuzey sınırında "yeni bir gerçekliğin" temelini atan "tarihi bir dönüm noktası" diye tanımladı.

Bu memnuniyet gösterileri yalnızca iç kamuoyuna yönelik bir halkla ilişkiler çalışması değil, anlaşmanın temel maddeleriyle ve İsrail'in bu sürecin getirdiği dönüşüme dair okumasıyla tamamen örtüşüyor.

Dikkat çekici olan şu ki Netanyahu, düzenlediği basın toplantısında ateşkes ya da barış imkânlarından ziyade, anlaşmanın özü olarak gördüğü iki mesele üzerinde durdu: Birincisi, ABD ve Lübnan'ın "güvenliğimiz gerektirdiği sürece İsrail'in Lübnan içindeki güvenlik şeridini koruma hakkını tanıması"; ikincisi ise anlaşmanın "İran'a indirilmiş büyük bir darbe" olması, zira Tahran'ın "kendilerine Güney Lübnan'dan çekilmeyi dayatma girişimini" boşa çıkarmasıydı.

Bu iki ifade, İsrail'in elde ettiğine inandığı kazanımların niteliğini açıkça ortaya koyuyor. Tel Aviv, Güney Lübnan'daki askeri varlığını pekiştirmekle kalmadığını, aynı zamanda çekilmesini İran'ın Lübnan'a destek amacıyla dayattığı caydırıcılık denklemlerine veya ABD ile vardığı uzlaşılara bağlama çabalarını da akamete uğrattığını düşünüyor.

Böylelikle işgal, bir an önce sonlandırılması gereken hukuk dışı bir durum olmaktan çıkıp, Lübnan ve ABD'nin de İsrail'in şartları yerine getirilene kadar sürmesini onayladığı bir güvenlik düzenlemesinin parçasına dönüşüyor.

Ancak bu kazanımın kalıcılığı, sahada ne ölçüde uygulanabileceğine bağlı. Direniş, silahlarının teslim edilmesini öngören maddeleri uygulamayı reddettiğini ilan ederken, İranlı yetkililer de ABD ile imzalanan mutabakat zaptının ilk maddesine bağlılıklarını yineledi.

Bu madde, Vaşington'u İsrail'in savaşı sonlandırmasını ve Güney Lübnan'dan çekilmesini sağlama konusunda yükümlü kılıyor. Tahran, bu taahhüdün yerine getirilmemesinin müzakerelerin ikinci aşamasına geçilmesini engelleyeceği görüşünde.

Dolayısıyla İsrail'in bu kutlama havası, sahadaki mücadelenin sonuçlandığı ya da İran ile direnişin çerçeve anlaşmasının şartlarına boyun eğdiği anlamına gelmiyor.

Bu durum daha ziyade İsrail'in, işgalini sürdürmek, onu bir kınama konusu olmaktan çıkarıp Lübnan devleti ile direnişe karşı bir baskı kozuna dönüştürmek amacıyla bu aşamada siyasi ve hukuki bir güvence elde ettiği inancını yansıtıyor.

Buna karşılık, Lübnan'daki siyasi otorite, anlaşmada öngörülen şartlar tamamlanana kadar işgalini ve saldırganlığını sürdürmesi için İsrail'e siyasi bir zırh sağlamış oldu.

İşgalin sonlandırılması ve egemenliğin geri kazanılması mutlak bir öncelik olması gerekirken, tartışmalar Lübnan'ın, işgal güçlerinin yeniden konuşlanmaya başlamasına izin verecek İsrail şartlarını yerine getirip getirmediği zeminine kaydı. En tehlikeli kırılma da burada yaşanıyor: Öncelik artık İsrail'i çekilmeye zorlamak değil; Lübnan'ı, kademeli ve şartlı bir çekilmeye hak kazanabilmek için liyakatini kanıtlamakla yükümlü kılmak.

Böylece meselenin odağı, Lübnan'ın topraklarını kurtarma konusundaki koşulsuz hakkından, İsrail'in geri çekilme zamanını, sınırlarını ve kapsamını belirlemek için öne sürdüğü güvenlik şartlarına kaydırıldı.

Savaşın sona ermesinden bu yana İsrail, güneyden tamamen ve koşulsuz olarak çekilmesinin bölgede direniş ekseninin baskılarının bir sonucu olarak okunacağını ve işgalcinin askeri ile siyasi baskıyla geri çekilmeye zorlanabileceği yönündeki bir denklemi tescilleyeceğini biliyordu.

Bu yüzden Tel Aviv'in mücadelesi sadece coğrafi alanları elde tutmakla sınırlı değildi; Aksa Tufanı sonrasında güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmişken, direniş ve İran'ın kendisini çekilmeye zorladığını kanıtlayacak siyasi ve stratejik bir emsalin oluşmasını engellemekti.

Netanyahu'nun anlaşmayı "İran'a bir darbe" olarak nitelemesi de bu bağlamda anlam kazanıyor. Buradaki kasıt, anlaşmanın Lübnan'daki İran nüfuzunu tamamen bitirdiği ya da doğrudan zayıflattığı değil; mücadelenin sonraki aşamalarındaki gidişat ne olursa olsun, İsrail'e tam ve koşulsuz bir çekilmeyi dayatmayı amaçlayan İran baskılarına karşı koyabileceği siyasi bir zemin kazandırmış olmasıdır.

Netanyahu, Lübnan, İsrail ve ABD'nin İran'a "Bu sizi ilgilendirmez" mesajını verdiğini söyleyerek bu durumu açıkça ifade etti. Kastettiği, güneyin geleceğini direnişin dayattığı caydırıcılık denklemlerinin ya da ABD-İran uzlaşılarının değil, çerçeve anlaşmasıyla tescillenen İsrail güvenlik şartlarının belirleyeceğidir.

Bu doğrultuda, İsrail'in elde ettiği en belirgin kazanım, anlaşmanın işgal kavramını yeniden tanımlamış olmasıdır. Yerleşik hukuki ve siyasi kurallara göre işgal, işgalci güce çekilme yükümlülüğü yükleyen gayrimeşru bir durumdur ve bu güce, işgal altındaki devletten siyasi veya askeri kazanımlar elde etmek için işgal topraklarını bir baskı unsuru olarak kullanma hakkı vermez.

Çerçeve anlaşmasının dayattığı mantık ise bu kuralı tamamen tersyüz etti. Bu yüzden Netanyahu artık "İsrail'in güvenlik şeridini koruma hakkından" bahsederken, Katz çok daha açık sözlü davranarak "Hizbullah Lübnan'ın tamamında silahsızlandırılmadığı sürece hiçbir çekilme olmayacağını" ilan edebiliyor.

Böylece çekilme, diğer tüm düzenlemelerden önce gelen hukuki bir zorunluluk olmaktan çıkıp, İsrail'in güvenlik taleplerinin karşılanmasına bağlı, ertelenmiş bir ihtimale dönüştü.

Dolayısıyla anlaşma, meseleyi yeni bir çerçeveye oturtuyor. İşgal artık sonlandırılması gereken asıl sorun olarak değil, direnişin silah varlığının sürmesinin bir güvenlik sonucu olarak sunuluyor.

Tartışma, işgalin nasıl sonlandırılacağından ziyade, Lübnan'ın egemenlik hakları ve uluslararası hukuk kurallarına göre değil, İsrail'in değerlendirmelerine göre buradaki askeri varlığın sürdürülmesi ve yeniden konuşlanma şartlarının nasıl yönetileceğine evrildi.

Öte yandan, bu şartları uygulama girişimi Lübnan makamlarını içsel bir patlama seçeneğiyle karşı karşıya bırakıyor. Direnişin güç kullanılarak silahsızlandırılması sıradan bir idari veya sınırlı bir güvenlik tedbiri olamaz; aksine, ülkeyi iç barışı tehdit eden bir çatışmaya sürüklemek anlamına gelir.

Bu da İsrail'in savaşla elde edemediği hedefi gerçekleştirmek üzere Arap güçlerinin veya yabancı kuvvetlerin ülkeye çağrılmasına kapı aralayabilir.

Netanyahu'nun "Lübnan hükümetinin cesaretini" övmesi tam da bu yüzden. İsrail'in bu takdiri, müzakerelerin kabul edilmesinden ziyade, İsrail'in askeri olarak başaramadığı hedefleri Lübnan devletine yükleyen bir formülün kabul edilmesinden kaynaklanıyor.

Çeviri: YDH