
YDH - İran, ABD'nin Hürmüz Boğazı ve Lübnan konularında mutabakat zaptı hükümlerini aşındıran adımları gerekçesiyle müzakerelerin ikinci aşamasını askıya aldı. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin'e göre Tahran yönetimi, arabulucular vasıtasıyla Washington'dan Hürmüz'deki seyrüsefer kurallarına riayet edilmesini ve İsrail ordusunun altmış gün içinde Lübnan'dan çekilmesini öngören somut bir takvimin hayata geçirilmesini talep ediyor. ABD'nin bu şartları karşılamaktan kaçınarak bölgesel dengeleri öne sürmesi, diplomatik tıkanıklığın derinleşmesine ve Körfez ile İsrail cephesinde askeri çatışma ihtimalinin yeniden tırmanmasına yol açıyor.
Mutabakat zaptında bir gedik!
Normal şartlarda müzakere sürecinde bir "gedikten" bahsedilmesi olumlu bir işaret sayılır. Bu durum, tıkanan görüşmelerin yeniden canlanacağına ve durağanlığın aşılacağına yorulur.
Ne var ki İran-ABD ilişkilerinde manzara tamamen farklı bir seyir izliyor. İki taraf arasında varılan mutabakat zaptı öncesindeki yoğun siyasi ve diplomatik çabaların, hızla çökme riski taşımayan, esastan yoksun pürüzlerden arınmış, tutarlı bir metin ortaya koyması bekleniyordu.
Ancak İsviçre'deki açılış turunun hemen ardından yaşananlar, meselenin taraflar arasındaki klasik güven bunalımının çok ötesine geçtiğini gözler önüne serdi.
İran Lideri Mücteba Hamenei, mutabakat zaptına ilişkin yayımladığı bildiride farklı bir görüşe sahip olduğunu ancak Cumhurbaşkanı Mesud Pizişkiyan'dan İran’ın yüksek çıkarlarını gözetme ve hedeflerini gerçekleştirme sözü aldıktan sonra bu sürece onay verdiğini açıkladı.
Pek çok çevre bu açıklamayı mutabakatın bağrına yerleştirilmiş bir "saatli bomba" olarak nitelendirerek üzerinde durdu.
Geçtiğimiz iki haftalık süreç ise bu uyarının sadece İran müzakere heyeti için değil, aynı zamanda Washington’a Tahran’ın onayının ucu açık bir yetki olmadığını göstermek açısından da gerekli olduğunu ortaya koydu; nitekim bugün müzakerelere eşlik eden tartışmalarda bu gerçek tüm çıplaklığıyla beliriyor.
Bugün Doha'da yürütülen süreç, ABD ile İran arasında ciddi müzakerelere geri dönüldüğünden ziyade, Tahran’ı masaya dönmeye ikna etmeyi amaçlayan bir arabuluculuk çabasından ibaret.
Nitekim arabulucular, müzakerelerin çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bilinciyle hareket ediyor. Amerikan anlatısının aksine, İran’ın itirazı bir şantaj girişimi olmadığı gibi Tahran’ın tek talebi paradan da ibaret değil.
Eldeki veriler, İran’ın müzakerelere katılmama kararının, Tahran’daki karar alma mekanizmalarında müzakere sürecinin aslı ve faydasına dair tartışmaların yeniden açılmasından kaynaklandığını gösteriyor.
ABD’ye hiçbir zaman güvenmemiş ve en başından beri onunla bir anlaşmaya varılması fikrine karşı çıkmış olan kesim, İran’ın yeni bir aldatmaca ile karşı karşıya olduğunu düşünüyor.
Bu çevreye göre mutabakat zaptının ilanından bu yana yaşananlar, ABD’nin önceki savaş döneminde hedeflerine ulaşamaması üzerine, şartlar olgunlaştığında yeni bir aşamaya daha iyi hazırlanmak ve kartları yeniden dağıtmak amacıyla çatışmayı geçici olarak durdurma stratejisi güttüğünü gösteriyor.
Bu değerlendirme yalnızca Tahran’daki karar alıcı çevrelerle sınırlı kalmayıp Batılı istihbarat servislerinin analizleriyle de örtüşüyor.
Avrupalı bir güvenlik yetkilisi, mevcut durumun ABD ve İsrail açısından sadece bir "nefes alma hamlesi" olduğunu belirtiyor.
Yetkiliye göre Pentagon, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ve askeri istihbarattan, yeni bir hedef bankası hazırlamak ve farklı nitelikte operasyonlar tasarlamak üzere İsrail ile iş birliğini yoğunlaştırmasını talep etti.
Aynı yetkili, "Amerikalıların dayandığı mantık, rakibi tek bir hamlede ya da art arda gelecek birkaç dalgada tamamen çökertme fikrine dayanıyor" değerlendirmesinde bulunuyor.
Washington’ın mutabakat zaptını kabul etmesini ise şu şekilde açıklıyor:
"Bu kabul, savaşın önceki evresinin başarısızlıkla sonuçlandığının gerçekçi bir itirafıdır. Donald Trump yönetimi, bölgedeki Amerikan nüfuzunun bu çatışmadan zarar görmeye başlaması üzerine, savaşı durdurmanın belirli bir siyasi bedel ödemeyi gerektirdiğini idrak etti. Bu yüzden Washington, belirli bir sınır dâhilinde hesaplı tavizler verme yoluna gitti."
Pratik açıdan bakıldığında ABD, mutabakat zaptı imzalandığından bu yana bir dizi adımla metnin içeriğini aşama aşama boşaltmaya çalıştı.
Bu süreç, Umman Sultanlığı’na Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rotalarını değiştirmesi yönünde baskı yapılmasıyla başladı; ardından Körfez ülkelerinin İran’a açılım sürecini dondurmaya yönelik adımlar atıldı.
Balistik füze programı, Tahran’ın bölgedeki müttefiklerinin rolü ve bunlarla bağlantılı finansman ağlarına odaklanılarak gerilimi tırmandırıcı bir söyleme geri dönüldü.
Nihayetinde, Lübnan’daki vesayet makamına, Lübnan’ın gidişatını İslamabad’ın gidişatından ayırmak üzere İsrail ile bir anlaşma imzalaması için baskı yapılmasına kadar varıldı. Bununla da kalmayan Amerikalılar, Körfez’deki seyrüsefer güvenliğini koruma bahanesiyle İran’a yönelik askeri saldırılarda bulundu; bu durum İran’ın tutumunda kırılma noktasını oluşturdu.
Bu gelişmeler karşısında İran kendisini zorunlu bir muhasebenin eşiğinde buldu ve ABD ile 28 Haziran - 6 Temmuz tarihleri arasında yapılması planlanan, başta yaptırımlar ve nükleer program olmak üzere temel konuların ele alınacağı ikinci aşama müzakereleri askıya alma kararı aldı.
Tahran, arabuluculara müzakere sürecinin Washington’ın tahayyül ettiği şekilde yürüyemeyeceğini iletti.
Daha da önemlisi İran, ABD’nin iç tartışmalarıyla ilgilenmediğini, Trump yönetimindeki üst düzey yetkililer arasındaki rekabeti önemsemediğini ve Trump'ın İsrailli müttefikini gözeterek öne sürdüğü talepleri dikkate almak zorunda olmadığını açıkça bildirdi.
Edinilen bilgilere göre İran tarafı arabuluculara, Amerikan tutumunun yol açtığı bu gedik kapatılmadan askıda kalan konuların yeniden müzakere edilmesinin mümkün olmayacağını iletti. Dolayısıyla Doha'da gerçekleştirilecek her türlü temas dolaylı yoldan yapılacak ve öncelikle Amerikan tarafının duruşunu netleştirmeyi ve iki temel hususta somut taahhütler almayı amaçlayacak:
Birincisi, altmış günlük süre zarfında Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer idaresine ilişkin mutabakat zaptında yer alan hükümlere riayet edilmesi.
İkincisi, Lübnan dosyasında mutabakatın çıktılarına geri dönülmesi; bu doğrultuda ateşkesin kalıcı hale getirilmesini denetleyecek özel komitenin çalışmalarına başlaması ve işgal ordusunun altmış gün içinde Lübnan topraklarından çekilmesi için net bir takvim belirlenmesi.
ABD’nin bu iki şartı yerine getirme niyetine veya gücüne dair ciddi şüphelerin gölgesinde, Körfez'de ve İsrail cephesinde gerilimin yeniden tırmanması güçlü bir ihtimal olarak duruyor.
Arabulucular, Trump yönetiminin savaşa dönmek istemediğini aktarsa da Washington, Tahran’dan kendi iradesi dışındaki dinamikleri göz önünde bulundurmasını talep ediyor.
Bu gerekçeler incelendiğinde, Amerikan yönetiminin aniden "Körfez ülkelerinin ve İsrail'in egemenlik haklarından" bahsettiği görülüyor. İranlıların kabul etmediği bu yaklaşım, siyasi çekişmenin devam edeceğine işaret ederken askeri bir çatışmaya hızla geri dönülmeyeceğini ise kimse garanti edemiyor.
Çeviri: YDH