
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk, İsrail'in savaş sonrası müzakereler yerine doğrudan askeri gücü nihai amaç olarak gören ve son dönemde şekillenen yeni güvenlik doktrininin beş temel ilkesini analiz ediyor. Pratikte ucu açık savaşların getirdiği ekonomik-toplumsal yük ve ABD'ye olan varoluşsal bağımlılık, Tel Aviv'in bu doktrini tam anlamıyla hayata geçirmesini engelliyor. Debbuk, savaşın bininci gününde ortaya çıkan bu yetersizlik karşısında İsrail'in ya ABD sınırları dahilinde sınırlı çatışmalara razı olacağını ya da resmi olarak ilan edemese de stratejisini gerçek sınırı ve kapasitesine göre yeniden ayarlamak zorunda kalacağını belirtiyor.
7 Ekim sarsıntısından üç yıl önce, tam olarak Ekim 2020’de, İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi eski Başkanı Yaakov Amidror, "İsrail Devletinin Ulusal Güvenlik Kavramı" başlıklı bir araştırma belgesi kaleme aldı.
Amidror bu belgede, devletin güvenlik politikasına yön vermesi gereken ilkeler için kapsamlı bir teorik çerçeve sunmaya çalıştı.
Savaşın yalnızca başka araçlarla yürütülen bir siyaset olduğu yönündeki klasik kuraldan farklı bir yaklaşım benimseyen Amidror, İsrail'in güvenlik zihninde savaşın bizzat nihai amaç olarak görülmesi gerektiğini savundu. Ona göre stratejik hedefler, savaş sonrasındaki müzakerelerin neticelerine göre değil, sahadaki askeri gücün elde ettiği kazanımlarla belirlenmeliydi.
Bu belge hükümet veya askeri kanat tarafından bugüne kadar resmi olarak onaylanmamış olsa da o dönem Tel Aviv'in karar alma koridorlarında hakim olan düşünce yapısını açıkça yansıtıyordu.
Belge, zamanla İsrail'in yeni beliren tehditlere karşı yürüttüğü politikaların ilan edilmemiş temel dayanağı haline geldi.
Bu teorinin fiilen uygulanışının üzerinden geçen bin günün ardından, dayandığı şu beş temel ilke çerçevesinde, İsrail'in yeni güvenlik doktrini olarak etkinliğini değerlendirmek artık mümkün görünüyor:
1- Savaş bir araç değil, amaçtır: Bu ilkeye göre askeri kazanımlar artık siyasi gerçekliklere dönüştürülmek üzere müzakerelerde kullanılan birer koz olmaktan çıkıp sahadaki neticenin kendisi bizzat nihai hedefe dönüştü. Böylelikle İsrail artık savaşları güçlü bir konumdan müzakere etmek için değil, mutlak güç yoluyla yeni bir gerçeklik dayatmak amacıyla yürütüyor; bu durum sonraki tüm müzakereleri bu gerçekliği tescil eden sıradan bir mekanizmaya indirgiyor.
2- Silah dışında hiçbir şeye güvenmemek: Bu ilke, ister düşman ister müttefik olsun, hiçbir tarafla yapılacak siyasi anlaşmaya güvenilmeyeceğine dair sarsılmaz bir inanca dayanıyor. İsrail'in yeni doktrininin; dış garantiler, üçüncü tarafların ara buluculuğu veya uluslararası taahhütler vasıtasıyla güvenlik sağlama fikrini reddetmesi, Oslo'dan Camp David'e, oradan Hamas ve Hizbullah ile varılan ateşkes mutabakatlarına kadar geçmişteki anlaşmaların başarısızlığından besleniyor.
3- Başarının tek ölçüsü sahadır: Başarı yahut başarısızlık, çatışmaların ardından yapılan anlaşmalarla değil, muharebe meydanındaki doğrudan askeri kazanımlarla ölçülür. Dolayısıyla Washington'da imzalanan hiçbir kağıdın veya Birleşmiş Milletler kararının, silahın dayattığı saha gerçekleri olmaksızın bir değeri yoktur. Tel Aviv'in doğrudan askeri kontrol içermeyen her türlü düzenlemeyi reddetmesi ve ateşkes şartlarında dahi askeri hareket serbestisini koruma ısrarı bu yaklaşımla açıklanabilir.
4- Kendi kendine yetmek: Dördüncü ilke, varoluşsal karar anlarında hiçbir dış güce sırtını dayamadan, İsrail'in kendi öz kuvvetleriyle kendini savunabileceği inancından yola çıkıyor. Temellerini devletin kurucusu David Ben-Gurion'un mirasından alan bu ilke, bugün çok daha radikal bir çehreyle yeniden canlandırılmaya çalışılıyor.
5- Önleyici savaş ve kökten kazıma: Bu doktrin, en iyi savunma yönteminin, önleyici saldırılar düzenleyerek ve iradelerini kırmak için rakiplerin topraklarının derinliklerine nüfuz ederek savaşı düşman sahasına taşımak olduğunu savunuyor. Bu doğrultuda, 7 Ekim 2023 sarsıntısının tekrarlanmasını önlemek amacıyla derinlemesine uzanan bir güvenlik bölgesinin kontrolü hedefleniyor. Siyasi anlaşmaları, müzakereleri ve bunların getireceği faydaları gölgede bıraksa dahi bu ilke, İsrail'in yeni güvenlik doktrinini yöneten en önemli unsur olarak öne çıkıyor. Buna göre İsrail, caydırıcılığı belirleyici bir unsur olarak görmüyor; aksine tehdidi maddi ve insani tüm unsurlarıyla kökten kazımayı, şekillenme aşamasındaki her türlü askeri kapasiteyi ve bunu kullanma iradesine sahip her insan gücünü hedef almayı esas alıyor.
Ancak gerçeklik sınavında İsrail, daha geniş bir perspektiften bakıldığında, tüm çabalarına rağmen bu doktrini uygulamakta pratikte yetersiz kalıyor.
Büyük çelişki de burada yatıyor: Tartışmasız kabul gören bir doktrine dönüşen bu yeni yaklaşım, sahadaki gerçekler karşısında uygulanabilir olmadığını her defasında kanıtlıyor; üstelik bu durum doktrinin etki gücünün zayıflığından değil, İsrail’in bunu eyleme dökecek gerçek güçten yoksun olmasından kaynaklanıyor.
Örneğin, birinci ilke İsrail'in ekonomik ve toplumsal bir çöküş yaşamadan ucu açık bir savaşı sürdüremeyeceği gerçeğine çarpıyor.
İkinci ilke ise silah, mühimmat, diplomatik destek ve hatta doğrudan saldırı ile savunma hatlarında bütünüyle ABD'ye bağımlı olunduğu gerçeğiyle çelişiyor ki bu bağımlılık stratejik bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
Bu durum, İran bağlamında da kendini açıkça gösterdi; ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin bir ateşkes dayatması, Tel Aviv'in en yakın müttefikine dahi kendi iradesini kabul ettirme gücünün sınırlarını ortaya koydu.
Buna karşın İran, Lübnan sahası ile kurduğu bağın da işaret ettiği üzere, daha uzak sahalarda nüfuz sahibi olmayı başardı.
Bu tablo karşısında şu soru gündeme geliyor: Savaşın bin günü, İsrail'in güvenlik doktrinini hayata geçirmekteki ve biriken taktiksel kazanımları sürdürülebilir stratejik başarılara dönüştürmekteki yetersizliğini gözler önüne serdiyse, önümüzdeki dönemde ne olacak?
Daha gerçekçi olan ilk senaryo, Tel Aviv'in teoride bu doktrine bağlı kalmaya devam ederken pratikte Washington'ın dayattığı tavizleri kabullenmesidir. Bu doğrultuda İsrail, ABD'nin çizdiği sınırlar dahilinde sınırlı savaşlar yürütmeyi sürdürecek, talep edildiğinde ateşkese razı olacak ve şartlar elverdiğinde yeniden çatışmalara dönecektir.
İkinci senaryo ise güvenlik doktrininin gerçek kapasiteyle uyumlu olacak şekilde yeniden şekillendirilmesidir; bu da müttefiklerle koordinasyon ihtiyacının ve siyasi bir ufuk olmaksızın uzun süreli savaşlar yürütülemeyeceğinin kabul edilmesi anlamına gelir.
Esasen bu senaryo, saha gerçeklerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak kendini dayatacaktır; ancak Netanyahu ve hükümetinin yeni doktrinin başarısızlığını itiraf edecek siyasi cesaretten yoksun olması nedeniyle bu durum resmi olarak ilan edilmeyecektir.
Zira böyle bir itiraf, maruz kaldığı tüm acımasız ve vahşi uygulamalara rağmen Tel Aviv'in sınırlarını ve yeni güvenlik stratejisinin kırılganlığını ortaya koyan Filistin direnişinin ve dolayısıyla Direniş Ekseni'nin diğer bileşenlerinin başarısını zımnen kabul etmek anlamına gelecektir.
Çeviri: YDH