
YDH - Yayıncı Mario Nawfal'ın yayınına konuk olan deneyimli savaş muhabiri ve güvenlik analisti Elijah J. Magnier, Ortadoğu'daki askeri, diplomatik ve siyasi dengeleri ele aldı.
Magnier, ABD ile İran arasındaki diplomatik uzlaşı arayışlarının sahada karşılık bulmadığını ve çatışma dinamiklerinin doğrudan cepheleşmeden çok katmanlı vekalet savaşlarına doğru kaydığını vurguladı.
Lübnan, Hürmüz Boğazı, Irak, Suriye ve Yemen hattındaki gelişmeleri birbirine bağlayan Magnier, Washington ve müttefiklerinin uzun vadeli bir çevreleme stratejisi yürüttüğünü kaydetti.
Mülakatta ilk olarak Lübnan ile İsrail arasında imzalanan yeni anlaşma ve bu uzlaşının Lübnan iç siyasetindeki yansımaları ele alındı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un meşruiyeti ve anlaşmanın hukuki sınırları hakkında değerlendirmelerde bulunan Magnier, "İsrail ile ilgili herhangi bir hususun beni memnun ettiğini düşünmüyorum. Lübnan'ın İsrail ile yaptığı anlaşmanın iyi bir anlaşma olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Burada Aun Lübnan'ı temsil etmemektedir. Kendisi çok az sayıda insanı temsil eden Maruni bir cumhurbaşkanıdır, ancak Taif Anlaşması'nı uygulamayan çoğunluğun iradesini yansıtmamaktadır" dedi.
Anlaşmanın Lübnan Ceza Kanunu ile açıkça çeliştiğini belirten Magnier, "Aun'un İsrail ile olan düşmanlık statüsünü ortadan kaldırma yetkisi yoktur. Bu durum Lübnan Ceza Kanunu'nun 273 ve 275. maddelerinde açıkça tanımlanmıştır. Dolayısıyla cumhurbaşkanı, göreve başladığı gün anayasaya ve Lübnan yasalarına saygı duyacağına dair verdiği sözü doğrudan ihlal etmiştir" ifadelerini kullandı.
Hürmüz Boğazı'ndaki egemenlik tartışmaları ve Umman'ın bölgedeki diplomatik rolü de mülakatın en kritik başlıklarından birini oluşturdu.
New York Times gazetesinde yayımlanan ve Umman'ın ABD'nin itirazlarına rağmen Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapan gemilerden hizmet ücreti alınması konusunda İran ile işbirliği yapacağına dair iddiaları içeren haberi yorumlayan Magnier, ABD ve İran arasında geçmişte imzalanan mutabakat zaptına atıfta bulundu.
Mutabakat zaptının beşinci maddesinin tamamen Fars Körfezi ve Umman Denizi'nin güvenliğine odaklandığını belirten Magnier, "Burada ciddi bir sorun söz konusudur çünkü beşinci paragraf İranlılar için değil, Amerikalılar için en kritik unsur olarak görünmektedir. Beşinci paragraf esasen ABD'nin rolünden bahsetmemektedir; yalnızca Fars Körfezi ve Umman Denizi'nden bahsetmektedir. Washington'a dünya üzerindeki bu kritik geçiş noktasını yönetme hakkını kimse vermemiştir. ABD bu rolü, deniz seyrüsefer serbestisini küresel gücünün bir aracına dönüştürerek elde ettiği askeri ittifaklar ve deniz hakimiyeti sayesinde kazanmıştır" dedi.
Bu hakimiyetin artık son bulduğunu savunan analist, "Ancak İran'a karşı yürütülen savaşta ABD bu hakimiyetini kaybetmiştir. Umman Denizi ve Fars Körfezi'nde artık hiçbir rolü bulunmamaktadır. Mutabakat zaptının beşinci paragrafı, İran ile Umman'ın kendi aralarında müzakere edeceğini çok net bir şekilde belirtmektedir. Burada ABD Merkez Komutanlığı'nın gelip müzakere yürüteceğine ya da gemilere hangi geçiş yolunu kullanmaları gerektiğine dair talimatlar vereceğine dair hiçbir ifade yer almamaktadır" değerlendirmesinde bulundu.
Donald Trump'ın başkanlığı döneminde Versay'da G7 zirvesi sırasında Farsça ve İngilizce olarak imzalanan mutabakat zaptının esasen Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini korumayı amaçladığını belirten Magnier, tarafların önceliklerinin tamamen farklı olduğunu kaydetti.
Magnier, "Donald Trump için önemli olan Hürmüz Boğazı'dır. İran için önemli olan ise savaşı sona erdirmek, dondurulmuş tüm varlıklarını serbest bırakmak ve kendi parasını dilediği gibi harcayabilmektir. Ayrıca İsraillilerin ve Amerikalıların İran'a karşı yürüttüğü bu hukuk dışı savaşın neden olduğu tüm zararların tazmin edilmesini talep etmektedirler. İran, Donald Trump'ın taleplerini, özellikle de savaşın sona ermesini öngören birinci paragrafı karşılamak zorunda hissetmemektedir. Ben ortada nihai bir savaş sonu görmüyorum; sadece zaman zaman ihlal edilen istikrarsız bir ateşkes söz konusudur" ifadelerini kullandı.
İran ve Umman arasındaki görüşmelerin seyrine ilişkin teknik detayları paylaşan Magnier, "Hürmüz Boğazı Umman ve İran arasında bölünmüştür. ABD Hürmüz Boğazı hakkında konuşurken, Umman'a ait olan güney yakasından ve uluslararası sular olan kuzey yakasından bahsetmektedir. İran kendilerine yönelik saldırılar durmadığı ve Hürmüz Boğazı'na müdahale edilmediği sürece savaşın sona ermeyeceğini belirtiyor. İran tarafı Umman ile müzakere ettiğini açıkladı. Umman Dışişleri Bakanı ise geçiş yolundan kesinlikle hiçbir ücret alınmayacağını ifade etti. Ancak her zaman bir istisna vardır; İran hizmet talep etmektedir ve müzakere edilen konu da tam olarak bu hizmetlerdir. Yani gerçek diyalog, mutabakat zaptının beşinci maddesinde belirtildiği üzere, ABD'nin hiçbir rolünün bulunmadığı İran ve Umman arasında yürütülmektedir" dedi.
Lübnan'daki iç siyasi muhalefete ve toplumsal bölünmeye dikkat çeken Magnier, İsrail ile yapılan anlaşmanın Lübnan toplumunun büyük kesimi tarafından kabul görmediğini istatistiksel verilerle ortaya koydu.
Magnier, "Jozef Aun ile İsrail arasındaki bu mutabakat zaptı, Lübnan halkının çoğunluğu tarafından reddedilmektedir. Hristiyan en-Nahar gazetesinin 2019 yılında yaptığı araştırmaya göre nüfusun yüzde 31,6'sını oluşturan Şii çoğunluk bu anlaşmayı kabul etmemektedir. Dürzi lider Velid Canbolat anlaşmaya hayır demiştir. Hristiyan liderlerden Cibran Basil ve kuzeydeki bir diğer Hristiyan isim olan Süleyman Franciye de karşı çıkmıştır. Sayda'daki Sünni lider Usame Saad ve Sünni Cemaat-i İslami de hayır oyu vermiştir. Karşımızda anlaşmayı reddeden geniş bir Lübnanlılar koalisyonu bulunmaktadır. Meclis Başkanı Nebih Berri ise sadece 'Eğer bunu uygulamak istiyorsanız, buyurun uygulayın' demiştir" şeklinde konuştu.
Lübnan ordusunun bu süreçteki tavrını ve İsrail'in askeri taleplerini detaylandıran analist, askeri komuta kademesinin anlaşmayı imzalamaktan kaçındığını vurguladı.
Magnier, "Lübnan Ordu Komutanı, ekibinin son toplantıya katılmasını engelleyerek geri çekilme talimatı vermiştir çünkü Lübnan ordusu böyle bir mutabakat zaptını ve güvenlik ekini imzalamayı reddetmiştir. Ordu Komutanı, İsrail kontrolü altında bir polis memuru olmayacağını beyan etmiştir. Güvenlik ekinde İsrail'e, Amerikan ve Lübnan ordusu üyelerinin katılımıyla her bir köyde denetim yapma hakkı tanınmaktadır. Ayrıca mutabakat zaptında İsrail'in Lübnan'ın güneyinden çekilmesine dair hiçbir madde bulunmamaktadır. Bu durum İsrail'e, tıpkı 1993 Oslo Anlaşması'nda olduğu gibi, Lübnan topraklarında kalıcı olarak kalma imkanı tanımaktadır" dedi.
Oslo sürecinin Filistin topraklarında yarattığı sonuçlar ile güney Lübnan'daki mevcut durum arasında doğrudan bir paralellik kuran Magnier, "Bugüne kadar İsrail, Filistinlilerin iyi davranıp davranmadığını kontrol etme bahanesiyle Batı Şeria'daki işgalini sürdürmüştür. Batı Şeria'da yüzde 20 ile başladıkları kontrolü bugün yüzde 9'a kadar düşürmüşlerdir. Benyamin Netanyahu aynı senaryoyu Lübnan'ın güneyinde de uygulamak istemektedir. İran'ın Hürmüz Boğazı ile Lübnan davalarını tek bir anlaşmada birleştirme çabalarını boşa çıkardığını düşünerek büyük bir memnuniyet duymaktadır. Ancak bu anlaşmanın sahada uygulanma ihtimali bulunmamaktadır" ifadelerini kullandı.
Hizbullah'ın silahsızlandırılması tartışmalarına değinen analist, bu durumun sadece dış destekle açıklanamayacağını, örgütün toplumsal köklerinin çok derin olduğunu belirtti. Magnier, "Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusu sadece İran ile ilgili değildir. İran savaşı kazansa da kazanmasa da Hizbullah varlığını sürdürecektir çünkü o, Lübnan nüfusunun doğrudan bir parçasıdır. Hizbullah'ın Lübnan'da yerleşik bir egemenliği vardır; güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve Beyrut'un güney banliyölerindeki ailelerin içinde yaşamaktadır. Bu insanlar Netanyahu ya da Amerikalıların iddia ettiği gibi Lübnan dışına çıkarılabilecek bir unsur değildir. Nüfusun yüzde 31'ini nereye götüreceksiniz?" sorusunu sordu.
Toplumsal desteğin askeri yapıların hayatta kalmasındaki rolünü tarihsel örneklerle açıklayan Magnier, "Eğer toplumun desteğini çekerseniz, hiçbir devlet dışı aktör veya hibrit yapı hayatta kalamaz. Suriye ve Irak'taki IŞİD ve El-Kaide örneklerinde olduğu gibi, toplumsal destek ortadan kalktığında askeri güç de yok olur. Ancak Lübnan'da durum farklıdır. Kasım 2024'te güney Lübnan ve Bekaa Vadisi'nde en az 25 köy tamamen yok edilmişti. Haziran 2026 itibarıyla bu sayı 60'ın üzerine çıkmıştır. Buna rağmen evleri yıkılan ve ülke içinde yerinden edilen 1 milyon 300 bin Lübnanlının Hizbullah'a karşı cephe aldığını görmedik. Bu toplumsal destek sürdüğü müddetçe Hizbullah varlığını koruyacaktır" değerlendirmesinde bulundu.
Mülakatta bölgesel denklemin bir diğer kritik ayağı olan Irak ve Suriye politikaları da detaylı bir şekilde masaya yatırıldı.
ABD'nin Irak'taki siyasi müdahalelerini anlatan Magnier, Donald Trump'ın Irak Başbakanı seçimindeki etkisine değinerek, "Irak parlamentosundaki çoğunluk başbakan olarak Nuri el-Maliki'yi seçmek istemişti ancak Donald Trump bunu kabul etmedi. Kendi desteğiyle Ali el-Zadi başbakanlık koltuğuna oturdu çünkü Donald Trump'ın gücü budur. Irak'ta son dönemde yolsuzlukla mücadele adı altında atılan adımların arkasında aslında başka bir plan yatmaktadır. Herhangi bir başbakan yolsuzlukla mücadele başlattığında halkın büyük çoğunluğunun desteğini alır çünkü Irak'ta siyasetçilerin büyük kısmı yolsuzluğa bulaşmıştır. Ancak dün atılan son adımla, 30 Eylül tarihine kadar tüm devlet dışı aktörlerin silahsızlandırılması için bir mühlet verilmiştir" dedi.
Bu silahsızlandırma planının Suriye ve Lübnan cepheleriyle olan bağlantısını açıklayan analist, "Burada yapılmak istenen, önce Lübnan'daki Hizbullah'ı, ardından Irak'taki milisleri hedef almaktır. Çünkü Irak'taki direniş grupları, Suriye'nin Lübnan'a müdahale etmesi durumunda Suriye'yi vuracaklarını açıklamışlardı. Dolayısıyla Suriye'nin arkasını temizlemek ve Irak'tan gelebilecek olası bir direnişi engellemek için bu grupların silahsızlandırılması gerekmektedir. Amerikalılar çok uzun vadeli bir strateji üzerinde çalışıyorlar" şeklinde konuştu.
Suriye ve Türkiye arasındaki askeri-diplomatik ilişkilere de değinen Magnier, Ankara'ya yönelik askeri tekliflerin bu stratejinin bir parçası olduğunu dile getirdi.
Magnier, "Irak'taki hükümet düzenli bir ordudur ve düzenli bir ordu gidip Suriye'ye saldıramaz. Bu durum uluslararası hukukun ihlali anlamına gelir. Ancak milisler üzerinden bu durum kontrol edilebilir. Irak ordusu ve Haşdi Şabi'nin birleştirilmesi, ABD'nin Erbil ve Kürdistan bölgesindeki askeri varlığına karşı hareketlerini sınırlayacaktır. Ortadoğu'da savaş sahneleri bağımsızdır. Türkiye ile İran birçok düzeyde anlaşabilir ancak Suriye'de fikir ayrılığı yaşayabilirler. Bir sonraki aşama Irak'taki milisleri silahsızlandırmak, Suriye'nin önünü açmak ve eğer Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan F-16 motorları ve F-35 savaş uçakları karşılığında ikna edilirse, Suriye'nin Lübnan'ın kuzeyinden ve Bekaa Vadisi'nden Hizbullah'a yönelik bir tehdit oluşturmasına göz yummasını sağlamaktır" ifadelerini kullandı.
Yemen ve Bab el-Mendeb Boğazı'nın önemi üzerine yapılan değerlendirmeleri doğrulayan Magnier, Suudi Arabia'nın Hürmüz Boğazı'na alternatif arayışında olduğunu belirtti.
Magnier, "Bab el-Mendeb Boğazı ve Kızıldeniz'deki durum nedeniyle Yemen'e yönelik yeni bir askeri operasyon hazırlığı bulunmaktadır. Suudi Arabistan destekli güçlerin ve diğer askeri unsurların yeniden harekete geçtiğini görüyoruz. Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı'na alternatif olarak Doğu-Batı boru hattını kullanabilmek amacıyla Bab el-Mendeb Boğazı'nı kontrol altında tutmak istemektedir. Bu durum Yemen'deki çatışmaların devam etme olasılığını artırmaktadır" dedi.
ABD'nin nihai amacının İran'ı tamamen izole etmek olduğunu savunan Magnier, bu planın başarı şansını düşük görmekle birlikte, Tahran'a yönelik ekonomik kuşatmanın boyutlarını şu sözlerle aktardı:
"Tüm bu hamlelerin amacı İran'ı silahsızlandırmak ve yalnızlaştırmaktır. Ancak bugün İran'ın kazanmasına izin verilecek bir ortam görülmemektedir. İran'ın yeniden yapılanma için 300 milyar dolara ulaşmasına, dondurulmuş 110 milyar dolarlık varlığını geri almasına ve petrol ihracatını günlük 3,5 millyon varile çıkarmasına izin vermek istemiyorlar. Genel strateji, İran'daki yönetim sisteminin hayatta kalmasını engellemek ve Ortadoğu genelindeki tüm müttefiklerini ortadan kaldırarak bu yapıyı bölmektir."
Magnier, son olarak Donald Trump'ın devrik Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esed'in kendisine Hizbullah ile mücadele etme teklifinde bulunduğuna dair iddialarına değindi.
Trump'ın bu iddiaları kamuoyu önünde tekrarladığını belirten analist, "Donald Trump, Ortadoğu'dan bir ülkenin kendisine Lübnan'ı devralmayı teklif ettiğini söyledi. Suriye'nin Hizbullah ile mücadelede daha iyi bir iş çıkarabileceğini ima etti. Esed bunu reddetse de, arka planda nelerin planlandığını tam olarak bilmek zordur. Ancak kesin olan şu ki, taraflar arasındaki doğrudan askeri çatışma riski azalırken, bölge ülkeleri üzerindeki vekalet savaşları çok daha yıkıcı bir boyuta ulaşmaktadır" diyerek mülakatı sonlandırdı.