İsrail-Lübnan çerçeve anlaşmasının üzerinden on gün geçti: Neler oldu?

07 Temmuz 2026

"Yalnızca on günün ardından sorulması gereken asıl soru, Çerçeve Anlaşması başarılı oldu mu değil; askeri operasyonları durduramayan, karşılıklı yükümlülük getirmeyen ve sahadaki gerçekliği zerre kadar değiştiremeyen bu teslimiyet belgesinin nasıl olup da hâlâ savunulabildiğidir."

YDH - Lübnan ile İsrail arasında imzalanan "Çerçeve Anlaşması", yürürlüğe girdiği ilk on günde yaşanan yoğun hak ihlalleri ve can kayıplarıyla sahadaki şiddeti durdurmada tamamen yetersiz kaldığını gösterdi. El-Ahbar gazetesi yazarı Hamza el-Hansa'nın değerlendirmesine göre Beyrut hükümeti içindeki derin siyasi çatlaklara rağmen anlaşmayı savunan Lübnan cumhurbaşkanlığı, İsrail'in işgal altındaki bölgelerde kalıcı askeri varlık oluşturma çabaları karşısında pasif bir konuma sürüklendi. Gelinen noktada anlaşma, gerilimi düşürmek bir yana, İsrail'in askeri operasyonlarına uluslararası meşruiyet sağlayan ve Lübnan'ın direniş seçeneklerini kısıtlayan tek taraflı bir araca dönüştü.

Lübnan’daki vesayet yönetimi ile düşman İsrail arasında geçen 26 Haziran’da imzalanan "Çerçeve Anlaşması"nın sahada sınanması uzun sürmedi.

Yalnızca on gün içinde, "sükûnete açılan yegâne kapı" diye pazarlanan bu metin, yapısal çöküntüsünün somut bir kanıtına dönüştü; sahadaki gerçekliği değiştirmek bir yana, mevcut açmazları çok daha keskin ve çıplak biçimde yeniden üretmekten başka bir işe yaramadığını gözler önüne serdi.

Çerçeve Anlaşması’yla nasıl bir yol izleneceğine dair iç tartışmalar alevlenirken, konuya yakın kaynaklar Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Başbakan Nevaf Selam’ın meseleyi Bakanlar Kuruluna taşımama konusunda ilkesel olarak uzlaştığını aktardı.

Bu kararın ardında, yalnızca anlaşmanın esasına karşı çıkan kesimlerle değil, kabinedeki pek çok odağın duyduğu rahatsızlık nedeniyle hükümet içinde derin bir çatlak oluşması endişesi yatıyor.

Nitekim bakanlar, ne anlaşma metninden ne de güvenlik ekinden haberdar edildiklerini, anayasanın Aun’a Bakanlar Kuruluna danışmaksızın başbakanla mutabakat içinde müzakere yürütme yetkisi verdiği gerekçesiyle tartışma zemininin tıkandığını belirtiyor. Bunun yanı sıra, anlaşmanın içeriğine yönelik ciddi itirazlar da mevcut.

El-Ahbar gazetesinin dün güvenlik ekine ait resmi metni yayımlamasıyla bu kaygılar daha da pekişti; zira belgede Lübnan’ın somut hiçbir kazanım elde edemediği, saldırıların durdurulması, yıkımın son bulması ve işgal altındaki topraklardan çekilme taleplerine yönelik ne sözlü ne de fiili hiçbir güvencenin bulunmadığı açıkça görüldü.

Ancak asıl önemli husus, bu dosyanın geleceğinin artık tamamen sahadaki askeri gelişmelere düğümlenmiş olmasıdır.

Düşman İsrail, Hizbullah’ı tamamen ortadan kaldırma fırsatı yakaladığı iddiasıyla Lübnan’a yönelik askeri harekâtı yeniden başlatmak için ABD’den yeşil ışık yakmasını beklerken, Lübnan’daki ilgili çevreler ise Ayetullah Ali Hamenei'nin cenaze töreninin ardından Amerika-İran müzakerelerinin yeniden başlamasını ve bunun ülkeye yansımalarını gözlüyor. Tahran’ın Lübnan’daki tüm taraflara ilettiği mesaj son derece net: İran, Lübnan dosyasının genel müzakerelerden ayrıştırılmasına kesinlikle razı olmayacak; savaşın tamamen ve kesin olarak durdurulmasında, ayrıca işgal edilen topraklardan çekilme takviminin belirlenmesinde ısrarını sürdürecek.

Bu sırada dün Beyrut’ta sızan bazı bilgiler, Cumhurbaşkanı Aun’un 21 Temmuz’da Beyez Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceğine işaret ediyordu.

Ne var ki resmi kaynaklar, Lübnan’ya henüz kesinleşmiş bir tarihin tebliğ edilmediğini, Beyaz Saray bürokrasisinin Trump’ın düşman hükümetinin başbakanı Benyamin Netanyahu ile yapacağı görüşme de dahil olmak üzere randevu takvimi üzerinde çalışmaya devam ettiğini bildirdi.

Öte yandan, Lübnan ve işgal rejimi büyükelçilerinin, 15 ve 16 Temmuz tarihlerinde İtalya’nın başkentinde gerçekleştirilecek gizli bir müzakere oturumu için hazırlık yürüttüğü gelen bilgiler arasında.

İsrail’in Lübnan yönetimi üzerindeki baskı kurma çabalarının bir parçası olarak, İsrail Kamu Yayın Kuruluşu dün, "Tel Aviv’in Beyrut’a, Hizbullah’a bilgi sızdırdıkları gerekçesiyle güneyde görev yapmalarını istemediği bazı üst düzey Lübnan ordusu subaylarının isimlerini içeren bir liste ilettiğini" duyurdu.

Lübnanlı askeri bir yetkili ise bu iddialara, "İsrail tarafının böyle bir liste ilettiği ve subayların güneyde konuşlandırılmamasını talep ettiği yönündeki haberler asılsızdır; hiçbir resmi veriye dayanmamaktadır" diyerek yanıt verdi.

26 Haziran ile 6 Temuz arasında biriken veriler, siyasi veya askeri bir ateşkese değil, aksine İsrail’in yerleşik askeri çizgisini kararlılıkla sürdürdüğüne işaret ediyor.

Sağlık Bakanlığı verileri ve açık kaynaklara göre, anlaşmanın yürürlüğe girdiği ilk on günde Lübnan’da yaklaşık 65 kişi yaşamını yitirdi, 110 ila 170 kişi ise yaralandı.

Bu bilançoyu münferit vakalar yahut süregelen gerginliğin yan hasarları olarak nitelendirmek imkânsızdır; aksine bu durum, anlaşmanın en birincil hedefi olan şiddeti durdurma veya en azından hafifletme vaadinde başarısız olduğunu gösteren doğrudan bir göstergedir.

En vahim olanı da bu ağır tablonun, güvenlik durumunun güya "yeniden düzenleneceği" dönemin başında şekillenmesidir.

Pratikte ise tam tersi yaşandı; çatışma kurallarında hiçbir değişiklik olmaksızın güneydeki birçok sivil ve tarımsal alan hedef alınmaya devam etti; İsrail’in saldırgan tutumunun gerçekten dizginlendiğine dair en ufak bir emare dahi belirmedi.

Yaptırım gücünden yoksun bir anlaşma

Sahadan gelen bilgiler, aynı zaman diliminde hava saldırıları, mevzi bombardımanlar, askeri hareketlilik, sınırlı sızmalar ve insansız hava araçları ile savaş uçaklarının yoğun hava sahası ihlallerini içeren 180 ila 230 arasında ihlal kaydedildiğini gösteriyor.

Niceliksel ve niteliksel boyuttaki bu yığılmayı bağımsız olaylar şeklinde açıklamak mümkün değildir; bu durum, tek bir askeri mantığın sürdürüldüğünü doğrulamaktadır.

Buradan hareketle anlaşmanın, İsrail tarafının bu tutumuna karşı hiçbir caydırıcı mekanizma üretemediği, ona siyasi yahut askeri hiçbir bedel ödetemediği açıkça anlaşılıyor.

Daha net bir ifadeyle, anlaşmanın ya sahada işleyecek bir yürütme gücünden mahrum tasarlandığı ya da karşılıklı yükümlülük ilkesinin en başından beri tamamen göz ardı edildiği tescillenmiştir.

Bu tablonun arka planında İsrail, Hizbullah’tan gelebilecek olası tehditleri önleme bahanesiyle güney Lübnan’da ve Şeyh Dağı yamaçlarında oluşturduğu "güvenlik bölgelerinde" askeri mevcudiyetini ucu açık biçimde sürdürme niyetini fiilen ortaya koyuyor.

Bu durum, anlaşmanın mahiyetine dair esaslı bir açmazı beraberinde getirmektedir. Zira metin, geri çekilmenin takvime bağlanması ya da durdurulması yönünde karşılıklı bir taahhüt üretmek yerine, İsrail’in Lübnan topraklarında kalıcı bir askeri varlık göstermesine kapı aralayacak şekilde "güvenlik sınırları" kavramının yeniden tanımlanmasına zemin hazırlamıştır.

Karşı tarafta ise İsrail’in siyasi ve askeri kademeleri bu yaklaşımı hararetle savunmayı sürdürüyor. Nitekim Başbakan ve Savunma Bakanı, gelecekteki tehditleri engellemek ve tüneller ya da sınır ötesi sızma eylemlerinin tekrarlanmasının önüne geçmek için ordunun güney Lübnan’daki sözde "güvenlik sektöründe" kalmasının stratejik bir zorunluluk olduğunu vurguluyor.

Böylece İsrail cephesinden bakıldığında Çerçeve Anlaşması, nihai bir uzlaşıdan ziyade, çatışmanın seyrini kendi lehine yöneteceği ve askeri varlığını "süregelen güvenlik ihtiyacı" kılıfıyla kalıcı kılabileceği bir araca dönüşüyor. Meselenin özü, geri çekilme mekanizmalarına dair ifadelerin doğasındaki kasıtlı muğlaklıkta yatmaktadır.

Metin, İsrail’i kesin ve eksiksiz bir geri çekilmeye zorlamak yerine, fiilen Lübnan coğrafyası içinde sınırların yeniden ayarlanmasından söz etmektedir.

Anlaşmanın ilan edildiği andan itibaren yaşanan tüm bu gerçeklere rağmen, Cumhurbaşkanı Jozef Aun her gün bu mutabakatın İsrail güçlerinin Lübnan topraklarındaki varlığına meşruiyet kazandırmadığını, aksine Lübnan ordusunun güneyde tam otorite kurmasını sağlayacak aşamalı bir geri çekilme sürecini güvence altına almayı amaçladığını savunuyor.

Ancak Aun’un iddiaları ile Netanyahu’nun sahadaki uygulamaları karşılaştırıldığında, Çerçeve Anlaşması’nın egemenlik denklemini çözmek yerine onu eksik ve sakat bir biçimde yeniden ambalajladığı görülüyor.

Beyrut yönetimi anlaşmayı geri çekilme ve devlet otoritesinin tesisi üzerinden pazarlarken, İsrail sahada ucu açık bir "güvenlik odaklı kalıcılık" mantığını kökleştiriyor.

Bu veriler ışığında, Lübnan içinde hükümete yönelik siyasi eleştirilerin dozu giderek artıyor. Muhalefet yalnızca ortaya çıkan sonuçlara değil, en başından bu kararın alınmasına da tepkili.

Zira yönetim; İsrail üzerinde hiçbir yaptırım gücü bulunmayan bir metne imza atmak, içi doldurulmamış uluslararası güvencelere bel bağlamak, sahadaki asimetrik güç dengesini siyasi uzlaşmalarla yönetebileceğini sanmak ve en nihayetinde sahada açıkça teslim bayrağı çekmişken süreci göğüslemek yerine yalnızca sonuçları idare etmekle doğrudan sorumludur.

İşin en tehlikeli boyutu ise Beyrut yönetiminin, müzakere eden bir aktör olmaktan çıkıp anlaşmanın olumsuz şartlarını değiştirme yahut yıkıcı sonuçlarını engelleme gücünden yoksun bir biçimde yalnızca krizin artçı şoklarını yönetmeye çalışan pasif bir izleyiciye dönüşmüş olmasıdır.

Günler geçtikçe, yaşananların anlaşmanın uygulanamaması değil, aksine gizli işlevini başarıyla yerine getirmesi olduğu kanaati pekişiyor. Anlaşma, gerilimi düşürecek bir süreci başlatmak yerine, İsrail’in askeri operasyonlarını uluslararası bir uzlaşı kılıfı altında sürdürmesine siyasi bir zırh sağladı.

Lübnan’dan ise yalnızca tepkilerini dizginlemesi ve başta direniş olmak üzere elindeki seçenekleri sınırlandırması istendi.

Yalnızca on günün ardından sorulması gereken asıl soru, Çerçeve Anlaşması başarılı oldu mu değil; askeri operasyonları durduramayan, karşılıklı yükümlülük getirmeyen ve sahadaki gerçekliği zerre kadar değiştiremeyen bu teslimiyet belgesinin nasıl olup da hâlâ savunulabildiğidir.

Çeviri: YDH