Geniş çaplı savaş geri mi dönüyor?

08 Temmuz 2026

"Türkiye’nin Lübnan dosyasını yönetme biçimi, nüfuzunu mezhepsel bloklar üzerinden tahkim etme eğiliminde olduğunu gösteriyor ki bu, geçmişte Ankara’nın İran’ı suçladığı yöntemin bir benzeridir."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, bugünkü köşe yazısında, bölgedeki mevcut ateşkesin kalıcı bir barıştan ziyade tarafların mevzi kazanmaya çalıştığı geçici bir aşama olduğunu belirterek, ABD’nin müttefiklerinin yetersizliklerini görerek daha gerçekçi ve taşeronluk odaklı yeni bir yönetim modeli arayışına girdiğine dikkat çekiyor. Emin'e göre İsrail, ucu açık geniş çaplı bir çatışma için Washington üzerindeki baskısını artırırken, direniş güçleri de süregelen sınır ihlallerine karşı yeni askeri dengeleri devreye sokmaya hazırlanıyor. Türkiye ise bölgedeki nüfuzunu mezhepsel dinamikler üzerinden tahkim etmeye çalışarak kendisini Şam bölgesinin asli karar merkezi olarak konumlandırmayı hedefliyor.

İran’dan Yemen’e, Irak ve Lübnan’dan Gazze’ye uzanan cephe hattı boyunca hüküm süren ateşkes, savaşın fiilen sona erdiği anlamına gelmiyor. Karşımızdaki durum, ölümün ve yıkımın kol gezdiği, tüm tarafların müzakere masasında ellerini güçlendirmek için mevzi kazanmaya çalıştığı farklı bir savaş yürütme biçimi.

Geçtiğimiz yüz günlük sürecin en belirgin değişkeni ise ABD'nin yaklaşımı oldu. Bu durum, Washington’ın bölgedeki hasımlarına veya müttefiklerine yönelik tutumunda köklü bir zihniyet değişiminden ziyade, Amerikan devlet aklının derinliklerinde, özellikle de siyasi kararları sahada uygulamakla görevli askeri ve güvenlik bürokrasisinde hâlâ korunan gerçekçi yaklaşımla açıklanabilir.

Nitekim bu kurumların yaptığı ilk değerlendirmeler, savaşın son raundunda sadece İran’la doğrudan karşı karşıya gelme noktasında değil, İsrail’den Avrupa’ya ve diğer bölgesel güçlere kadar tüm müttefiklerin performansında ciddi eksiklikler yaşandığını ortaya koyuyor.

Büyük göstergeler, Amerikalıların yakın vadede savaşı yeniden alevlendirmek niyetinde olmadığını, aksine bölgedeki tüm siyasi, ekonomik ve güvenlik dosyalarında mutlak oyun kurucu rolünü üstlenebilecekleri bir uzlaşı formülü arayışında olduklarını gösteriyor.

Ne var ki bu formülün hayata geçmesi, öncelikle İsrail’in Amerikan karar mekanizmasındaki konumunun yeniden ayarlanmasını gerektiriyor. Bugün "İsrail'in son kralı" Benyamin Netanyahu’nun rolü etrafında dönen tartışmaların alevlenmesi, İsrail’in Washington’ın hesaplarındaki ağırlığının azaldığı anlamına gelmiyor; aksine, Netanyahu’nun kişisel çıkarları ile işgal rejiminin stratejik çıkarlarını birbirinden ayırma ihtiyacına dair ABD yönetiminde büyüyen bir fikir ayrılığını yansıtıyor.

Bu tartışmanın, İsrail'deki seçimler yaklaştıkça daha da kızışması bekleniyor. Amerikan yönetimi Netanyahu’dan kurtulmak için bir fırsat görürse buna engel olmayacak, hatta yerine gelecek ismin önünü açabilecektir.

Buradaki asıl amaç, İsrail’in bölge stratejisini değiştirmek değil; Washington’ın kartları yeniden dağıtmak ve safları sıklaştırmak için gerekli gördüğü uzlaşılara zemin hazırlayacak şekilde bu stratejinin yönetim biçimini ve işleyiş mekanizmalarını revize etmektir.

Türkiye: Alışılagelmiş müttefiklerden farklı bir vekil

Trump’ın ziyaret ettiği Ankara’da Amerikalılar kendilerine şu soruyu soruyor: Türkiye gibi bölgesel bir güçle nitelikli bir ilişki kurmanın bedeli nedir?

Ekonomi ve finans odaklı konuları yakından takip eden Washington, İran’la yaşanan son savaşın bölgede büyük kırılmalara kapı araladığının bilincinde.

Bu tabloda ABD, Ankara’yı birçok konuda İsrail’in yerini alabilecek "büyük bir vekil" olarak konumlandırmayı tercih ediyor; bu rollerin başında da İran’dan endişe duyan ülkelerle ilişkilerin yönetilmesi geliyor.

Ancak Türkiye’nin kendi çıkarları ve hassas hesapları bulunuyor. Ankara, İran’la gerçek anlamda bir ittifak kurma niyetinde olmasa da onunla bir çatışmaya girmeyi de düşünmüyor.

Bölgeyi şekillendiren tarihi ve coğrafi dengeleri derinlemesine analiz eden Türkiye, Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail’e bel bağlayarak hata yaptığı görüşünü taşıyor.

Washington, son rauntta kullanılan yöntemlerle İran’a karşı yeniden savaşa girişmenin, askeri gücün dozu ne kadar artırılırsa artırılsın, mevcut kazanımların ötesinde bir sonuç vermeyeceğini görüyor.

Hatta Amerikan devlet kurumları içinden yükselen bazı sesler, aynı hataların tekrarlanması durumunda yeni bir cephe açmanın ABD’nin taşıyamayacağı kadar ağır bedeller üretebileceği uyarısında bulunuyor. Bu durum, Washington’ı meseleyi farklı yöntemlerle, adeta bir "taşeronluk sözleşmesi" mantığıyla ele almaya sevk ediyor.

Böylece ABD, İsrail’in bölgede "kirli polis" rolünü oynamak için talep ettiği bedellerden çok daha farklı maliyetlerle arzuladığı hizmeti almayı hedefliyor.

Bu arayış, ABD Başkanı Donald Trump’ın bir dönem dile getirdiği ve o günlerde sıradan bir beyanat gibi görünen bazı açıklamalarını, özellikle de Lübnan’daki Hizbullah dosyasını Suriye’nin yeni rejimine devretme arzusunu yeniden gündeme taşıyor.

Ancak bu fikir, özünde ne Trump’ın sunduğu kadar basit ne de Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’nın takdim ettiği çerçeveyle sınırlı. Bu yaklaşım, Amerikan yönetiminin bölgedeki karmaşık dosyaları yönetmek için geliştirdiği yeni bir düşünce kalıbını temsil ediyor.

Lübnan konusunda ABD, Türkiye, Suriye ve Suudi Arabistan arasında yürütülen temaslardan sızan bilgiler, Washington’ın artık Lübnan’da sahada fiili durum yaratabilecek bir aktörün öncülüğünde çözüm bulunmasını tercih ettiğini gösteriyor.

Mevcut şartlarda bu rol için doğrudan müdahaleyle ya da Suriye’deki yeni rejim vasıtasıyla Türkiye’den daha uygun bir seçenek görülmüyor.

Diğer yandan ABD, Suudi Arabistan’ı Lübnan denkleminden tamamen dışlamak istemese de Türkiye’nin artan rolünün, Riyad’ın Lübnan ve genel olarak Şam bölgesindeki (Biladüşşam) nüfuz alanını kaçınılmaz olarak daraltacağının farkında.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin Beyrut ziyareti sırasında yaşanan çelişkiler de bu durumla açıklanabilir; zira bu ziyaret, Riyad ile Ankara’nın Trump’ın Lübnan planına dair farklı okumalara sahip olduğunu gözler önüne serdi.

Peki ya İsrail?

Washington bölge dosyalarını yönetirken farklı yöntemler üzerinde düşünürken ve İsrail’in üstleneceği rolün niteliğini tartışırken, bu değişimden etkilenecek ülkeler de sinyalleri hemen aldı.

Bu durum, sadece İran’la mücadelede değil, Yemen’den Sudan ve Libya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki tüm sıcak cephelerde ABD ve İsrail ile ortaklığını ileri boyutlara taşıyan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de geçerli.

Ancak Abu Dabi yönetimi, bu yaklaşımın yarattığı derin güvenlik açığını fark ederek İsrail ile gelecek döneme dair yeni müzakereler başlatma yoluna gitti. Eş zamanlı olarak Tahran’a temsilciler göndererek gerilimi düşürmeye ve kendisi için güvence aramaya koyuldu.

Bu adım, Tahran’dan gelen net uyarıların ardından atıldı; zira İran, yeni bir çatışma halinde BAE'nin geçmiştekinden çok daha ağır bedeller ödeyeceğini açıkça iletmişti.

Üstelik Abu Dabi, Sudan ve Libya’daki faaliyetleri nedeniyle Suudi Arabistan ve Türkiye’den sert tepkiler alıyor, Yemen’deki Ensarullah hareketinden ise müdahalelerine karşı "sabır politikasının terk edileceği" yönünde ciddi uyarılar işitiyordu.

En kritik unsur ise hâlâ İsrail ile ilişkili. Netanyahu savaşın hedeflerine ulaşılana kadar sürmesi gerektiğini savunsa da artık dünyayı bu hedeflerin mahiyetine veya meşruiyetine ikna edebilecek durumda değil.

Ne var ki İsrail, savaşının meşruiyetinden ziyade ABD ile ortaklığının devam etmesine önem veriyor. Bu çerçevede, son rauntta İran karşısında yaşanan başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmiyor; aksine faturayı Amerikan yönetimimine, özellikle de kendi talep ettiği "İran’ın altyapısına yönelik kapsamlı saldırılar düzenleme" seçeneğini devreye sokmayan Başkan Trump’a kesiyor.

İsrail’e göre bu kararsızlık, ilk darbelerin yarattığı rüzgârın kesin bir askeri ve siyasi zafere dönüştürülmesini engelledi.

Bu nedenle, Netanyahu’nun İran’la savaş konusundaki tutumunda köklü bir değişim beklemek gerçekçi görünmüyor. Netanyahu, askeri ve güvenlik bürokrasisiyle birlikte, ABD ve Batılı başkentleri, İran rejimini devirmek ve Tahran’dan Gazze’ye uzanan direniş hattını çökertmek amacıyla "sınırları olmayan, ucu açık büyük bir savaşa" ikna etmek için çalışmayı sürdürecektir.

Bu senaryoda Lübnan, İsrail’in hesaplarında hayati bir yer tutuyor. Lübnan’daki vesayet yönetiminin safça yaklaşımları ve teslimiyetçi tutumu bir yana, İsrail hiçbir zaman Lübnan’la imzalanan anlaşmayı yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmedi.

İşgal ettiği topraklardan çekilmeye niyeti olmadığı gibi, trafik akışını bile yönetme kabiliyetinden yoksun gördüğü bir yönetimle, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını bırakın, herhangi bir güvenlik mutabakatına varmayı da anlamsız buluyor.

İsrail’in asıl istediği, çatışmayı Lübnan’ın iç siyasetine ve gerektiğinde askeri zeminine taşıyarak ülke üzerindeki uzun vadeli planlarını devreye sokmaktır.

Dolayısıyla İsrail, gerek İran gerekse Lübnan cephesindeki ateşkesi, kendi stratejisini kısıtlayan bir pranga olarak kabul ediyor. Geniş çaplı savaşı en kısa sürede yeniden başlatmak istiyor ve Washington’ı topyekûn mücadele seçeneğine ikna etmek için baskı uyguluyor.

Bu plan, İran’ın yeniden hedef alınmasını ve Lübnan’daki işgal ile katliam operasyonlarının genişletilmesini kapsıyor. Bunun yanı sıra, her ne kadar açıkça ilan etmese de İsrail, Suriye’nin güneyindeki işgal sınırlarını genişletmek üzere zemin hazırlamaya devam ediyor.

2 Mart öncesi denklemi

Madalyonun diğer yüzünde ise Lübnan’daki durum düşmanın varsaydığı kadar kolay görünmüyor. Mevcut vesayet yönetimiyle varılan anlaşmanın uygulanabilir olmadığı açıkça ortada.

Direniş, ilgili tüm taraflara bu anlaşmanın içeriğiyle bağlı olmadığını ve İsrail’in geniş çaplı bir savaşa hazırlandığı varsayımıyla hareket ettiğini bildirdi.

Ancak daha da önemlisi, ateşkesin ilanından bu yana itidalli davranan direnişin, İsrail’in süregelen ihlalleri karşısında nasıl bir tavır alacağına dair karar aşamasına gelmiş olmasıdır.

Bu karar sadece işgal altındaki Lübnan topraklarındaki düşman güçlerine doğrudan yanıt vermekle sınırlı kalmayabilir, mücadelenin gidişatına göre işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki İsrail mevzilerini de hedef alabilir. Bu ise kendi içinde büyük sınamalar ve sonuçlar barındıran bir yoldur.

Direnişin kararlılığı yalnızca 2 Mart öncesindeki duruma dönmeyi reddetmekle değil, aynı zamanda İran’la yaşanan son çatışmanın ortaya çıkardığı güç dengelerini kalıcı kılma çabasıyla da yakından ilgili.

Bu doğrultuda direniş, savaşı tek başına yürüten bir aktör gibi davranmıyor; aksine gelecekteki her türlü çatışmada İran’ın üstleneceği merkezi role güvenerek hareket ediyor.

Bu durum, Amerikan tarafına şu temel soruyu yeniden yöneltiyor: Gerçekten bir uzlaşı mı istiyorsunuz, yoksa yeni bir raunt için safları sıklaştırmak amacıyla zaman mı kazanmaya çalışıyorsunuz?

Kesin olan şu ki direniş, 27 Kasım 2024’te sona eren "Ulu'l-Bas" muharebesinin ardından geçen 15 aylık tecrübeyi tekrarlama niyetinde değil.

Kendisini gelecek mücadeleye uygun askeri kapasite, taktik ve operasyonel hazırlık seviyesinde konumlandırıyor.

Önündeki en büyük sınama; bir yandan sahada direnirken diğer yandan düşmana vurulacak darbelerin acısını artırmak ve bunu yaparken Lübnan’daki sivil halkı ağır bedeller ödemekten korumaktır.

Bu hassas denge, olası bir savaşta İran’ın merkezde yer almasını gerektiriyor. İsrail bu gerçeğin farkında olsa da Lübnan’da İran’ın direnişi yalnız bırakacağına bel bağlayan Amerikalı ve İsrailli müttefikler gibi buna inanmak istemiyor.

Türkiye-İran ilişkileri ve İsrail ile karşı karşıya gelme durumu

Bölgedeki gelişmeleri takip edenlerin çok azı Türkiye’nin Şam bölgesine (Biladüşşam) yönelik stratejisinin gerçek mahiyetini derinlemesine analiz ediyor. Ankara’nın tutumuna dair yürütülen tartışmalar çoğunlukla sloganların ötesine geçemiyor ve Türkiye’nin İsrail’in saldırganlığı karşısında atması gereken somut adımlara değinmiyor.

Türkiye’nin İran’a darbe indirilmesinde veya Hizbullah’ın ezilmesinde bir çıkarı olduğunu varsaymak ne kadar mantık dışıysa, bölgesel nüfuzunu genişletme projesinin İsrail’in rolünü güçlendirmeye dayandığına inanmak da o derece gerçek dışıdır.

Bununla birlikte, Türkiye’nin bugün öncelikli çıkarının ABD ve bazı Avrupa ülkeleriyle ortaklığını güçlendirmek, kendisini bölgeyi yönetmeye en muktedir aktör olarak sunmak olduğunu kabul etmek gerekir.

7 Ekim 2023’ten bu yana Ankara’nın attığı adımlar, ABD-İsrail stratejisine yönelik muhalefetinin siyasi ve söylemsel sınırları aşmadığını gösteriyor.

Filistin direnişinin liderlerine ev sahipliği yapılması bile bu direnişin işleyişine pratik bir katkı sunacak somut bir adıma dönüşmedi; zira hem Ankara hem de Doha, kendi topraklarından İsrail’e yönelik askeri veya güvenlik odaklı herhangi bir faaliyete izin verilmemesi konusunda hassasiyet gösterdi.

Birçok kesim Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini tamamen kesmesini beklerken, Ankara ticari ilişkileri sınırlandırma kararında oldukça geç kaldı.

Suriye sahasında ise, saldırılarda Türk askerlerinin bulunduğu noktalar hedef alınsa dahi Türkiye, İsrail ile doğrudan bir çatışmaya girmedi.

Ankara, Şam’a ve Suriye’nin güneyine yaklaşmasını engelleyen angajman kurallarını kabul etti; hatta Suriye yönetimine caydırıcılık sınırının yalnızca kuzey bölgeleriyle sınırlı olduğunu iletti.

İran’a yönelik bir savaş senaryosunda Ankara böyle bir çatışmaya karşı çıkıyor; fakat İran, Türkiye ile ekonomik iş birliğini sürdürebilmek için ağır bedeller ödüyor.

İki ülke arasındaki tek somut uzlaşı ise Türkiye, Irak veya Suriye üzerinden İran’a karşı kullanılması planlanan Kürt gruplara yönelik ortak refleksle sınırlı kalıyor.

Bugüne kadar Türkiye, Suriye’deki yeni yönetim ile İran ve Hizbullah arasındaki ilişkilerin yeniden tesisi noktasında yapıcı bir rol üstlenmedi.

Eş-Şara yönetiminin şu aşamada İran ile yakınlaşmayı kaldıramayacağı yönündeki gerekçeler ise Şara’nın Moskova ziyaretiyle geçerliliğini yitiriyor.

Türkiye, mezhebi temelli bazı Suriyeli grupların yarattığı sorunları İran ile bir uzlaşı zemininde çözmeye de yanaşmadı; yalnızca İran ve Hizbullah’a, Hizbullah ile İsrail arasındaki savaş sürerken Şara’nın Lübnan cephesine müdahil olmamasını istediğini iletmekle yetindi.

Benzer şekilde, Filistinli direniş hareketleri bağlamında Türkiye, Hamas ile Suriye’nin yeni yönetimi arasındaki ilişkileri koordine etmek için bir adım atmadı.

Aksine, Washington ve Tel Aviv’in Şam’dan Filistinli gruplarla ilişkiler konusundaki taleplerine uygun hareket ederek Filistinli liderlerden Suriye topraklarını İsrail’e karşı bir cephe olarak kullanmayacaklarına dair taahhüt istedi.

Buna karşılık, Suriye’deki Filistinli mültecilerin durumunun yeniden düzenlenmesi için çalışmalar yürütülse de bu adımlar mültecileri eski rejim dönemindeki haklarına kavuşturmaktan uzak kaldı.

En belirgin gelişme ise Şam bölgesindeki (Biladüşşam) siyasi liderlik mücadelesinde yaşanıyor. Şüphesiz bugün hiç kimse Türkiye’nin İran ve müttefiklerine karşı Irak, Lübnan veya Filistin’de bir savaşa gireceğinden bahsetmiyor.

Ancak Türkiye’nin Lübnan dosyasını yönetme biçimi, nüfuzunu mezhepsel bloklar üzerinden tahkim etme eğiliminde olduğunu gösteriyor ki bu, geçmişte Ankara’nın İran’ı suçladığı yöntemin bir benzeridir.

Ankara, Lübnan ve Irak’taki Sünni tabanı İran’a karşı bir cephe haline getirmek istemiyor; fakat Suudi Arabistan ve BAE dahil olmak üzere diğer tüm aktörlere, Şam bölgesindeki Sünni nüfusun asıl karar merkezinin kendisi olduğunu kabul ettirmeyi hedefliyor.

Çeviri: YDH