
YDH- Lübnanlı akademisyen ve Türkiye uzmanı Prof. Muhammed Nureddin'in el-Ahbar gazetesinde yayımlanan analizi, Türkiye'nin Ankara'daki NATO zirvesi üzerinden izlediği "yeniden konumlanma" stratejisini mercek altına alıyor. Analiz, Türkiye'nin bir yandan Rusya ve İran'la coğrafi zorunlulukların şekillendirdiği ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan NATO'ya tam entegrasyon arayışı nedeniyle yaşadığı "stratejik bölünmüşlüğü" açık biçimde ortaya koyuyor. Nureddin'e göre Ankara'nın NATO merkezli dış politika hamleleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "dördüncü dönem" hedefini anayasal zeminde güvence altına alma stratejisiyle doğrudan bağlantılı.
✱✱✱
Türkiye, Ankara’da düzenlenen NATO zirvesini bir "Türkiye Zirvesi"ne dönüştürmek adına tüm hazırlıkları tamamlamış; bu zirve vasıtasıyla dünyanın en büyük askeri örgütündeki merkezi konumunu ve kilit rolünü pekiştirmeyi hedeflemişti.
Bu doğrultuda Ankara’nın, Washington ile olan "mükemmel" ilişkisini dünyaya sergileme arzusu, ABD Başkanı Donald Trump’a Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda sunulan olağanüstü karşılama töreniyle gün yüzüne çıktı.
Söz konusu karşılama töreni, Türklerin tarih boyunca kurduğu on altı devleti temsil eden Yeniçeri birliklerinin yanı sıra, gökyüzünde Amerikan bayrağının renklerini çizen savaş uçaklarını da içeriyordu.
Hükümete yakın Türk gazeteleri bu ziyareti "tarihi" olarak nitelendirip Trump’ı Türkiye’ye hediyelerle gelen bir "Noel Baba"ya benzetirken, iki lider arasındaki samimi görüşme ve verilen sözler de bu imajla uyumlu bir seyir izledi.
Trump, her zamanki üslubuyla Erdoğan’ı ve "güçlü ordusunu" övgü yağmuruna tutarak, "Türkiye olmasaydı zirveye katılmazdım" ifadesini kullandı.
"Erdoğan'la son derece iyi bir ilişkimiz var. O harika bir lider. Beni davet etti, ben de kabul ettim" diyen Trump, 2018 yılında Amerikalı papaz Andrew Brunson'ın serbest bırakılma sürecine değinerek, "O zaman Erdoğan'ı aradım ve Brunson serbest bırakıldı" hatırlatmasında bulundu.
Türk Cumhurbaşkanı ise, "Sevgili dostumuz Trump'ın Ankara zirvesindeki varlığı bize güç katıyor. Ankara'ya gerçekleştirdiği bu ziyaretin önemini özellikle vurgulamak istiyorum" diyerek karşılık verdi.
Türkiye, 2016 darbe girişiminin ardından Rusya'dan S-400 sistemini satın alması nedeniyle çıkarıldığı F-35 savaş uçağı programına yeniden dahil olarak askeri kapasitesini artırmayı amaçlıyordu; Trump ise Türkiye'ye beş adet uçak satma vaadinde bulunarak, "Neden olmasın?" ifadesini kullandı.
Erdoğan bu teklife, "Elbette bir şeyler değerlendireceğiz" yanıtını verdikten sonra ekledi:
"Bize beş adet F-35 konusunda sözü var. Sayın Trump her zaman sözünün eridir, bu konuda iyi bir karar verileceğine inancım tam."
Öte yandan böyle bir karar, bölgedeki hava üstünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görüldüğü için İsrail ve Yunanistan cephesinde hoş karşılanmayacaktı. Bu bağlamda İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, CNN’e verdiği bir röportajda Türkiye'ye F-35 savaş uçakları verilmesinin "Ortadoğu'daki güç dengesini altüst edeceğini" ve "istikrar getirmekten ziyade daha fazla saldırganlığı tetikleyeceğini" öne sürerek, Ankara’nın "Amerikan müttefikliği için örnek bir model olmadığını" savundu.
Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil olabilmesi içinse Kongre onayı şart.
Nitekim 2020'de çıkarılan bir yasayla, S-400 füze sistemlerini elinde bulundurduğu sürece Türkiye'nin programa dönüşü engellenmişti.
Bu bağlamda, Demokrat Dana Titus liderliğindeki 18 Temsilciler Meclisi üyesi, Ankara ile F-35'ler konusunda olası bir anlaşmaya karşı olduklarını beyan etti.
Axios'un haberine göre bu isimler, Türkiye'nin elinde Rus savunma sistemi varken bu uçakların satışının, ABD yasalarına ve Ankara'ya yönelik uygulanan yaptırımlara aykırı olduğunu savunuyor.
Buna karşın Trump; Rusya ile iş birliği yapan Türk savunma şirketlerini hedef alan CAATSA yaptırımlarını, Türkiye’nin askeri uçak yedek parçalarına erişimini sağlamak amacıyla kaldıracağını duyurdu.
"Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz" diyen Trump, Avrupalı müttefiklerine üstü kapalı bir gönderme yaparak, "Türkiye, diğerlerinden çok daha sadık bir müttefik olduğunu gösterdi" ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar, Türkiye'nin NATO üyelerine güçlü bir profil çizmeye ve ittifakın doğu ve güney kanatlarını korumada hayati bir rol üstlendiğini hissettirmeye çalıştığı bir döneme denk geliyor.
Ancak Türkiye, bu rolü karşılıksız bir sadakatle veya bir mecburiyet duygusuyla değil; başta Avrupa ile diyaloğun yeniden tesisi, AB üyelik sürecinin hızlandırılması ve savunma planlarında daha etkin bir yer edinme gibi somut siyasi kazanımlar elde etme gayesiyle oynamak istiyor.
Avrupa Birliği ise Türkiye'nin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları noktasında standartları karşılamadığı gerekçesiyle bu üyeliğe kapıyı kapalı tutmaya devam ediyor.
Avrupalıların, Erdoğan'ın başta CHP'li siyasetçiler olmak üzere muhalefete yönelik tutuklama, yargı süreçleri ve yargı mekanizmasını araçsallaştırma politikalarına karşı hiçbir somut adım atmadığını da belirtmek gerekir.
Türkiye’nin karşılaştığı en temel sınama, ittifakın evrimidir: Ankara’nın komünizmle mücadelede başrol oynadığı Soğuk Savaş döneminden, 1990’larda yaşadığı zayıflamaya ve günümüzde rotasını Rusya, İran ve nihayetinde Çin'e çevirerek "üçüncü bir yapılanma" içine giren yeni NATO’ya geçiş süreci, Türkiye için büyük bir soru işareti.
Türkiye’nin bu yeni yapılanmaya eklemlenme ihtimali, ülke içinde dahi "öngörülemeyen risklere davetiye çıkaracağı" endişesiyle ciddi eleştiriler alıyor.
Bu eleştirilere, Erdoğan’ın NATO üzerinden küresel bir liderlik figürü olarak sivrilme arzusu da eklenince tablo daha da karmaşıklaşıyor; nitekim Erdoğan'ın, Trump'ın İran'ı "kötü ve alçak" olarak nitelendirip Ankara üzerinden talimat verme girişimlerine karşı takındığı sessizlik, bu hırsın bir yansıması olarak görülüyor.
Zaten kaynaklarının önemli bir kısmını askeri kapasitesini artırmaya ayıran Türkiye, Trump’ın "savunma harcamalarını artırın" çağrısına şerh koymuyor.
Ancak bu tavır Ankara’yı iki büyük çıkmazla baş başa bırakıyor: Birincisi, kısıtlı bütçenin aslan payını NATO çerçevesindeki askeri yatırımlara ayırmak zorunda kalması; ikincisi ise özellikle Rusya, İran ve dolaylı olarak Çin ile sınır komşusu olması sebebiyle, bu ülkelerle ilişkilerin bozulma riski.
İttifakın öncü rolüne soyunmak, uzun vadede bölgedeki gerilimin tırmanmasına, yeni çatışma ihtimallerinin doğmasına ve ülkenin güvenlik ile istikrar dengesinin sarsılmasına yol açabilecek ciddi bir kumar niteliği taşıyor.
Avrupa’daki müttefikler ise Trump’ın, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’lerinin %2’sinden 2029’a kadar %3,5’e, 2035 yılına gelindiğinde ise %5’e çıkarma talebine direnmeye çalışsalar da, bu doğrultuda somut adımlar atmaya başladılar.
Ne var ki bu performans Trump’ı tatmin etmeye yetmiyor; aksine Trump, katkılarını artırmadıkları takdirde Ukrayna’yı ve Avrupa’yı savunmayacağı tehdidini diri tutuyor ve İran’la savaş konusundaki isteksizliklerini eleştirmeye devam ediyor.
Trump dün yaptığı açıklamada, "NATO liderlerinin savunma harcamalarını artırma zorunluluğunu vurguladığını" ifade ederek, "Ukrayna Cumhurbaşkanı ile ülkelerine neler sunabileceğimizi değerlendireceğiz" dedi.
Bu arada zirvenin sonuç bildirgesinde; liderlerin savunma bütçelerini yükseltme ve askeri sanayi kapasitelerini genişletme taahhüdünde bulundukları, Ukrayna’ya olan desteklerini yineleyerek 2026 yılı için 70 milyar avroluk askeri yardım sözü verdikleri kaydedildi.
Bildirgede ayrıca, "hava ve füze savunma sistemleri başta olmak üzere ittifakın askeri kapasitesinin geliştirilmesi" vurgulanırken, "kolektif savunmaya olan bağlılığın teyit edildiği ve bir üye devlete yapılan saldırının tüm müttefiklere yapılmış sayılacağı" hatırlatıldı.
Zirveye ilişkin analizini paylaşan Cumhuriyet gazetesi, varılan mutabakatların "Türkiye'yi NATO merkezli yeni yapılara girmeye ve ulusal güvenlik sistemini ittifakla daha derin bir entegrasyona mecbur bıraktığını" not düşerken, bunun Erdoğan gibi hırslı bir liderin ajandasını değiştirmediğine dikkat çekti.
Gazete ayrıca, Erdoğan’ı bu rotaya iten temel etkenlerin; Avrupalı ve Amerikalıların beğenisini kazanma arzusu, iktidar partisinin muhalefete yönelik baskıcı uygulamalarına karşı uluslararası sessizliğin verdiği cesaret ve Kürtleri, dilsel ve kültürel kimliklerinin tanınması gibi taleplerden yoksun çözüm paketlerini kabule zorlama niyeti olduğunu belirtti.
Analize göre tüm bu hamleler, Erdoğan'ın nihai hedefi olan anayasa değişikliğiyle dördüncü cumhurbaşkanlığı dönemini güvence altına alma stratejisine hizmet ediyor.
Çeviri: YDH