Taifeci düzeni aşmanın kaçınılmazlığı üzerine

12 Temmuz 2026

"Lübnan'ın mukavemet gücünü ve halkın direnme kabiliyetini zayıflatan asli unsur, herhangi bir münferit partiden ziyade bizzat bu taifeci yapının kendisidir."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hristo el-Mur, gerçek özgürlük ve egemenliğin yalnızca diplomatik girişimlerle değil, ancak somut bir savunma gücü ve büyük fedakarlıklar gerektiren fiili bir mücadeleyle korunabileceğini vurguluyor. Lübnan'daki mevcut siyasi aktörlerin ve direnişin siyasi kanadının, dış diktelere boyun eğerek orduyu zayıf bıraktığını ve mevcut taifeci düzeni korumak adına teslimiyetçi politikalara göz yumduğunu belirten yazar; bu doğrultuda, sömürge mirası olan taifeci sistemi Lübnan'ın varoluşsal zayıflığının temel sebebi olarak gösteriyor ve bu düzeni aşmak adına mevcut hükümetin düşürülerek geniş tabanlı bir ulusal cephe kurulması çağrısı yapıyor.

İnsanlık tarihi bize özgürlüğün lütfedilmediğini, ancak sökülüp alınabileceğini öğretir. Şair Ahmed Şevki de bu hakikate işaret ederek şöyle der: "Kızıl özgürlüğün kapısı, kana bulanmış ellerle çalınır ancak."

Gandhi barışçıl direniş yolunu seçtiğinde dahi, imparatorluğun karşısına dikildikleri için İngilizlerin katliamlarında can veren halkının kanı onun da ellerine bulaşmıştı. Tıpkı Vietnam, Cezayir, İrlanda ve dünya üzerindeki diğer halkların özgürlük mücadelelerinde olduğu gibi, Hindistan'ın özgürlüğü de kendi insanının kanıyla kızıla boyanmıştı.

Özgürlük bedel ister; ne halkları boyunduruk altına almak isteyen muktedirlerin bir lütfudur ne de cumhurbaşkanından başbakana, ne yaptığını gayet iyi bilen kabine üyelerinden, kin yahut cehalet sebebiyle ne yaptığından habersiz, bilinci körelmiş son vatandaşımıza kadar halkımızın çoğunun tahayyül ettiği gibi müzakerelerle bedelsizce sunulur.

Özgürlük, tahakkümün pençesinden sökülüp alınır; hasmından adalet bekleyen halklar ise ya boyunduruk altında kalmış ya da yok olup gitmiştir.

Özgürlüğünü yalnızca, kurtuluşun bir sorumluluk ve güç meselesi olduğunu kavrayan, çetin bir mücadeleyle, yıkım ve kanla ödenen muazzam fedakarlıklar neticesinde kendi kaderini bizzat tayin eden halklar kazanabilmiştir.

Bugün Lübnan'da direnişe karşı yürütülen hırçın kampanya, varoluşsal kurtuluş mantığıyla çelişiyor. Direnişe muhalif olanlar, direnişin yalnızca tek bir mezhebi grubun tekelinde bulunmasına karşı çıksalar ve buna mukabil halkın orduyla bütünleşeceği topyekun bir halk direnişi çağrısı yapsalardı, bu muhalefet ülkenin geleceğine duyulan endişeyle açıklanabilirdi.

Ne var ki bugünkü karşıtlık böylesi bir endişeden beslenmiyor. Aksine, direniş kavramını toptan reddeden, ordunun asli görevlerini icra etmesine dahi karşı çıkan, ülkeyi, toprağı, halkı ve egemenliği hiçe sayan bir tavır bu.

Bu yapılan muhalefet değil, düşmana yönelecek her türlü mukavemete cephe almaktır. Dolayısıyla ne yaptığını bilmeyenler açısından bir basiretsizlik, ne yaptığını gayet iyi bilenler açısından ise ülkeyi gözden çıkarmaktır.

Halkı bombardıman ve tehdit altındayken, saldırganlığa yalnızca diplomatik seferberlikle karşı koyacağını ilan eden devletler, boş bir hayale bel bağlamaktadır.

Diplomasi, ancak arkasında asgari bir güç bulunduğunda uluslararası ilişkilerde bir araç hükmündedir. Bir taraf, tüm imkan ve gücünden feragat ederek müzakereye oturuyorsa, aslında teslim olmaya gidiyordur.

Sonu gelmez müstakbel müzakereler aracılığıyla elde edilecek farazi "kazanımlar" uğruna sürekli bedel ödenen bir yolda yürüyenler, yeni bir Oslo teslimiyetinin peşinden gitmektedir. Bu durum ya düpedüz bir ahmaklığın ya da suç derecesine varan bir sorumluluk ihmalinin göstergesidir.

Devletleri ve halkları ne kınama bildirileri ne de uluslararası konferanslar korur; onları koruyan yegane unsur, kendilerini savunma kabiliyetleridir. Lübnan ordusunda ise bu kabiliyet mevcut değildir ve bu noksanlıkta, direnişe karşı çıkanlar ile direnişin kendisini yürütenler dahil tüm taraflar ortaktır.

Zira hepsi ordunun silahlandırılmasını reddetmiş, Lübnan'da İsrail'e karşı koyabilecek ulusal bir gücün varlığını istemeyen Amerikan diktelerine boyun eğmiştir.

Cumhurbaşkanı inatla direniyor ve çerçevesi açıkça teslimiyetçi olan müzakereleri sürdürüyor; bakanlar kurulu ile parlamento ise buna sessizce rıza gösteriyor. (Oysa kabineyi cumhurbaşkanının tavrına itiraz edip istifa etmekten, parlamentoyu ise hükümete güvensizlik önergesi vermekten alıkoyan nedir?) Peki, buradan nereye varacağız?

Mevcut hükümetin bu yolda ilerlemesine göz yummak, Lübnan'ı normalleşme sürecine daha fazla ortak edecek adımlara kapı aralayacaktır.

Bu nedenle, ölçeği ne olursa olsun bu gidişata karşı çıkan muhalif partiler, bir yandan hükümeti düşürmek için çalışmalı; diğer yandan ülkenin güç unsurlarını bir araya getirmeye, iç bütünlüğü korumaya ve nihayetinde tüm dertlerin kaynağı olan, sömürgeciliğin mirası ve zayıflığımızın odağı taifeci sistemi aşmamızı sağlayacak bir düzen değişikliğine inanan herkesi kapsayan ulusal bir cephe inşa etmelidir.

Bu düzenin sürmesinin sorumluluğu, en güçlü parti de dahil olmak üzere tüm taifeci yapılara aittir; burada direniş hareketinin siyasi kanadını kastediyorum.

Bu parti, taifeci sistemin yapısında herhangi bir değişikliği önlemek adına, bugün kendi ülkesine, toprağına ve halkına karşı İsrail'in yanında duran taifeci partilerle iş birliği yapmaktan imtina etmemiştir.

Taifeci düzen varlığını korudukça, Lübnan'ın düşman tahakkümünden azade, hür bir biçimde var olma umudu yoktur.

Lübnan'ın mukavemet gücünü ve halkın direnme kabiliyetini zayıflatan asli unsur, herhangi bir münferit partiden ziyade bizzat bu taifeci yapının kendisidir.

Çeviri: YDH