Direnişe destekten savunmaya: İran'ın güç dengelerini alt üst eden dönüşümü

14 Temmuz 2026

"Söz konusu dönüşüm, yalnızca saldırıların durdurulmasına ve savaşın seyrinin değişmesine katkı sağlamakla kalmadı; direnişin ve Lübnan’ın yalnızlaştırılması projesini de akamete uğrattı."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, İran’ın Lübnan’daki direnişe yönelik kırk yıllık yaklaşımının, son çatışmalarla birlikte geleneksel lojistik destekten doğrudan askeri ve stratejik savunma aşamasına evrildiğini inceliyor. İsrail’in direnişi yalnızlaştırma ve Lübnan’ı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırma girişimleri, İran'ın doğrudan devreye girmesi ve Hürmüz Boğazı gibi küresel hassasiyeti olan alanlarda gerilimi tırmandırmasıyla karşılık buldu. Tahran’ın bu hamleleri, İsrail’in askeri üstünlüğünü nihai bir siyasi zafere dönüştürmesini engelleyerek bölgedeki güç dengesini yeniden şekillendirdi.

İran’ın Lübnan’daki direnişe sunduğu destek, son birkaç haftanın ya da ayın ürünü olmayıp, kökleri 1982 yılına uzanan köklü bir sürecin devamıdır. İsrail’in Lübnan’ı işgalinden bu yana İran, işgale karşı durabilecek ve onu yıpratacak bir direniş ekseninin inşasına ve desteklenmesine öncülük etti.

Bu destek; kurtuluş aşamasından caydırıcılık denkleminin kurulmasına, oradan da İran'ın yalnızca bir destekçi olmaktan çıkıp direnişin ve Lübnan'ın yalnızlaştırılmasını engellemek adına doğrudan sahaya dâhil olduğu bugünkü niteliksel dönüşüm evresine kadar, değişen sınamalara göre farklı biçimler alarak sürdü.

İlk evrede destek, direnişin ayakta kalmasını sağlamaya, işgali yıpratmaya ve nihayetinde toprakların kurtarılmasına odaklanmıştı.

Kurtuluşun ardından ise öncelik, işgalin tekrarlanmasını veya askeri güç yoluyla fiili durumlar dayatılmasını engelleyecek bir caydırıcılık denkleminin pekiştirilmesi oldu. Bu dönemler boyunca İran’ın rolü -taşıdığı tüm hayati öneme rağmen- direnişe finansman, silah, eğitim ve tecrübe gibi güç unsurlarını sağlamakla sınırlı kaldı.

Tahran, direnişe verdiği destek ve bu konuda taviz vermeyi reddetmesi nedeniyle ağır siyasi ve ekonomik bedeller ödemesine rağmen doğrudan çatışma Lübnan sahasıyla sınırlı tutuldu.

Ancak 2024 savaşı sonrasındaki gelişmeler, süreci bambaşka bir boyuta taşıdı. ABD desteğini arkasına alan ve bölgesel değişimlerden faydalanan İsrail projesi, artık sadece direnişle çatışmayı değil, onu ve toplumsal tabanını Lübnan denkleminden tamamen silmeyi, ülkeyi siyasi ve güvenlik açısından yeniden şekillendirmeyi hedeflemeye başladı.

Bu proje; direnişin aldığı darbelerin, Suriye sahasındaki değişimlerin ve Lübnan kamuoyunun direniş karşısındaki geleneksel bölünmüşlüğünün, ilk kez direnişi yalnızlaştırmak için bir fırsat sunduğu varsayımına dayanıyordu.

Amaç, devleti ve toplumu, direnişi kurtulunması gereken bir yük olarak görmeye sevk etmekti.

Ne var ki bu hesaplar sert gerçeklere çarptı. Birinci gerçek, direnişin aldığı ağır kayıplara rağmen çökmemesi ve toplumsal tabanının bütünlüğünü koruyarak iç ve dış muarızlarının beklentilerini boşa çıkarmasıydı.

İkinci ve çok daha sarsıcı gerçek ise İran’ın bu kez geleneksel destekle yetinmeyip, yalnızlaştırma projesine dayanak oluşturan tüm hesapları altüst eden stratejik bir adımla, direnişi ve Lübnan’ı savunmak üzere doğrudan devreye girmesi oldu.

Bu dönüşüm sıradan bir askeri tırmanış değil, İran'ın stratejik yaklaşımındaki köklü bir zihniyet değişiminin yansımasıydı.

Tahran açısından bakıldığında mücadele, artık yalnızca bölgesel bir müttefiki koruma sınırını aşmış, kendi ulusal güvenliğini doğrudan ilgilendiren bölgesel dengelerle harmanlanmış varoluşsal bir savaşa dönüşmüştü.

Direnişin güç denkleminden çıkarılması sadece bir müttefikin kaybı demek olmayacak; Lübnan ve bölgedeki dengelerin işgali pekiştirecek, İsrail hegemonyasını güçlendirecek ve tüm coğrafyaya yayılacak bir dizi artçı sarsıntıyı tetikleyecek şekilde yeniden yazılmasına yol açacaktı.

Bu yeni yaklaşım, birbirine bağlı adımlarla uygulamaya kondu. İsrail derinliklerine yönelik füze misillemeleri, Lübnan’a açılan savaşın ülke sınırları içinde kalmayacağı, direnişin ve toplumsal tabanının hedef alınmasının bedelinin İsrail’in iç kesimlerine yönelecek tehdidin genişlemesiyle ödeneceği mesajını net bir biçimde verdi.

Eş zamanlı olarak Hürmüz Boğazı’nda tırmanan gerilim, krizi yerel bir çatışma olmaktan çıkarıp küresel ekonomiyi ve enerji güvenliğini sarsan bir boyuta taşıdı; böylece ABD ve Batılı güçleri, meseleyi Lübnan sınırlarının ötesinde bir küresel kriz olarak ele almaya zorladı.

Bu dönüşümün sonuçları askeri boyutla da sınırlı kalmadı. Güvenlik ve ekonomi alanındaki maliyetlerin katlanmasıyla birlikte, saldırıların durdurulmasını ve yeni bir müzakere zeminine geçilmesini zorunlu kılan siyasi baskılar baş gösterdi.

Askeri operasyonların durdurulması artık yalnızca sahadaki duruma bağlı olmaktan çıktı; sükûnetin devamını Lübnan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne bağlayan, bu iki ilkeyi ABD-İran mutabakatının temel maddesi ve olası bir nükleer anlaşmanın ön şartı haline getiren daha geniş bir denklemin parçası kılındı.

Aynı şekilde, İran’ın askeri baskılara ve yaptırımlara karşı gösterdiği direnç, onun güç dengelerini etkileme kabiliyetine sahip bölgesel bir aktör olarak kalmasını sağladı.

Şayet Tahran bu süreçten zayıflayarak çıksaydı, direniş stratejik derinliğini kaybedecek ve İsrail’in Lübnan’daki emellerini tamamlama gücü artacaktı.

Ancak Tahran’ın İsrail ulusal güvenliğini tehdit etme yeteneğini koruması, kartların yeniden dağıtılmasına yol açarak bölgesel değişimlerin direnişi bitirmeye yeteceği yönündeki beklentileri boşa çıkardı.

Buradan hareketle, destek aşamasından doğrudan savunma aşamasına geçişin önemi daha net anlaşılmaktadır. Bu adım, varoluşsal tehdit hayaletini uzaklaştırmakla kalmamış; "İsrail merkezli bir Yeni Orta Doğu" projesinin dayatılmasını engelleyen ve İsrail'in askeri üstünlüğünü Lübnan ile bölgeye yeni bir gerçeklik dayatacak siyasi ve stratejik bir zafere dönüştürmesinin önüne geçen bölgesel bir güç dengesi inşa etmiştir.

Şüphesiz bu durum, çatışmanın nihayete erdiği ya da sınamaların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Yaşanan süreç, bölgesel çevreye sirayet eden köklü değişimlerin boyutunu gözler önüne sermiş ve geçmişteki caydırıcılık denklemlerinin gözden geçirilip geliştirilmesi gerektiğini kanıtlamıştır.

Direnişi hedef alan proje de tamamen ortadan kalkmamış, sadece stratejik bir neticeye ulaşmasını engelleyen ağır bir darbe almıştır.

Neticede, son çatışmanın en dikkat çekici yönü kullanılan askeri gücün boyutundan ziyade, İran’ın üstlendiği rolün niteliği oldu.

Kırk yılı aşkın bir süre boyunca kapasite inşası, caydırıcılığın güçlendirilmesi ve direnişe arka çıkılması esasına dayanan bu rol; Tahran'ın, mücadelenin hem kendisinin hem de direnişin bölgedeki varlığını tamamen sonlandırmayı hedeflediğini görmesiyle doğrudan savunma hattına evrildi.

Bu yönüyle söz konusu dönüşüm, yalnızca saldırıların durdurulmasına ve savaşın seyrinin değişmesine katkı sağlamakla kalmadı; direnişin ve Lübnan’ın yalnızlaştırılması projesini de akamete uğrattı.

Böylece, çatışma işgalcilerin ve içerideki ile dışarıdaki fırsatçıların umduğundan çok daha farklı kurallarla açık kalmaya devam etse de, İsrail’in kendi çıkarlarına göre tasarladığı bir siyasi ve güvenlik düzenini dayatmasının önüne geçildi.

Çeviri: YDH