'Ötekilerin' Lübnan mutabakatı

14 Temmuz 2026

"Anlaşmanın imzalanmasının ardından, yürütülen müzakerelerin aslında direnişe ve Lübnan halkının çoğunluğuna karşı tek bir cephenin kendi içindeki eşgüdüm faaliyetinden ibaret olduğu ayan beyan ortaya çıktı."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Sadullah Mezraani, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam liderliğindeki iktidarın, işgalci İsrail'e karşı direnmek yerine Amerikan vesayetine sığınarak direnişi tasfiye etmeyi amaçlayan Washington Antlaşması'nı imzalamasını ele alıyor. Yazara göre yönetim, "asıl sorunun işgal değil direniş olduğu" yönündeki çarpık bir yaklaşımla ulusal birliği baltalamış ve doğrudan müzakereler uğruna bölgesel alternatifleri dışladı. Ancak İran'ın direnci ve direniş cephesinin sahada gösterdiği askeri başarılar, yürütülen müzakerelerin aslında işbirlikçi bir dayatmadan ibaret olduğunu ortaya çıkararak iktidarın tüm hesaplarını bozdu.

Cumhurbaşkanı, 26 Haziran 2026’da imzalanan Washington Antlaşması konusunda kendisinin ve Başbakanın takındığı tavrı desteklemek üzere alelacele çağrılan heyetleri ağırlamakla meşgul.

Ekranlarını Aun-Selam ikilisinin yönetim anlayışına tahsis eden televizyon kanalları, antlaşmanın imzalanmasından önce ve sonra olduğu gibi, Cumhurbaşkanının açıklamalarını haber bültenlerinin ilk sıralarından canlı yayınlıyor.

Hiçbir gözlemcinin gözünden kaçmayacağı üzere Cumhurbaşkanı Aun, bu hamlelerle cumhurbaşkanlığı makamının nüfuzunu artırmaya yönelik yoğun bir çabayı yeniden canlandırıyor. Bu noktada kendisini yönlendiren iki temel amaç var:

İlki, cumhurbaşkanlığının yetkilerine dair Taif Anlaşması tadilatlarına aykırı düşen (ve bu anlaşmanın getirdiği reformların önünü kesmeyi sürdürmeyi amaçlayan) zümresel bir gaye.

İkincisi ise tamamen askeri alanla sınırlı geçmişinde eksikliğini hissettiği siyasi ve toplumsal meşruiyeti tesis etmeye yönelik şahsi bir hedef.

Bu iki amaç, kendisi ile Başbakana henüz koltuğa oturmadan önce bir ön şart olarak dayatılan ve Lübnan’ın iç ve dış dengelerinde köklü bir kırılma yaratmayı hedefleyen asıl vazifeye hizmet ediyor.

Bütün bunlar şüphesiz, İsrail’in Lübnan’a yönelik kesintisiz saldırılarının, Washington ve Tel Aviv’in İran’a karşı giriştiği tecavüzün, Suriye’deki "darbenin" ve geçen eylül sonlarında Trump’ın Gazze’yi tasfiye etmeyi öngören planının yarattığı iklimde gerçekleşiyor.

Geçen 28 Şubat’ta ABD ve İsrail ortaklığıyla İran’a yönelik bir saldırı düzenlendi. Bu saldırının ilk adımı, Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney ile ailesinden ve yardımcılarından bazı isimlerin suikastla katledilmesiydi.

Bu olay, direnişin, İsrail’in "çatışmaların durdurulması" mutabakatına yönelik ağır ihlallerine karşı yaklaşık on beş aydır sürdürdüğü sessizliğin sonuna denk geldi. Hizbullah’ın fırlattığı altı füze, yürütmenin iki tepesindeki ismin kapsamlı bir taarruz başlatması için can simidi oldu; bu taarruzun ilk adımı da Hizbullah’ın askeri kanadını yasadışı ilan etmekti.

Söz konusu karar; Hizbullah’ı, direniş tercihini ve onun toplumsal tabanını güvenlik, ekonomi, eğitim, sosyal ve siyasi her alanda kuşatmayı hedefleyen sistematik adımlar zincirinde kırılma noktası teşkil etti.

Gelelim iki başkanın, Jozef ve Nevvaf'ın hikâyesinin başlangıcına. İlkinin seçildiği, ikincisinin ise hükümeti kurmakla görevlendirildiği dönemde Lübnan ve halkı, tıpkı bugün olduğu gibi işgalci İsrail ve Amerikan yanlılığının pençesindeydi.

Böyle bir vasatta çiçeği burnunda her iktidardan beklenen doğal, asil ve milli tavır; işgalci güce karşı durmak ve onu, Kasım 2024 sonlarında ABD arabuluculuğuyla Lübnan hükümetiyle imzaladığı anlaşmaya uymaya zorlamak üzere topyekûn bir ulusal strateji geliştirmekti.

Ancak Cumhurbaşkanı ve Başbakan böyle bir sorumluluğu üstlenecek kumaşa sahip değildi. Zira onlar iktidara işgalciyle mücadele etmek için değil, işgalciye direnenlerle mücadele etmek için getirilmişlerdi. Seçim öncesinde ve esnasında yaşanan dış müdahaleleri ve sergilenen tiyatroları burada tekrar hatırlatmaya lüzum yok.

Koltuklarını garantiye alır almaz, hemen "savaş ve barış kararı"nın devlete iade edilmesi ve "silahın yalnızca devlet tekelinde bulunması" söylemine sarıldılar. İşgal meselesine gelince; onlara göre direnişin "başarısızlığı" tescillenmişti ve tek çare müzakereler yürütüp "Lübnan’ın dostlarına" güvenmekti. İktidardaki koca bir yıl boyunca, işgalcinin ABD desteğiyle sürdürdüğü katliam, yıkım ve sürgün politikalarına karşı parmaklarını bile oynatmadılar.

Nihayetinde Cumhurbaşkanı Aun, şartları ve dengeleri son derece aleyhte olan, adeta yalvarmayı andıran bir usulle "doğrudan müzakere" sürecini apar topar başlattı. Gerekli zemin, bahaneler ve beklentiler önceden hazırlanmıştı zaten.

Çok geçmeden bu durum müzakere masasına, öne sürülen şartlara, elde edilen sonuçlara ve nihayetinde anayasal kurumlardan kaçırılarak Washington'da imzalanan o ucube antlaşmaya yansıdı.

Meşruiyet sağlama telaşıyla, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere her iki liderin televizyon nutukları dört ana iddia üzerine yoğunlaştı:

İlki, bu savaşın "başkalarının savaşı" olduğuydu.

İkincisi, direniş seçeneğinin ve direniş ekseninin çöktüğü, ABD ile İsrail karşısında çaresiz kaldığı iddiasıydı.

Üçüncüsü, saldırganın en büyük destekçisi olmasına rağmen Washington dışında bir alternatifin bulunmadığı tezine dayanıyordu.

Dördüncüsü ise bu antlaşmanın "eldeki en iyi seçenek" olduğu savunmasıydı.

Tartışmaya Siyonist projenin Lübnan ve bölge üzerindeki hedeflerini ve yaratacağı tehlikeleri hatırlatarak başlamayacağız.

Soykırıma maruz kalan Filistin halkıyla dayanışma içinde olmanın siyasi ve ahlaki ehemmiyetini vurgulamakla da yetinmeyeceğiz (her ne kadar bu iki husus, Lübnan halkı arasındaki milli birliğin harcı olsa da).

Tartışma, en temelde benimsenen yaklaşımın sakatlığından başlıyor: "Asıl sorun işgal değil, direniştir!" İşte yürütmenin iki başındaki ismin göreve geldikleri günden bu yana sergiledikleri duruşa ve icraatlarına yön veren formül budur.

Gerçek bir milli mutabakat hükümetine neden sırt çevirdiklerini de en iyi bu formül açıklıyor.

Öyle ya, ülke işgal altındayken neden "silah tekeli" sloganını yükseltip direnişçileri yasadışı ilan ettiler ve onları siyasi ve mali açıdan kuşatmaya kalkıştılar?

Lübnan üzerinde mutlak bir Amerikan vesayeti tesis etmek uğruna neden Tahran’ı kasten tahrik edip ilişkileri kopardılar?

Oysa bu vesayetin, düşmanın en vahşi ve canice yöntemlerle tüm hedeflerine ulaşmasını sağlamaktan başka hiçbir önceliği yoktu.

Dahası, sahte ve aciz bir egemenlik kisvesi arkasına sığınarak; ölüm, yıkım ve sürgün eşliğinde yürütülen doğrudan müzakereler yerine, Amerikalıların bile istemeyerek de olsa kabul ettiği fakat Lübnan resmi makamlarının reddini bahane ederek sıyrıldığı "İslamabad Girişimi" sonuçlarını neden ellerinin tersiyle ittiler?

Ne var ki işler Amerikan cephesinin ve onunla iş tutan cumhurbaşkanlığı-başbakanlık ikilisinin arzuladığı gibi gitmedi. İran ayakta kaldı. Direniş ise hızla toparlanarak işgalciye karşı etkin bir mücadele yürüttü ve özellikle can kayıpları açısından düşmana ağır darbeler indirerek herkesi şaşırttı.

Anlaşmanın imzalanmasının ardından, yürütülen müzakerelerin aslında direnişe ve Lübnan halkının çoğunluğuna karşı tek bir cephenin kendi içindeki eşgüdüm faaliyetinden ibaret olduğu ayan beyan ortaya çıktı.

Siyasetçi Velid Canbolat birkaç gün önce durumu şu sözlerle özetledi: "Tek bir ekiptiler. Anlaşmayı İsrail dikte etti, çünkü İsrail barış istemiyor!"

Cumhurbaşkanı Aun ise aynı patikada yürümekte inat ediyor. Zira danışmanlarından biri, geçmişteki Suriye vesayeti döneminde olduğu gibi, bugün hüküm süren Amerikan vesayetine sadakat göstererek koltuğunu koruyabileceği fikrini zihnine işlemiş durumda.

Acaba birileri çıkıp ona hatadan dönmenin ulusal bir erdem olduğunu hatırlatacak mı?

Çeviri: YDH