Lübnan başbakan yardımcısı: İsrail'le imzalanan metin bağlayıcı değil

16 Temmuz 2026

Lübnan Başbakan Yardımcısı Tarık Mitri, Washington'ın öncülüğünde hazırlanan metnin nihai uzlaşı olmadığını belirterek, sürecin ülke içinde siyasi mutabakat sağlanmadan tamamlanamayacağını ifade etti.

YDH- Middle East Eye'a (MEE) konuşan Lübnan Başbakan Yardımcısı Tarık Mitri, Lübnan ile İsrail arasında ABD arabuluculuğunda hazırlanan çerçeve metninin mevcut haliyle “uygulanabilir olmadığını” ve “Lübnan hükümetinin onayı olmadan bağlayıcı bir anlaşmaya dönüşemeyeceğini” söyledi.

Mitri, Lübnan cumhurbaşkanının anayasa gereği ülke adına müzakere yürütme yetkisine sahip olduğunu, ancak ortaya çıkacak herhangi bir anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için Bakanlar Kurulu'nun onayından geçmesi gerektiğini belirtti.

Çerçeve metninin bu aşamaya henüz ulaşmadığını ifade eden Mitri, “metnin hukuken bağlayıcı bir belge niteliği taşımadığını” söyledi.

MEE'ye Beyrut'taki makamında konuşan Mitri, "Bu metinde hiçbir yerde 'anlaşma' kelimesi geçmiyor." dedi.

ABD'nin arabuluculuğunda hazırlanan çerçeve metni, 26 Haziran'da Washington'da Lübnan ve İsrail tarafından imzalanmıştı.

Ancak metin, “Lübnan'da egemenlik, hesap verebilirlik ve Lübnan'ın yükümlülüklerinin İsrail'in taahhütlerinin önüne geçirilmesi nedeniyle” geniş çaplı tartışmalara yol açtı.

Hizbullah ise metnin İsrail'in Lübnan topraklarından tamamen çekilmesini, işgal altındaki bölgelerin boşaltılmasını ve yüz binlerce yerinden edilmiş kişinin güneydeki evlerine dönüşünü garanti altına almadığını belirterek çerçeveye tepki göstermişti.

Mitri de önerinin “Lübnan'ın tüm taleplerini karşılamadığını” kabul etti ancak bunun nihai çözüm değil, “sürecin başlangıcı” olarak görülmesi gerektiğini ifade etti.

"Bu son söz değil." diyen Mitri, metnin Lübnanlıların bütün beklentilerini karşılamadığını ancak yeni bir sürecin başlangıcını oluşturduğunu söyledi.

Başbakan Yardımcısı, "Bu sağlam şekilde hazırlanmış, nihai ve bağlayıcı bir anlaşma değildir." ifadelerini kullandı.

Mitri, Lübnan'da metne ilişkin ciddi görüş ayrılıklarının bulunduğunu da kabul ederek, olası bir nihai anlaşmanın ülke içindeki siyasi bölünmeleri derinleştirmemesi gerektiğini vurguladı.

"Ülke içinde görüş ayrılıkları olabilir ancak varılacak bir anlaşmanın mevcut bölünmeleri daha da derinleştirmemesi gerekir." dedi.

"İsrail de kendisini metinle bağlı görmüyor"

Mitri, çerçeve metninin eksikliklerinin, yayımlanmasının hemen ardından İsrailli yetkililer tarafından yapılan açıklamalarla da ortaya çıktığını vurguladı.

Netanyahu ile İsrail Dışişleri ve Savunma bakanlarının metnin açıklanmasından yalnızca bir gün sonra "Güney Lübnan'da kalacağız, çekilmeyeceğiz." yönünde açıklamalar yaptığını hatırlatan Mitri, bunun İsrail'in de kendisini metinle bağlı görmediğini gösterdiğini söyledi.

İsrail'in Güney Lübnan'dan tamamen çekilmeyi kamuoyu önünde taahhüt etmemesinin, Lübnan'ın temel talepleri olan tam çekilme, yerinden edilenlerin geri dönüşü ve tuksakların serbest bırakılmasıyla çeliştiğini ifade etti.

"Bu savaş yalnızca Hizbullah'a değil, Lübnan'a karşı yürütüldü"

Mitri, mevcut çatışmayı "Lübnan'ın istemediği ve arayışında olmadığı bir savaş" olarak nitelendirerek, yaşananların artık yalnızca Hizbullah ile İsrail arasındaki bir çatışma olmaktan çıktığını söyledi.

Hizbullah'ın, ABD ve İsrail'in İran Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei'ye yönelik suikastının ardından 2 Mart'ta İsrail'e roket saldırıları düzenlediğini hatırlatan Mitri, Lübnan'da birçok kişinin bu adımın İsrail'e geniş çaplı saldırılar için gerekçe sağladığına inandığını belirtti.

Buna karşılık Hizbullah'ın ise İsrail'in kaçınılmaz gördüğü saldırısını önlemeye çalıştığını ve Lübnan'ı savunduğunu ifade ettiğini aktaran Mitri, bu iki farklı yaklaşımın ancak ateşkesin kalıcı hale gelmesinden sonra devlet kurumları bünyesinde yürütülecek diyalogla ele alınabileceğini söyledi.

İsrail'in hava saldırıları ve kara harekâtı sonucu 2 Mart'tan bu yana 4 bin 300'den fazla kişinin hayatını kaybettiğini belirten Mitri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) verilerine göre, Güney Lübnan'da 11 binden fazla binanın tamamen yıkıldığını, 2 bin 200'den fazla binanın ise hasar gördüğünü aktardı.

"Savaş başladığında bu, İsrail ile Hizbullah arasındaki bir çatışma gibi görünüyordu. Ancak İsrail bunu Lübnan'a karşı savaşa dönüştürdü." diyen Mitri, Hizbullah'ın hiçbir askeri faaliyet yürütmediği çok sayıda bölgenin de ağır biçimde hedef alındığını söyledi.

"13. madde savaş suçlarının takibini engellemez"

Mitri, çerçeve metnindeki 13. maddenin İsrail'in işlediği savaş suçlarının belgelenmesini veya ileride hukuki süreç başlatılmasını engelleyeceği yönündeki eleştirileri de reddetti.

Müzakereler süresince tarafların birbirlerine karşı hukuki ve siyasi girişimlerini askıya almasını öngören söz konusu maddenin, Lübnanlı hukukçular ve insan hakları çevrelerinde İsrail'in hesap vermekten korunabileceği endişesine yol açtığı belirtiliyor.

Lübnan Uluslararası İnsancıl Hukuk Ulusal Komisyonu Başkanı da olan Mitri, devletin savaş suçlarını belgeleme çalışmalarının sürdüğünü ve bu faaliyetlerin 13. madde nedeniyle durdurulamayacağını söyledi.

Lübnan'ın bugüne kadar çeşitli nedenlerle İsrail'e karşı uluslararası mahkemelerde dava açmadığını hatırlatan Mitri, bunun iki ülkenin de Roma Statüsü'ne taraf olmamasından kaynaklandığını ifade etti.

Bununla birlikte, yürütülen belgeleme çalışmalarının gelecekte Lübnan vatandaşlarının evrensel yargı yetkisini kullanan yabancı mahkemelerde açabilecekleri davalarda delil olarak kullanılabileceğini kaydetti.

Mitri ayrıca hükümete, metindeki "cessation" (sona erdirme) ifadesinin hukuki süreçleri tamamen ortadan kaldırmadığı, yalnızca müzakereler süresince askıya aldığı yönünde güvence verildiğini söyledi.

Müzakereler sırasında hukuki süreçlerin geçici olarak durdurulmasının Güney Afrika ve Cezayir'deki barış süreçlerinde de uygulanan yaygın bir yöntem olduğunu sözlerine ekledi.

"Hizbullah'ın silahsızlandırılması askeri değil siyasi mesele"

Mitri, Lübnan devletinin silah üzerindeki otoritesini tesis etme çabaları ile Hizbullah'ın silahsızlandırılması tartışmasının hükümetin önündeki “en hassas” başlıklardan biri olduğunu söyledi.

Hizbullah'ın mart ayında İsrail'e ilk roket saldırılarını düzenlemesinin ardından hükümetin örgütün herhangi bir askeri faaliyette bulunmasını yasakladığını hatırlatan Mitri, geçen yıl da Lübnan ordusundan Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik planlar hazırlamasının istendiğini belirtti.

Bu adımın ülkede yeni bir iç savaş ihtimaline ilişkin endişeleri artırdığını kaydeden Mitri, Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Başbakan Nevaf Selam'ın ise Hizbullah'la askeri çatışma arayışında olmadıklarını defalarca dile getirdiklerini söyledi.

MEE'nin mart ayı başında yayımladığı haberde, Başbakan Nevaf Selam ile Genelkurmay Başkanı Rudolf Heykel arasında Hizbullah'a nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda “görüş ayrılıkları” bulunduğu, Selam'ın savaş sürerken örgüte karşı harekete geçmeyi reddeden Heykel'ı görevden almayı değerlendirdiğinin öne sürüldüğünü hatırlattı.

Mitri ise Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının teknik ya da askeri değil, öncelikle siyasi bir mesele olduğunu vurguladı.

"Hizbullah'ın silahsızlandırılması teknik bir mesele değildir. Bu konu, ordunun askeri gücü ile Hizbullah'ın askeri yapısı arasındaki dengeyle ilgili değil; her şeyden önce siyasi bir meseledir." dedi.

Son aylarda savaş nedeniyle bu konuda ciddi bir diyalog yürütülemediğini belirten Mitri, ancak çatışmaların sona ermesinin ardından bunun kaçınılmaz olarak Lübnan'ın kendi iç meselesi olarak ele alınacağını söyledi.

İsrail'in Lübnan ordusu ile Hizbullah arasında bir çatışma çıkarmaya çalışıp çalışmadığı sorusuna ise Mitri, "İsrailliler muhtemelen böyle bir gelişmeden memnun olurdu. Ancak ne Lübnan ordusunun ne de Hizbullah'ın birbirleriyle savaşma tuzağına düşmeye niyetli olduğunu düşünüyorum." yanıtını verdi.

Mitri ayrıca çerçeve metninde öngörülen "deneysel bölgelerin", devlet otoritesinin kademeli biçimde genişletilmesi açısından bir "turnusol testi" işlevi görebileceğini belirtti.

Bu modelin, Lübnan ordusunun devlet otoritesini genişletmesine imkan tanırken Hizbullah'ın da orduyla askeri çatışmaya girmeden bu bölgelerden çekilmesini sağlayabileceğini ifade etti.

"ABD tek arabulucu konumunda"

Mitri, mevcut çatışmanın İsrail ile Hizbullah arasında 2006'daki 33 Gün Savaşı'nın ardından yaşanan üçüncü büyük çatışma olduğunu söyledi.

2006 savaşını sona erdiren sürecin Birleşmiş Milletler öncülüğünde yürütüldüğünü hatırlatan Mitri, bugün ise uluslararası diplomatik ortamın tamamen değiştiğini belirtti.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile çok taraflı diplomasinin büyük ölçüde devre dışı kaldığını ifade eden Mitri, mevcut koşullarda arabuluculuk yapabilecek ya da buna imkan sağlayabilecek tek ülkenin ABD olduğunu söyledi.

"Arabuluculuk yapabilecek ya da en azından kendi himayesinde buna imkan sağlayabilecek tek taraf Amerika Birleşik Devletleri'dir." dedi.

Lübnan'ın Washington'a tarihsel güvensizliğine rağmen ABD ile çalışmak zorunda kaldığını belirten Mitri, bunun temel nedeninin Washington'un İsrail üzerinde etkili olabilen tek aktör olması olduğunu ifade etti.

Mitri, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in son dönemde Washington'un İsrail'e verdiği desteğin koşulsuz görülmemesi gerektiği yönündeki açıklamalarının da Lübnan'da dikkatle takip edildiğini belirtti.

"Lübnanlıların ABD'ye yönelmesinin temel nedeni, İsrail üzerinde nüfuz sahibi tek ülkenin ABD olması ve mevcut sorunların çözümünde yardımcı olabilecek tek aktör olarak görülmesidir." dedi.

"İsrail'in hedefleri 2006'ya göre çok daha geniş"

Mitri, İsrail'in bölgedeki hedeflerinin 2006 savaşına kıyasla önemli ölçüde genişlediğini vurguladı.

İsrailli yetkililerin yeni askeri doktrin, caydırıcılığın yeniden tesisi ve Gazze, Lübnan ile Suriye'de güvenlik tampon bölgeleri oluşturulmasına ilişkin açıklamalarına işaret eden Mitri, mevcut tablonun 2006'dakinden çok daha karmaşık olduğunu söyledi.

"Bugün tamamen farklı ve çok daha zor bir durumla karşı karşıyayız. Elimizde çok az seçenek kaldı." ifadelerini kullandı.

"Lübnan ve Suriye'nin geleceği birbirine bağlı"

Mitri, çatışmaların ötesine bakıldığında Suriye, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye arasında yalnızca güvenlik alanıyla sınırlı olmayan daha geniş kapsamlı bir bölgesel koordinasyon ve "stratejik uyum" arayışının bulunduğunu söyledi.

Türkiye'nin de bölgesel güvenliği birbirine bağlı bir yapı olarak gördüğünü belirten Mitri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin güvenliğini Suriye'nin, Suriye'nin güvenliğini ise Lübnan'ın güvenliğiyle ilişkilendiren yaklaşımına dikkat çekti.

Suriye'nin Lübnan açısından yalnızca komşu ya da müttefik bir ülke olmadığını vurgulayan Mitri, iki ülkenin geleceğinin "ayrılmaz biçimde birbirine bağlı" olduğunu ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, HTŞ rejimi lideri Colani’den Hizbullah'a karşı askeri adım atmasını istediği yönündeki haberlerin sorulması üzerine Mitri, Şam'daki yeni yönetimin Esed dönemindeki gibi Lübnan üzerinde yeniden nüfuz kurma arayışında olmadığını iddia etti.

Colani’nin de ülkesinin Hizbullah'a karşı askeri bir rol üstlenmek istemediğini açıkladığını hatırlatan Mitri, mevcut HTŞ rejiminin Lübnan üzerinde hegemonya kurma hedefi taşımadığına inandığını belirtti.

Mitri, HTŞ rejiminin Lübnan'a farklı yollarla destek vermeye istekli olduğunu da sözlerine ekledi.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Colani’nin henüz karşılıklı ziyaret gerçekleştirmemiş olmalarının iki yönetim arasında sorun bulunduğu anlamına gelmediğini söyleyen Mitri, bunun onlarca yıl süren karşılıklı güvensizliğin ardından yeniden güven inşa edilmesi süreciyle ilgili olduğunu ifade etti.

"Bu tablo değişiyor ancak hem Lübnan hem de Suriye halkının tamamen yeni bir döneme girildiğini kavraması zaman alacaktır." dedi.

"Lübnan'ın birliği tehlikede değil"

Mitri, yıllardır süren ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık ve savaşlara rağmen Lübnan'ın birlik ve egemenliğinin yakın vadede varoluşsal bir tehdit altında olduğuna inanmadığını söyledi.

Bununla birlikte mezhepsel bağlılıkların ve toplumsal gerilimlerin hâlâ sürdüğünü kabul eden Mitri, ülkenin geleceğinin mevcut krizin yönetilmesine bağlı olduğunu belirtti.

"Lübnan'ın birliği sürekli yeniden inşa edilen bir olgudur." diyen Mitri, mevcut krizin ve toplumdaki kaygıların yönetilememesi halinde risklerin artabileceğini, ancak şu aşamada ülkenin parçalanmasının kaçınılmaz olmadığını ifade etti.