
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un Amerikan-Suudi desteğine sığınarak anayasal sınırları aşmasına ve doğrudan yürüttüğü müzakerelerle İsrail işgaline meşruiyet kazandırmasına tepki gösteriyor. Aun'un iktidar hırsı ve mezhepçi yaklaşımıyla Lübnan halkının çoğunluğunun güvenini kaybettiğini, ancak dar bir çevre ve yabancı aktörlerin vesayetiyle ayakta kalmaya çalıştığını vurgulayan Emin, Beyaz Saray’da Trump ile yapacağı görüşmenin halkla ilişkiler şovlarıyla parlatılmak istendiğini belirtiyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un düşmanla normalleşme adımlarını sürdürme yönündeki ısrarlı tutumunu gözler önüne seren en büyük çelişkilerden biri, doğrudan yürütülen müzakerelerde ipleri tamamen kendi eline alma kararı almasıdır.
Aun, arkasına aldığı Amerikan-Suudi desteğine ve kendisine başbakanla istişare halinde müzakereleri yürütme yetkisi tanıyan anayasanın 52. maddesine sığınıyor.
Devletin bakanlıklarını ve kurumlarını doğrudan ilgilendiren uygulamaya dönük sonuçları nedeniyle ancak imza aşamasına gelindiğinde bakanlar kuruluna sunulması gereken bu süreci, kabineye danışma ihtiyacı duymadan, tek başına idare ediyor.
Cumhurbaşkanlığı koltuğuna, 2024 yılının sonundaki İsrail-Lübnan savaşının sonuçlarına dayanarak direnişi tasfiye etmek üzere biçilmiş ve karşılığında bu makama getirildiği Amerikan-Suudi icazetli o asli göreve gönüllü yazılan Aun, bununla da yetinmedi.
Lübnan’ın dış vesayetlerle yönetildiğini gayet iyi bilmesine rağmen, Amerikalılar ve Suudilerle vardığı yönetim uzlaşısı doğrultusunda, ilk iş olarak başbakanlık makamını tamamen işlevsizleştirerek Taif Anlaşması’na karşı açık bir darbeye girişti.
Bu yolda, zamanla kendisiyle aynı misyonu, yani direnişi tasfiye etme görevini paylaştığı ortaya çıkan zayıf Başbakan Nevaf Selam’ın bu zaafından sonuna kadar faydalandı.
Müzakereleri tek başına yürütmesini meşrulaştırmak için anayasayı kalkan yapan Aun’un ya da yakın çevresinin, ilgili maddelerin cumhurbaşkanına devletin dış politikasını tek başına belirleme yetkisi vermediğini idrak etmesi gerekirdi.
Anayasa ona müzakereleri yürütme yetkisi tanısa da devletin egemenliğine halel getirecek veya yasalarda köklü değişiklikler dayatacak nihai karar merci kılmıyor.
Geçmişte İsrail ile yapılan tüm müzakere süreçlerinde -gerek 1993 ve 1996 savaşları sonrasında, gerek 2000 yılındaki sınır hattı belirleme sürecinde, gerekse 2006 yılındaki 1701 sayılı karar müzakerelerinde, ardından 2022 deniz sınırı anlaşmasında ve nihayet 2024’teki çatışmaların sonlandırılması mutabakatında- cumhurbaşkanlığı makamı, o dönemin Suriye-Suudi vesayeti altında dahi müzakerelerin asli ortağı oldu.
Ancak o dönemlerde cumhurbaşkanları, ülkedeki etkin siyasi aktörlerle iş birliği yapar; hukuki ve yürütmeye dair tüm hususlarda başta başbakanlık, dışişleri ve savunma bakanlıkları olmak üzere ilgili anayasal kurumlarla tam bir eş güdüm içinde hareket ederdi.
Ne var ki bugün Taif Anlaşması sonrası tırpanlanan "Maruni Cumhurbaşkanı" yetkilerini geri almaya ahdetmiş "kurtarıcı lider" edasıyla hareket eden cumhurbaşkanı, ordu komutanlığı döneminden beri anayasal ve yasal mevzuata zerre kıymet vermiyor.
Yarze’deki görev süresi boyunca savunma bakanlığı koltuğuna oturan tüm isimlerle yaşadığı geçimsizlik de bu tavrın açık bir göstergesidir. Bakanları adeta sıradan birer evrak memuru gibi görüyor, görevlerini askeri kurumun idari ve mali evraklarını imzalamaktan ibaret sayıyordu.
Kendi yürüttüğü askeri alım sözleşmelerini resmi kanalların tamamen uzağında tuttuğu gibi, Arap ülkelerinden ve yabancı odaklardan ordu komutanlığına doğrudan gelen özel fonların akıbetini de karanlıkta bıraktı.
Cumhurbaşkanlığı makamına geçmesiyle birlikte bu yönetim tarzı hiç değişmedi. Üstelik gerçek siyasi duruşunun ve mezhepçi eğilimlerinin ifşa olması durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı; öyle ki kendi iktidar dönemi, Lübnan halkının ezici çoğunluğunun desteğini ve sempatisini rekor bir hızla kaybetti.
Siyasi klikler anayasal mekanizmalar üzerinden nüfuz hesapları yapadursun, sahadaki gerçeklik tüm çıplaklığıyla gösteriyor ki kopardığı tüm medya gürültüsüne rağmen bu isim, arkasında sadece Amerika, Suudi Arabistan, Emirlikler ve Lübnan ekseninde faaliyet gösteren dar bir siyasi-medyatik-güvenlik odağının desteğini bulunduran küçük bir azınlığın güvenine sahip.
Aun girdiği bu yoldan döneceğe benzemiyor; aksine son dönemde, kendisini "Lübnanlıların babası" sanma raddesinde bir yanılsamayla ülke üzerindeki vesayetinin sınırlarını daha da zorluyor.
Sanki kimse karşısına geçip gerçek konumunu, yetki sınırlarını ve sığ birikimini yüzüne vurmuyor. Çoğu iktidar dönemindeki danışmanlar genelde "şakşakçılardan" ibaret olsa da mevcut cumhurbaşkanının ekibi, danışmanlık müessesesinde eşi benzeri görülmemiş bir sefaleti temsil ediyor. Oysa şu tek soru bile pek çok şeyi açıklamaya yeterli: Bu danışmanların maaşları nereden ödeniyor?
Beyaz Saray’da dünyanın çılgını Donald Trump ile görüşmek üzere randevu koparan Aun, bugünlerde ABD başkanıyla nasıl konuşması gerektiğine dair yoğun bir eğitimden geçiyor; koridorlarda yürürken ya da uykuya dalmadan önce, Trump’ın narsisizmini okşayacak kalıpları, araya "barış isteyen halkın feryadını taşıdığı" yönündeki süslemeleri de ekleyerek ezberlemeye çalışıyor.
Fakat gerçekte, Amerikan başkanının önüne pazarlık unsuru olarak koyabileceği tek kozu dahi bulunmuyor.
Yarın çıkıp Lübnan’ın tüm toprakları üzerindeki egemenliğinden dem vursa, İsrail’in Lübnan’dan derhal ve tamamen çekilmesini talep etse ve hiç kimseye taviz vermeden gücünü dayatabilen yepyeni bir devleti "kararlılıkla" yönettiğini iddia etse bile, Trump’tan bu randevuyu ancak İsrail işgaline meşruiyet kazandıran, dahası düşmanın işgal altındaki bölgelerde ve ötesinde işlemeye devam ettiği tüm suçların üzerini örten bir belgeye imza atması sayesinde alabildiğini gayet iyi biliyor.
Doğal olarak Aun’un bu ziyaretine Lübnan usulü karşılıklı övgü şovları eşlik edecek. Lübnan’ın Amerika Büyükelçisi sıfatını haksız yere taşıyan halkla ilişkiler uzmanı Nida Muavvad, Washington’daki Lübnan-Siyonist lobisiyle iş birliği yaparak bu "müstesna konuk" imajını pazarlamaya, resmi, siyasi, parlamento ve medya çevrelerinden olabildiğince çok ismi bir araya getirmeye çabalıyor.
Ancak asıl önemlisi, Aun’un şimdiden Trump’ın Lübnan hakkında sarf edeceği her kelimeyi kendi lehine devşirme arayışında olmasıdır. Karşı karşıya olduğu gerçek sınama ise Trump’ın kabul sırasında içeriye gazetecileri almaya karar vermesi halinde nasıl davranacağıdır.
Acaba Ürdün Kralı, Ukrayna Cumhurbaşkanı ya da Irak Başbakanı’nın düştüğü durumlara benzer bir manzarayla mı karşılaşacağız?
Dün Lübnan Parlamentosu, medyayı düzenleyen yeni bir yasayı kabul etti. Basın, Taif Anlaşması öncesindeki güvenlik aygıtı vesayeti döneminden bu yana karşılaşmadığı türden yeni sınamalarla yüz yüze kalacak.
Aun’un, bu baskıcı yasayı yürürlüğe sokarak kendisinin ve danışmanlarının en büyük rüyasını gerçekleştirmek üzere harekete geçmesi şaşırtıcı olmayacaktır: Amerika ve İsrail ile iş birliği yapmayı eleştirmenin "genel ahlakı zedelemek" sayıldığı, ar damarı çatlamışların hüküm sürdüğü bu devirde, el-Ahbar gazetesini "genel ahlakı zedelemek" suçlamasıyla susturmak bu rüyanın ilk adımı olabilir.
Çeviri: YDH