
YDH- ABD'nin İran'a saldırılarının yalnızca taktik operasyonlar değil, uzun vadeli stratejik bir planın parçası olduğu tezinin altını çizen Hasan Haydar, olası bir kara harekâtı ihtimalini tartışıyor ancak mevcut saldırı yoğunluğunun bunun için yeterli olmadığına dikkat çekiyor.
İslamabad Mutabakat Zaptı, ABD’nin anlaşmayı baltalama girişimi ve özellikle Hürmüz Boğazı’nda askeri güç kullanarak yeni bir statü dayatma çabası nedeniyle, yürürlüğe girdikten sadece bir ay sonra hızla çözüldü.
Geçmiş deneyimlerinden yola çıkan İran; ABD’nin, stratejik caydırıcılığı olan Hürmüz Boğazı’nı etkisiz hale getirme ve kendi nüfuz alanı dışında bir güney koridoru oluşturma çabalarını bir saldırı olarak algıladığı anda, bunu varılan mutabakatın özüne yöneltilmiş doğrudan bir tehdit saydı.
Tahran yönetimi, bölgedeki askeri ve güvenlik dengesini sarsacak yeni bir stratejik gerçekliğin inşasını önlemek amacıyla hızla askeri güce başvurdu.
Ateş alışverişinin yeniden başlamasıyla birlikte ABD, askeri operasyonlarını özellikle Cask ve Sirik bölgeleri boyunca, Hürmüz Boğazı’na bakan kıyı şeridinde konuşlu İran askeri unsurlarını zayıflatmaya odakladı.
Amerikan askeri çevreleri bu bölgeleri, Umman kıyılarına yakın konumdaki Hürmüz Boğazı’nın güney koridorunu bozmak için İran’ın "ağırlık merkezi" olarak değerlendiriyor. Tahran ise demiryolu ağlarını ve Bender Abbas'a giden köprüleri hedef alan saldırıları, hayati bir lojistik ve askeri merkez olan bu şehri izole etme çabasının bir parçası olarak okuyor.
Washington bu operasyonları ikmal hatlarını kesmeye yönelik hamleler olarak gerekçelendirirken, Tahran bunları; batıda Buşehr ve Ahvaz’dan, doğuda Pakistan sınırına yakın Arap Denizi’ndeki Çabahar’a kadar uzanan ve İran’ın tüm güney kıyı şeridindeki askeri baskıyı fiilen artıran daha geniş bir stratejinin ilk aşaması olarak görüyor.
İran’ın askeri değerlendirmelerine göre, saldırıların genişleyen kapsamı, düşük ihtimal de olsa, olası bir geniş ölçekli kara harekâtından önceki hazırlık bombardımanını temsil ediyor.
Bu nedenle İran komuta kademesi, Hürmüz Boğazı’ndaki bazı adalara, özellikle Ebu Musa Adası’na düzenlenebilecek amfibi çıkarmalar veya ülkenin daha az tahkim edilmiş kıyı bölgelerine yönelik ilerleme girişimleri gibi çeşitli senaryoları analiz ediyor.
Ayrıca Tahran, ülkenin güneydoğusundaki Sistan ve Belucistan vilayetinin, tahkim edilmiş dağlık bölgelere kıyasla açık çöl arazisi barındırması nedeniyle kara harekâtına daha müsait bir hedef olabileceğini öngörüyor.
İran’ın bakış açısına göre, Cask bölgesine yönelik bir ilerleme senaryosu; ABD deniz kuvvetlerinin Umman Denizi’ne eş zamanlı yaklaşmasını zorunlu kılacak, bu da potansiyel olarak doğrudan bir deniz çatışmasına yol açarak Amerikan savaş gemilerini İran deniz kuvvetlerinin menziline sokacaktır.
Tahran, büyük çaplı bir amfibi çıkarmanın lojistik açıdan karmaşık zorluklar barındırdığının, uzun süre sahada kalmanın saldıran kuvvetleri sürekli kayıplar karşısında savunmasız bırakacağının farkında.
Yine de bölgede görev yapan yaklaşık 50 bin ABD askerinin varlığı, İran askeri liderliğini tüm olasılıkları ciddiyetle ele almaya zorluyor.
Bununla birlikte liderlik, mevcut saldırıların büyük bir kara harekâtı öncesindeki geleneksel hazırlık bombardımanı niteliğinde olmadığı görüşünde.
Bilinen askeri doktrine göre, bir kara harekâtı öncesinde savunma yapısını tamamen çökertmek ve direniş kapasitesini kırmak için çok daha yoğun ve yaygın saldırılar gerekmektedir.
Buna paralel olarak Tahran, bir başka önemli olasılığı da değerlendiriyor: Güneydoğu üzerinden ülkeye sızdırılabilecek düzensiz güçlerin veya silahlı muhalif grupların, hava desteği ve istihbarat yardımıyla kullanılması.
Bu senaryoya göre ABD, kendi birliklerini doğrudan sahaya sürerek göze alacağı insan ve siyasi kayıplardan kaçınarak hedeflerine ulaşmayı amaçlayabilir.
Bu ihtimalin yanı sıra; Kürdistan ve İlam’dan Ahvaz’a kadar uzanan batı bölgeleri üzerinden Kürt gruplarının mobilize edilmesi hipotezi de masada.
Böyle bir durum, aynı anda birden fazla iç cephe açarak İran güçlerini savunma kapasitesini dağıtmak zorunda bırakacak eş zamanlı zorluklarla karşı karşıya bırakacaktır.
Bu hesaplamalar ışığında, İran askeri liderliğinin siyasi karar vericiler ve diplomatik heyetle tam bir koordinasyon içinde olduğu görülüyor.
Silahlı kuvvetler, ABD’nin mutabakat zaptı şartlarına, özellikle Hürmüz Boğazı ve deniz ablukasının kaldırılmasına yönelik düzenlemelere uyması halinde askeri operasyonları durdurmaya hazır olduklarını bildirdi.
Ancak bu mesajlar, askeri kanatta müzakere masasına hızlı bir dönüş olacağına dair bir inancı yansıtmıyor.
Amerikan niyetlerine dair şüpheler sürerken, İsrail faktörü de başlı başına bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor zira İsrail, sahadaki herhangi bir boşluğu fırsat bilerek çatışmanın kapsamını genişletecek sürpriz saldırılar başlatabilir.
Sonuç olarak Tahran, siyasi çözüm kapısını aralık tutarken; askeri planlarını, tırmanmanın süreceği ve hava saldırılarından deniz çatışmalarına, amfibi çıkarmalardan düzensiz savaşa kadar tüm senaryoların masada olduğu bir varsayıma dayandırıyor.
ABD’nin askeri üstünlüğüne rağmen kesin bir zafer kazanma kapasitesinin olmaması göz önüne alındığında, bu durum İran’ın ne istediği ne de kabul edeceği uzun süreli bir yıpratma savaşına evrilebilir.
İşte bu nedenle Tahran, durumu daha uç noktalara taşıyarak gerilimi Hürmüz Boğazı’nın ötesine, Babülmendep’e ve hatta Akdeniz’e kadar yayma riskini de göz ardı etmiyor.
Çeviri: YDH