
YDH- Joseph Massad, Middle East Eye'da yayımlanan analizinde, ABD'nin Arap ve Müslüman ülkeleri İsrail'le “normalleşmeye” zorlayarak, sınırlarını hiçbir zaman resmen tanımlamayan ve işgal yoluyla sürekli genişleten bir yerleşimci-sömürge devletini fiilen “meşrulaştırmaya” çalıştığını söylüyor. Massad'a göre Mısır, Ürdün ve “İbrahim Anlaşmaları”nı imzalayan ülkelerin “normalleşme” süreçleri, İsrail'in işgal ve ilhaklarını zımnen tanırken, bugün dayatılan yeni “normalleşme” girişimleri de Filistin'deki soykırımın ve İsrail'in bölgesel toprak genişletme siyasetinin ödüllendirilmesi anlamına geliyor.
ABD'nin Arap ve Müslüman dünyasıyla kurduğu modern ilişkilerin en gözdağı veren yönlerinden biri, Washington'ın tüm Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerin, Filistin halkına karşı sürdürdüğü soykırımın ödülü olarak İsrail devletiyle ilişkilerini normalleştirmesinde ısrar etmesidir.
Bu talepler, ABD ile İsrail'in şubat ayında İran'a karşı saldırı savaşını başlatmasından bu yana daha da yoğunlaştı. Washington'ın Suudi Arabistan'la normalleşme yönündeki uzun süredir devam eden baskısı hız kesmeden sürerken, Katar, Irak, Libya, Tunus, Suriye ve Endonezya başta olmak üzere diğer ülkelere yönelik baskısı da aynı şekilde devam ediyor.
Daha yakın zamanda ise ABD, geçen ay soykırımcı devletin "egemenliğini" tanıyan bir anlaşmayı imzalayarak İsrail'in Lübnan topraklarını işgaline destek verecek kadar ileri giden yeni bir Lübnan hükümetini iktidara getirmeyi başardı.
Ancak İsrail soykırıma başlamadan önce bile Arap rejimlerinin İsrail'i tanıması her zaman İsrail'in sınırları meselesiyle iç içe olmuştur.
Bu Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerin tanıması istenen İsrail hangisi ve hangi sınırlara sahip olan İsrail'dir?
Mısır ve Ürdün -Filistin Kurtuluş Örgütü bir yana- sırasıyla 1978-1979 ve 1993-1994 yıllarında ilişkileri normalleştirdiklerinde İsrail'in hangi sınırlarını tanıdılar? Peki, 2020-2021 yıllarında İbrahim Anlaşmaları'nı imzalayan Arap ülkeleri hangi İsrail'i tanıdı?
Bunlar, yerleşimci-sömürgeci bir süper gücün sömürgeden kurtulmuş ülkelerden ve sömürgeleştirilmiş halklardan Ortadoğu'daki yerleşimci-sömürgeci vekil devletini tanımalarını ve onunla ilişkileri normalleştirmelerini talep ettiği bir ortamda temel jeopolitik sorulardır.
Toprak açlığı
Avrupalı yerleşimci-sömürgeci devletlerin ortaya çıktıkları günden bu yana en temel özelliklerinden biri, yerli halkların topraklarını sürekli gasp etmeleri ve sınırlarını genişletmeleridir.
ABD'den Güney Afrika'ya, Kanada'dan Avustralya, Yeni Zelanda ve İsrail'e kadar yerleşimci-sömürge devletlerin daha fazla toprak ve sürekli genişleyen sınırlar arzusu, politikalarının belirleyici özelliklerinden biri olmuştur.
Yerleşimci-sömürgeler, bu doyumsuz toprak açlığını meşrulaştırmak için çoğu zaman ulusal güvenlik gerekçelerine ve ırksal üstünlük ideolojilerine başvururlar.
Avrupalı yerleşimci-sömürgecilik, Haçlı Seferleri sırasında Filistin'de ortaya çıktığı andan itibaren, topraklarını ve sınırlarını genişletmeye yönelik içkin bir hırsa sahipti.
Farklı Haçlı şövalyeleri Filistin ve çevresinde çeşitli krallıklar kurdu; bu krallıkların sınırları istilalar ve yerli halkın karşı saldırıları nedeniyle iki yüzyıldan uzun süre sürekli değişti.
Kudüs Latin Krallığı başta olmak üzere Haçlı devletleri daha sonra Amerika kıtasındaki Avrupalı yerleşimci-sömürgeciliğe ilham verirken, aynı toprak ve sınır genişletme takıntısı üç yüzyıl sonra Kuzey ve Güney Amerika'daki beyaz yerleşimci-sömürgeciliğin de ayırt edici özelliği oldu; hem Avrupalı yerleşimciler ana ülkelerinden bağımsızlıklarını kazanmadan önce hem de sonra.
Nitekim ABD'nin bağımsızlığından bu yana tarihi ve coğrafyası, beyaz Hristiyan üstünlüğü gerekçesiyle meşrulaştırılan toprak genişlemesi ve değişen sınırların hikâyesinden başka bir şey değildir.
Başkan Donald Trump'ın bugün Kanada, Grönland ve Venezuela'yı ilhak etme arayışı da ABD topraklarını ve sınırlarını genişletme geleneğinin devamıdır. Diğer yerleşimci-sömürgelerin de benzer, ancak daha az dikkat çekici bir geçmişi olmuştur.
İsrail ise toprak açlığını ve hırsını, önce Avrupalı Yahudi üstünlüğü, daha sonra ise tüm Yahudileri kapsayan üstünlük anlayışı üzerinden meşrulaştırması bakımından her zaman daha açıktı.
Etnik temizlik ve terör yoluyla kurulan Avrupalı Yahudi yerleşimci-sömürgesi, kuruluşundan bu yana devletinin resmî sınırlarını ilan etmeyi reddetti.
Nitekim Filistin'in Siyonist işgali 30 Kasım 1947'de başladığında, Yahudi yerleşimcilerin lideri David Ben-Gurion, ABD'nin baskısıyla bir gün önce kabul edilen Birleşmiş Milletler Taksim Planı'nda belirlenen "sınırlara bağlı kalınmaması gerektiğinde" ısrar etti.
Plan, nüfusun yüzde 30'unu oluşturan Yahudi sömürgecilere ülkenin yüzde 55'ini veriyordu. Buna rağmen Ben-Gurion, "bu sınırların ötesine geçilmesi gerektiğini" savundu ve "bağımsızlık ilan edildiğinde sınırlardan hiç söz edilmemesi gerektiğini" ekledi.
Daha sonra İsrail Adalet Bakanı olacak Pinhas Rosen, yeni devletin sınırlarının hukuken belirlenmesi meselesini gündeme getirdiğinde Ben-Gurion şu yanıtı verdi: "Devleti ilan ettiğimizde sınırları belirlemek zorunda değiliz, uluslararası tanınma aramak zorunda da değiliz."
“Toprağa ilişkin tanım yok”
İsrail 14 Mayıs 1948'de bağımsızlığını ilan ettiğinde Ben-Gurion, yerleşimcilerin geçici kabinesi niteliğindeki 13 üyeli Siyonist "Halk Yönetimi"nde bir oylama düzenlemişti. Toplantıya katılan dokuz üyeden beşi, "Yahudi Devleti'nin Kuruluş Bildirgesi"nde sınırlara herhangi bir atıfta bulunulmaması yönünde oy kullandı.
İtirazlar yükseldiğinde Ben-Gurion, Amerikan yerleşimci örneğinden ilham alarak şu karşılığı verdi: "Bu bir bağımsızlık bildirgesidir. Örneğin Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi vardır. Onda da toprak tanımlarından söz edilmez."
Ben-Gurion elbette haklıydı ve yaptığı karşılaştırma son derece yerindeydi.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Mayıs 1949'da İsrail'i BM'ye kabul ederken İsrail'in Taksim Planı'nda belirlenen sınırlara ve İsrail'in sürdüğü Filistinli mültecilerin evlerine dönmesini öngören 194 sayılı Genel Kurul kararına uyması şartını koydu. İsrail bunu reddetti.
İsrail Başbakanı Ben-Gurion bunun da ötesine geçerek, BM yönetimine bırakılması öngörülen Batı Kudüs'ü 5 Aralık 1949'da tek taraflı olarak ilhak etti.
Ben-Gurion, İsrail'in artık Taksim Planı'nın, ele geçirdiği Filistin toprakları ya da Batı Kudüs üzerindeki BM denetimine ilişkin hükümleriyle bağlı olmadığını ilan etti.
Nitekim İsrail, öngörülen Filistin devletinden ele geçirdiği toprakları ve Kudüs'teki BM bölgesini İsrail'in parçası olarak gördü. Oysa İsrail'e herhangi bir meşruiyet sağlayan tek uluslararası belge, sınırlarını açıkça belirleyen ancak bağlayıcı olmayan Taksim Planı'ydı.
Bu nedenle ABD'nin artan baskısına rağmen Britanya, "devletin sınırları açık biçimde belirlenene kadar" İsrail'i tanımayacağı konusunda kararlı kaldı.
Ancak Ben-Gurion'un, yeni kurulan yerleşimci-sömürgesini benzettiği ABD örneğine duyduğu güven burada da doğrulanacaktı.
BM'deki ABD temsilcisi söz alarak Britanya'ya karşı şu savunmayı yaptı: Ülkesi 1776'da bağımsızlığını kazandığında "toprakların tamamı henüz keşfedilmemişti ve Amerikan iddialarının nerede bittiğini, Avrupalı devletlerin iddialarının nerede başladığını kimse bilmiyordu."
Sürekli genişleyen sınırlar
İsrail sonraki on yıllarda da sınırlarını genişletmeyi sürdürdü.
1948 ile 1967 yılları arasında Suriye sınırındaki Askerden Arındırılmış Bölge'yi ele geçirdi ve ilhak etti. 1956'da Fransa ve Britanya ile iş birliği yaparak Gazze'yi ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı işgal etti ve buralardan çekilmeyi reddetti.
Eisenhower yönetimi İsrail'in çekilmesini istediğinde Ben-Gurion öfkeyle şu açıklamayı yaptı: "Altıncı yüzyılın ortalarına kadar Yahudi bağımsızlığı, dün İsrail ordusu tarafından kurtarılan Eilat Körfezi'nin güneyindeki Yotvat Adası'nda sürüyordu... İsrail Gazze Şeridi'ni ulusun ayrılmaz bir parçası saymaktadır. Adı ne olursa olsun hiçbir güç İsrail'i Sina'dan tahliye ettiremez. Ve İşaya Peygamber'in sözleri yerine gelmiştir."
Ancak bu kez Ben-Gurion yanıldı. Küçük vekilinin Britanya ve Fransa ile iş birliği yapmasına öfkelenen ABD, İsrail'e yardımı askıya aldı ve Sovyetler Birliği'nin öncülük ettiği BM baskısıyla genç yerleşimci-sömürgeyi geri çekilmeye zorladı; ancak bu çekilme geçici oldu. İsrail 1967'de her iki bölgeyi yeniden işgal etti; ayrıca Batı Şeria'nın tamamını ve Golan Tepeleri'ni de ele geçirerek topraklarını üç katına çıkardı.
İsrail sırasıyla 1980 ve 1981 yıllarında Doğu Kudüs ile Golan Tepeleri'ni ilhak etti. Bu ilhaklar uluslararası toplum tarafından hiçbir zaman tanınmadı. İsrail o tarihten bu yana Batı Şeria'yı da fiilen ilhak etmiş durumda.
İsrail sonunda Sina'dan çekilmiş olsa da Mısır'ın burada tam egemenlik kullanmasına hiçbir zaman izin vermedi. Aynı şekilde Gazze üzerindeki işgalini de, Ekim 2023'te başlayan ve Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım da dahil olmak üzere, kesintisiz biçimde sürdürdü.
İsrail ayrıca 1978 ve 1982 yıllarında Lübnan'ı işgal ederek topraklarını daha da genişletti; ancak 2000 yılında Lübnan direnişinin baskısıyla çekilmek zorunda kaldı.
İsrail Ekim 2024'ten sonra yeniden Lübnan'a döndü ve bugün ABD tarafından iktidara getirilen Lübnan hükümetinin onayıyla ülkenin yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bölümünü işgal ediyor. Bu hükümet artık resmen İsrail'le iş birliği yapmakta ve son İsrail işgalini sona erdiren direniş hareketini silahsızlandırmaya çalışmaktadır.
Lübnan hükümetinin geçen ay İsrail'le imzaladığı anlaşma, muhtemelen İsrail'in kendisine ait olduğunu ileri sürdüğü bütün topraklar üzerindeki İsrail egemenliğini tanımaktadır. Anlaşmada sınırlara ilişkin hiçbir çekince yer almamaktadır.
Hangi İsrail?
Bu arada İsrail, 2024'ten bu yana Suriye'nin güneyi ve güneybatısında yaklaşık 600 kilometrekarelik bir alanı işgal etmiş durumda. Esed sonrası Suriye yönetiminin örtülü onayıyla burada Yahudi yerleşimleri kurulmasına yönelik planlar da ilerliyor.
Yeni Suriye hükümeti, soykırımcı devletle doğrudan müzakereler yürütürken, İsrail'in çekilmesi yönünde yalnızca cılız çağrılar yapmakla yetindi.
Trump'a duyduğu hayranlıkla cesaretlenen Suriye'nin yeni Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, geçen hafta şu açıklamayı yaptı: "İsrail çekilmeyi reddettiği sürece neden onunla bir anlaşma imzalayalım?"
Normalleşmenin şartı olarak öne sürdüğü çekilme talebinin, İsrail'in ilhak ettiği Askerden Arındırılmış Bölge'yi de kapsayıp kapsamadığı ise belirsizliğini koruyor.
Başka bir ifadeyle, eş-Şara'nın da İsrail'le normalleşen diğer Arap devletleri gibi, Suriye topraklarının büyük bölümü hariç olmak üzere işgal ve ilhak edilen diğer tüm bölgeleri kapsayan İsrail sınırları temelinde normalleşmeye açık olup olmadığı bilinmiyor.
Yukarıdaki tablo dikkate alındığında, Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerden tanımaları istenen İsrail'in, Yahudi sömürgecilerin ihtiyaç duyduklarına karar verdikleri her sınırı kapsayan bir İsrail olduğu görülüyor.
1947 Taksim Planı'yla belirlenen İsrail toprakları, İsrail'in 30 Kasım 1947 ile komşu Arap ülkeleriyle ateşkes anlaşmaları imzaladığı Ocak 1949 arasında ele geçirdiği bölgeler ve Aralık 1949'da Batı Kudüs'ü ilhak etmesi artık tartışmaya kapalı topraklar ve sınırlar haline gelmiş durumda. Aynı durum, İsrail'in uluslararası hukuka aykırı biçimde işgal ettiği Suriye sınırındaki Askerden Arındırılmış Bölge için de geçerli.
İsrail birkaç on yıl boyunca 1967 sonrası, yani 1949'daki topraklarını üç katına çıkaran sınırların müzakereye açık olduğu izlenimini vermiş olsa da Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni ilhak etmesiyle bu bölgeler de müzakere masasından kaldırıldı.
İsrail liderlerinin son yirmi yıldır Batı Şeria'dan asla vazgeçmeyeceklerinde ısrar etmeleri de bu bölgeyi müzakereye açık toprak ve sınırlar kategorisinden çıkardı.
Şimdi ise İsrail, ABD'nin kendisine İsrail'le normalleşme talimatı verdiği Lübnan'la, Ekim 2024'ten bu yana işgal edip genişlettiği topraklar hakkında müzakere yürüttüğünü ileri sürerken, işgal sona ermeden -eğer bir gün sona erecekse- ABD tarafından iktidara getirilen Lübnan hükümetinin işgal karşıtı direniş hareketini tasfiye etmesinde ısrar ediyor.
İsrail'in 2024'ten bu yana işgal ettiği Suriye topraklarının müzakereye açık olup olmadığı ise hâlâ belirsiz.
İşgali tanımak
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Mart 1979'da İsrail'le barış anlaşmasını imzaladığında, rejimi Sina hariç İsrail'in 1967 sonrası genişleyen sınırlarını tanımış oldu.
Anlaşma, İsrail ile Mısır arasındaki uluslararası sınırı, Gazze Şeridi'nin statüsü meselesine halel getirmeksizin, Mısır ile Osmanlı Filistini arasında 1906 yılında belirlenen sınır olarak tanımladı.
Bu durum, Gazze Şeridi'nin uluslararası statüsü o dönemde de bugün olduğu gibi hukuka aykırı biçimde işgal edilmiş bir toprak olmasına rağmen geçerliydi.
1994 yılında Ürdün de aynı yolu izledi. İsrail'le imzaladığı barış anlaşması, Britanya mandası altındaki Filistin ile Britanya mandası altındaki Ürdün arasında 1922 tarihli "Transürdün Muhtırası" ile belirlenen sınırı, "1967 yılında İsrail askeri yönetiminin kontrolüne giren herhangi bir toprağın statüsüne halel getirmeksizin, İsrail ile Ürdün arasındaki kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınır" olarak kabul etti.
Esasen hem Mısır hem de Ürdün, 1947 Taksim Planı'nda Filistin devletine bırakılan toprakların İsrail tarafından hukuka aykırı biçimde işgal edilmesini ve İsrail'in 1949'da Batı Kudüs'ü hukuka aykırı biçimde ilhak etmesini tanımış oldu.
Her iki ülkenin de Suriye sınırındaki işgal altındaki Askerden Arındırılmış Bölge'den, hatta Ürdün anlaşmayı imzaladığında İsrail'in resmen ilhak etmiş olduğu Golan Tepeleri'nden hiç söz etmemesi, bu ilhakların zımnen tanınmasından başka bir anlam taşımıyordu.
Filistin Kurtuluş Örgütü açısından ise Oslo Anlaşmaları herhangi bir sınırı tanımadı. Buna rağmen örgüt, İsrail'in sözde "barış ve güvenlik içinde var olma hakkını" tanıdı ve sınırlar meselesini o dönemde "nihai statü müzakereleri" olarak adlandırılan sürece bıraktı. Ancak bu müzakereler hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Bununla birlikte, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün, İsrail'in hangi sınırlar içinde "var olma hakkına" sahip olduğunu tanıdığı hâlâ belirsizliğini koruyor.
Barış anlaşmalarına İbrahim Anlaşmaları'nda atıfta bulunulan Mısır ve Ürdün'ün aksine, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan, 2020 ve 2021 yıllarında İsrail'le ilişkileri normalleştirirken sınırlar meselesinden tamamen kaçınabildi; çünkü bu ülkelerin hiçbirinin İsrail'le ortak sınırı bulunmuyor.
Bugün Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkeler şunu açıkça bilmelidir: Eğer soykırımcı yerleşimci-sömürge İsrail'i tanımaya karar verirlerse, bunu Filistinlilere karşı sürdürdüğü soykırımı daha fazla gasp edilmiş Arap toprağıyla ödüllendirmek anlamına gelecek şekilde yapmış olacaklardır.
Nitekim İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, 2025 yılında İsrail'in Yahudi yerleşimcileri ile kendi hükümetinin hâlâ Ürdün, Mısır, Irak, Suudi Arabistan'ın yanı sıra Suriye ve Lübnan topraklarını da arzuladığını açıkça ortaya koydu. Bu yaklaşım, ABD'nin İsrail'in sürdürdüğü soykırımın ödülü olarak İsrail'le normalleşmeye zorladığı Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkeler tarafından kınandı.
İsrail'in gerçekleştirdiği her toprak genişlemesi ve Sina hariç çizdiği her yeni sınır zamanla geri döndürülemez hâle geldiği için -her ne kadar Netanyahu hükümetindeki bir bakan 2024 yılında İsrail'in Sina'yı yeniden sömürgeleştirmesi çağrısında bulunmuş olsa da- bu yeni topraklar da yakında İsrail'in kalıcı parçaları hâline gelecektir.
Bu sicil dikkate alındığında, İsrail sürekli genişleyen sınırları içine Arap devletlerinin kendi topraklarını da kattıktan sonra, bölgede onu tanıyacak herhangi bir Arap devletinin kalıp kalmayacağını insan merak ediyor.
Çeviri: YDH