Yemen-Suudi Arabistan: Savaş sonrası düzenin sınandığı cephe

30 Temmuz 2026

"En yüksek maliyetli üçüncü senaryo ise çatışmanın ABD ile İran arasındaki bölgesel hesaplaşmanın doğrudan bir parçasına dönüşerek Yemen ve Suudi Arabistan’ın kontrol kapasitesini aşması."

YDH - Sanaa ve Riyad arasındaki gerilim, geçici şartların ötesine geçerek savaş sonrası bölgesel nüfuz alanlarını ve iki ülke ilişkilerinin gelecekteki niteliğini belirleme mücadelesine dönüştü. El-Ahbar gazetesi yazarı Lokman Abdullah'ın değerlendirmesine göre konomik ve stratejik altyapısı yıpranmış olan Yemen kaybedeceği şeylerin sınırına ulaşmışken; geniş altyapısı ve hassas tesisleriyle Suudi Arabistan, kademeli tırmanma stratejisi izleyen Sanaa'nın hamleleri karşısında daha kırılgan bir konumda.

Sanaa ile Riyad arasında yeniden alevlenen çatışmalar, iki ülke arasındaki ilişkilerin önümüzdeki onlarca yıl boyunca alacağı şekli belirleyecek yeni bir siyasi ve stratejik denklem kurma mücadelesinde düğümleniyor.

Mevcut gerilim, her ne kadar Suudi Arabistan’ın "Yol Haritası" çerçevesindeki insani ve ekonomik yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınması üzerine patlak vermiş gibi görünse de mesele bu başlıkların çok ötesine geçiyor; zira her iki taraf da savaş sonrasında şekillenecek bölgesel düzene kendi iradesini dayatma arayışında.

Bu tabloda Sanaa, yakaladığı ivmeyi Yemen’i Suudi nüfuz alanından tam anlamıyla çıkarma fırsatına dönüştürmek isterken; Riyad ise Ensarullah’ın baskı ve güç kullanımıyla ortaya koyduğu taleplere boyun eğmenin, gelecekte yeni tavizler doğuracak bir emsal teşkil edeceğinden endişeleniyor.

Suudi yönetimine göre böyle bir geri adım, yalnızca Yemen’deki dengeleri değiştirmekle kalmayıp krallığın bölgesel konumunu ve iddialı rolünü de sarsabilir.

Bununla birlikte, çatışmanın her iki tarafa yüklediği maliyet eşdeğer değil. Yıllar süren savaş ve ağır abluka şartlarıyla yıpranan Yemen, hedef alınabilecek stoke edilmiş stratejik tesislerden veya kırılgan bir ekonomik altyapıdan halihazırda yoksun; dolayısıyla kaybedeceği ek unsurlar son derece kısıtlı.

Buna karşılık devasa bir ekonomiye, kritik petrol tesislerine ve büyük oranda güvenlik istikrarı ile yatırımcı güvenine dayanan bir altyapıya sahip olan Suudi Arabistan, kendi ekonomik derinliğini hedef alacak olası darbelere karşı açıkça daha savunmasız bir konumda duruyor.

Geçmiş tecrübeler de göstermiştir ki, en gelişmiş hava savunma sistemlerine ve başta ABD olmak üzere müttefiklerinin sağladığı teknik desteğe rağmen hava sahasını ve hayati tesisleri tam koruma altına almak hâlâ oldukça çetin bir sınama.

Nitekim Sanaa’nın aceleci kararlarla sonuca gitme arayışında olmadığı, çatışmayı rakibinin elindeki kozları teker teker boşa çıkaran kademeli bir stratejiyle yönettiği görülüyor.

Şimdiye değin operasyonlarını Suudi Arabistan topraklarıyla sınırlandırmaya özen gösteren Sanaa; uluslararası seyrüsefer trafiğini tamamen akamete uğratacak ya da Babülmendep Boğazı’nı bütünüyle kapatacak adımlardan kaçındı.

Zira böylesi kontrolsüz bir tırmanış, küresel ticareti ve Kızıldeniz güvenliğini koruma gerekçesiyle Riyad’ın eline yeni bir uluslararası koalisyon toplama fırsatı verebilirdi.

Aynı stratejik mantık doğrultusunda Sanaa, Riyad müttefiki yerel Yemenli güçlerin kendisine karşı yeni iç cepheler açma potansiyelini de peşinen işlevsiz kılmayı hedefledi.

Bu doğrultuda, söz konusu gruplardan gelebilecek her türlü askeri hamlenin doğrudan Suudi müdahalesi sayılacağını ve verilecek yanıtın Yemen sınırları içinde kalmayıp Suudi Arabistan’ın derinliklerini hedef alacağını ilan etti.

Ensarullah, bu hamleyle yerel müttefikler üzerinden yürütülecek vekalet senaryolarının maliyetini yükseltip, çıkacak sonuçları doğrudan Suudi yönetimine ihale ediyor.

Sanaa’nın bu stratejik hesapları, değişen bölgesel konjonktürden de besleniyor. İran ile geniş çaplı bir bilek güreşine odaklanmış olan ABD, 2015’teki savaşın başlangıcında sergilediği doğrudan askeri angajman seviyesine geri dönebilecek bir konumda görünmüyor.

Dahası, ABD’nin daha derin bir müdahalede bulunması, bölgesel çatışma alanını kontrolden çıkarma riskini de beraberinde taşıyor.

Suudi-Pakistan ittifakı gibi yeni askeri ortaklık arayışları ise Sanaa’nın stratejik denkleminde belirleyici bir faktör sayılmıyor. Nitekim savaşın ilk yıllarında Suudi Arabistan liderliğinde kurulan ve çok sayıda ülkeyi bir araya getiren geniş koalisyon tecrübesi, kamuoyuna ilan edilen stratejik hedeflerin hiçbirine ulaşamamıştı.

Suudi Arabistan elinde hâlâ çeşitli askeri, siyasi ve ekonomik araçlar bulundurmakla birlikte, asıl sorun bu seçeneklerin birçoğunun artık daha maliyetli ve nihai sonuç almaktan uzak hale gelmiş olmasında yatıyor.

Örneğin, geniş çaplı bir yıpratma savaşına geri dönmek, Suudi ekonomisini ve kritik tesislerini yeniden yoğun bir baskı altına sokmak anlamına gelecek; dış müttefiklere dayanma seçeneği ise son on yılda tamamen değişen bölgesel ve küresel dengelerin gölgesinde kalacaktır.

Sanaa karşıtı yerel güçlere olan bağımlılığı artırmak ise bu grupların sahada ne derece gerçek bir değişim yaratabileceğine bağlı ki bu da belirsizliğini koruyan bir denklem.

Sanaa, zamanın kendi lehine işlediği ve mevcut durumun sürdürülmesinin Riyad için maliyetini artıracağı varsayımıyla hareket ederken; sürecin üç muhtemel senaryodan birine evrilmesi bekleniyor.

En güçlü olasılık, tarafların müzakere masasına dönmeden önce konumlarını güçlendirmeye çalışacağı karşılıklı bir yıpratma savaşının sürmesi.

İkinci senaryo, bölgesel ve uluslararası arabuluculuk girişimlerinin yalnızca geçici bir ateşkesle yetinmeyip, insani ve ekonomik meseleler başta olmak üzere anlaşmazlığın temel nedenlerini çözerek gerilimi yatıştırması.

En yüksek maliyetli üçüncü senaryo ise çatışmanın ABD ile İran arasındaki bölgesel hesaplaşmanın doğrudan bir parçasına dönüşerek Yemen ve Suudi Arabistan’ın kontrol kapasitesini aşması.

Çeviri: YDH