Lübnan başka seçeneklere muhtaç

30 Temmuz 2026

"Evsiz kalmış birinden kendisini evine döndürmeyen bir sürece güvenmesi, bir esirden kendisini azat etmeyen bir müzakereye sabretmesi, Lübnanlılardan ise işgal bitmeden ve saldırılar durmadan güç unsurlarından vazgeçmeleri istenemez."

YDH - El-Ahbar gazetesi Kerim Haddad, Lübnan Cumhurbaşkanlığı’nın "Washington Güzergâhı" olarak bilinen Amerikan merkezli barış sürecini, sahadaki gerçeklerden kopuk bir "acziyet örtüsü" olarak tanımlıyor. Yazar, İsrail’in saldırılarını ve ev yıkımlarını "teknik bir ihlal" değil, toplumsal hafızayı yok etmeye yönelik bir "ümran kırımı" (urbicide) olarak nitelendirerek liderliği bu yıkıma sessiz kalmakla suçluyor. Müzakerelerin ABD tekelinden çıkarılıp BM ve uluslararası hukuk mecralarına taşınması gerektiğini kaydeden Haddad, tazminat ve hesap verebilirlik ilkelerine dikkat çekiyor.

Cumhurbaşkanı; Washington mahreçli siyasi hattın, İsrail tecavüzlerini nihayete erdireceğini, işgali sonlandıracağını, esirleri azat edip göçmenleri köylerine döndüreceğini ve ardından düşmanın yerle bir ettiği haneleri yeniden imar edeceğini beyan ediyor.

Bunlar, ilkesel olarak Lübnanlılar arasında ihtilaf konusu edilecek talepler değildir; aksine herhangi bir devletin tahakkuku için çalışması gereken asgari hedeflerdir.

Fakat mesele, ilan edilen hedeflerde değil, tercih edilen vesilede; rüştünü ispat etmemiş bir yöntemi tekil bir siyasi kadere dönüştürmektedir.

Nihayetinde Lübnanlılardan, köyleri haritadan silinirken, toprakları işgal edilirken ve ahali artık var olmayan evlerinin kapı eşiklerinde beklerken bu sürece sabır göstermeleri istenmektedir.

Dahası, ateşkes propaganda amaçlı kullanılmamalı ve sonradan ortaya çıkan veya onun sınırlarında gelişen bir süreç olarak nitelendirilmemelidir.

Ateşkesi -tesis edilmesine yardım eden arabuluculuk kanalları ne olursa olsun- her şeyden evvel Lübnan halkının fedakârlığı, mukavemeti, savaşın karmaşık doğası ve bölgesel denklemler inşa etmiştir.

Siyasi sürecin hakiki imtihanı ise "ertesi gün" başlamalıydı: Bu süreç hava saldırılarını durdurdu mu? Evlerin havaya uçurulmasına mani oldu mu? İşgalciyi bir çekilme takvimine mecbur bıraktı mı ve sivillerin İsrail’den izin almaksızın dönmelerini sağladı mı? Sahadan yükselen cevap -siyasi duruşlardan azade olarak- şudur: Hayır.[1]

Siyasi liderlik vaatleriyle değil, bilfiil gerçekleştirdikleriyle tartılır. Cumhurbaşkanının zikrettiği beş doğru önceliği tekrarlayıp durması, eğer benimsediği yol bunlardan tek birini dahi İsrail’e dayatamıyorsa kafi değildir.

O; saldırıların durdurulmasından, çekilmeden, esirlerin iadesinden, göçmenlerin dönüşünden ve yeniden imardan söz ederek Amerikan himayesindeki müzakereyi bu amaçlara ulaştıran yegâne "gerçekçi yol" olarak takdim etti.

Fakat peşi sıra gelen olaylar göstermiştir ki İsrail, bu yolu karşılıklı bir taahhüt olarak değil; vakit kazanmak, sahada emrivakiler yaratmak ve baskı merkezini işgalden Lübnan’ın iç cephesine kaydırmak için bir fırsat olarak görmüştür.

Böylece İsrail’in çekilmesi "başlangıç şartı" olması gerekirken, ertelenen ve "pilot bölgeler" adı altında parçalanan bir mevzuya dönüşmüş; çekilme adımları ise Lübnan’ın güç dengesine ve caydırıcılık kapasitesine dokunan iç düzenlemelere bağlanmıştır.[2]

En vahim mesele ise tecavüzlerin durmamış olmasıdır. İşgal bitmemiş, esirler dönmemiş, on binlerce göçmen hâlâ beldelerinden uzak kalmıştır; öte yandan evlerin yıkımı, mahallelerin dümdüz edilmesi ve ahalinin topraklarına erişiminin engellenmesi sürmektedir.

Güncel saha raporları, İsrail kuvvetlerinin yaklaşık on kilometre derinliğe ulaşan bir şeritte varlığını sürdürdüğünü, Mart ayından bu yana 90 binden fazla konutun hasar gördüğünü veya yıkıldığını, pek çok sınır köyünün ise artık yaşanılamaz hale geldiğini belgelemektedir.

Yaşananlar, ateşkesin basit "teknik ihlalleri"[3] değildir. Olan biteni "ihlal" olarak tavsif etmek, fiilin hakikatini hafifletmek ve onu birbirinden kopuk hadiseler silsilesi gibi göstermektir.

Halbuki bizler sistematik bir siyasetle karşı karşıyayız: İşgal, dönüşün engellenmesi, meskenlerin imhası, altyapının tasfiyesi, tarımsal ve toplumsal hayatın imkanlarının vurulması... Bu, terimin tam manasıyla bir "ümran kırımıdır" (urbicide): Bir topluluğun kendi topraklarında tutunmasını sağlayan "mekânın" hedef alınmasıdır.

Zira Güney’de ev, sadece taştan ibaret değildir; o mülkiyetin senedi, ailenin hafızası, hısımlık ağı, rızık pınarı ve insanın toprakla kurduğu rabıtadır. Çatışmalar durduktan sonra yahut işgal ordusunun kontrolü altındayken bir ev yıkılıyorsa, bunun en muhtemel açıklaması "askerî hedef" değil, uzun vadeli bir göç dalgası üretmek ve geçici olanı kalıcıya tahvil etmektir. [4]

Hatta Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri bile İsrail’den işgali sonlandırmasını ve ev yıkımlarını durdurmasını talep ederek, bu eylemlerin "savaş suçu" teşkil edebileceği uyarısında bulunmuştur.

Keza Uluslararası Af Örgütü, daha evvelki bir aşamada, İsrail güçlerinin kontrolü altındaki bölgelerde -ateşkesin yürürlüğe girmesinden sonra dahi- binlerce sivil tesisin buldozerler ve patlayıcılarla, görünür bir askerî zaruret olmaksızın imha edildiğini belgelemiştir.

Cumhurbaşkanından mucizeler yaratması yahut güç dengelerindeki sapmayı görmezden gelmesi beklenmiyor. Ancak beklenen; acziyeti bir "hikmet" gibi pazarlamaması ve Amerikan arabulucusuna olan tabiiyeti tam teşekküllü bir milli siyasete dönüştürmemesidir.

Zira Washington güzergâhı, mevcut formunda, işgali bitirme aracından işgali "idare etme" çerçevesine evrilmiştir.

Mesele, durdurulması gereken bir "işgal ve tecavüz" olmaktan çıkıp; Lübnan’ın kendi sınırları içinde neler yapması gerektiği, böylece İsrail’in de uygun gördüğü bir zamanda zorla işgal ettiği toprağın bir kısmından çekilip çekilmeyeceği meselesine dönüşmektedir.[5]

Alternatif ise siyaseti ilga etmek yahut ilkesel olarak müzakereyi reddetmek değildir. Alternatif; Washington’un bu dosya üzerindeki tekelini kırmak ve Lübnan’ın hareket ettiği yegâne şemsiyenin bu müzakereler olmasını reddetmektir.

Mesele yeniden Birleşmiş Milletler’e, Güvenlik Konseyi’ne ve Genel Kurul’a taşınmalıdır; fakat bu, tozlu raflara mahkûm edilecek rutin şikâyetlerle değil, çekilme için bir takvim belirlenmesini, yıkım ve ölümlerin günlük uluslararası belgelenmesini ve net bir hesap verebilirlik mekanizmasını talep eden topyekûn bir diplomatik seferberlikle yapılmalıdır.

Eğer Amerikan vetosu Güvenlik Konseyi’ni felç ederse, Lübnan Genel Kurul’a ve mevcut tüm hukuki platformlara müracaat etmeli; tecavüzleri sıradan haberler olmaktan çıkarıp, işgalin siyasi ve adli maliyetini yükselten birikimli bir uluslararası dosyaya dönüştürmelidir.

Aynı zamanda uluslararası yargı yolları açılmalı ve mülklerin tahribi, tehcir, katliam ve sivil tesislerin hedef alınmasına dair delilleri toplamak üzere daimi bir Lübnan ekibi görevlendirilmelidir.

Yeniden imar demek, devletin cinayetin izlerini kendi cebinden silip mütecavizi sorumluluktan azat etmesi demek değildir; aksine tazminat talep etmek, fertlerin, belediyelerin ve devletin, bu suçu planlayan, uygulayan ve emredenlerin peşine düşme hakkını ispat etmektir. [6]

Dahili düzeyde ise; Lübnan’ı peşinen güç unsurlarından arındırmayan, orduyu ve mukavemeti karşı karşıya getirmeyen bir "milli savunma stratejisi" elzemdir.

Gereken şey, toprağı koruyan ve fitneye mani olan bir bütünleşmedir: Teçhizatı ve kabiliyeti tahkim edilmiş bir ordu, sorumluluklarını üstlenen bir devlet ve İsrail’in Lübnan’a çekilmeyle ödül vereceği umuduyla elindeki kozları bedavaya sunmak yerine, imkanlarını işgale karşı milli bir vizyona dahil eden bir mukavemet...

Yakın tarih aksini söylemektedir: İsrail, kendisine bedava güvenlik teminatları verildiğinde değil; kalmanın bedeli, elde edeceği menfaatten daha yüksek olduğunda çekilir.

Güney’in imarı, müzakerelerin neticesine yahut dışarının rızasına bağlanamaz. Devlet derhal hasar tespitine başlamalı, mülkiyetleri tescil etmeli, barınma bedellerini ödemeli, okul ve klinik gibi temel altyapıları tesis etmeli ve yargı ile meclis denetimine tabi şeffaf bir milli imar fonu kurmalıdır.

Dönüş, hem egemenlik hem de mukavemet içeren bir eylemdir; dönüşün geciktirilmesi işgalciye istediğini verir: İnsansızlaştırılmış bir toprak ve zamanla kalıcı bir "güvenlik kuşağına" dönüşen köyler.

Lübnan’ın Arap, İslam ve Avrupa ülkelerini kapsayan çok taraflı bir diplomatik çerçeveye ve İsrail ile yapılacak herhangi bir uluslararası iş birliğini yıkımın durması ve çekilme şartına bağlamaya ihtiyacı vardır.

İhtiyaç duyulan şey hızlı bir uluslararası adalet illüzyonu değil, baskı kartlarını çeşitlendirmek ve hepsini taraf tutan tek bir devletin eline bırakmamaktır.

Lübnan açıkça ilan edebilir ki: Tecavüzlerin sürmesi, mevcut formdaki müzakerelerin askıya alınmasına yol açacaktır ve Lübnan’ın attığı her adımın karşılığında İsrail’den eş zamanlı, denetlenebilir bir adım gelmelidir; ertelenmiş bir vaat yahut muğlak bir metin değil.

Cumhurbaşkanlığı söylemindeki en tehlikeli husus, Güney halkından, gözlerinin önünde yıkılan bir "şimdi" yaşarken, vaat edilen bir "geleceğe" inanmalarını istemesidir.

Evsiz kalmış birinden kendisini evine döndürmeyen bir sürece güvenmesi, bir esirden kendisini azat etmeyen bir müzakereye sabretmesi, Lübnanlılardan ise işgal bitmeden ve saldırılar durmadan güç unsurlarından vazgeçmeleri istenemez.

Gerçekçi siyaset, başarısızlığı güzelleştirmekten değil, onu itiraf etmekten başlar.


[1] Cevabü’l-ard (Sahadan Yükselen Cevap): Orijinal: الجواب الذي تقدّمه الأرض (el-cevâbu’llezî tukaddimuhu’l-ard). Metinde "toprağın sunduğu cevap" ifadesiyle, diplomatik masadaki soyut vaatler ile sahadaki somut gerçeklik (yıkım, işgal) arasında ontolojik bir karşıtlık kurulmuştur. (ç.n.)

[2] Menâtık Tecrîbiyye (Deneme Bölgeleri): Orijinal: مناطق تجريبية. İsrail’in çekilme sürecini tüm Lübnan topraklarından bir anda değil, belirli şartlara bağlı olarak küçük bölgelerde "test ederek" gerçekleştirmesi önerisine atıftır. Yazar bunu işgalin kalıcılaştırılması ve parçalanması stratejisi olarak görür. (ç.n.)

[3] Hurûkât Takniyye (Teknik İhlaller): Orijinal: خروقات تقنية. "İhlal" (Hark) kelimesi uluslararası hukukta bir anlaşmanın bozulmasıdır. Yazar "teknik" sıfatını eleştirerek, bunun münferit bir kaza değil, "ümran kırımı" hedefli bilinçli bir askeri doktrin olduğunu vurgular. (ç.n.)

[4] İbâde 'Umrâniyye (Ümran Kırımı / Urbicide): Orijinal: إبادة عمرانية. İbn Haldun’un "Ümran" (medeniyet, yerleşik hayat, bayındırlık) kavramına dayanan bu terim, modern literatürde urbicide (şehir kırım) olarak karşılanır. Sadece binaların yıkılmasını değil, o binaların temsil ettiği toplumsal kimliğin ve yaşam iradesinin yok edilmesini ifade eder. Metindeki "ev sadece taş değildir" vurgusu bu felsefi zemine oturur. (ç.n.)

[5] İdâretü’l-İhtilâl (İşgali İdare Etmek): Orijinal: إدارة الاحتلال. Yazar burada "işgali sonlandırmak" (inhâü’l-ihtilâl) ile "işgali idare etmek" arasında keskin bir ayrım yapar. Washington sürecinin, işgalin hukuksuzluğunu tartışmak yerine işgal altındaki şartları "yönetilebilir" kılmaya odaklandığı eleştirisini getirir. (ç.n.)

[6] İbrâü Zimme (Sorumluluktan Azat Etmek / İbra Etmek): Orijinal: تعفي المعتدي من المسؤولية (tu’fî el-mu’tedî mine’l-mes’uliyye). Çeviride "mesuliyetten azat etmek" ifadesiyle mütecavizin (saldırganın) hukuki ve mali yükümlülüklerinden kurtarılmasına dair fıkhi ve hukuki bir vurgu yapılmıştır. "İbra" kavramı Lübnan iç siyasetindeki yolsuzluk ve hesap sormama kültürüne de zımni bir göndermedir. (ç.n.)

Çeviri: YDH