
YDH - Siyaset bilimci Glenn Diesen'ın programına konuk olan Tahran Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İran Nükleer Müzakere Heyeti Eski Danışmanı Prof. Dr. Muhammed Merendi, uluslararası siyasetteki son gelişmeleri, ABD'nin Ortadoğu stratejisini ve Batı ittifakı içindeki çatlakları değerlendirdi.
Programın açılışında İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte sınırında yaşanan gelişmelere değinildi. Yaklaşık 50 bin ila 60 bin Fas vatandaşının kamyonlarla sınır bölgesine gelerek İspanya tarafına geçmesi olayını yorumlayan Merendi, bu durumun sıradan bir sığınmacı akını olmadığını belirtti.
Avrupa Birliği diplomatlarının da bu olayın İspanya'nın egemenliğini tartışmaya açmak amacıyla Fas hükümeti tarafından sistematik ve organize bir şekilde planlandığını düşündüklerini aktaran Merendi, zamanlamaya dikkat çekti.
Merendi, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun İspanya'ya yönelik tehditlerini hatırlatarak İspanya'nın İsrail rejimine karşı küresel kamuoyu ve Avrupa halkının hislerine daha yakın bir tutum sergilediğini ifade etti.
Bu politikaların Batı'daki İsrail yanlısı kıdemli siyasetçiler arasında öfke yarattığını belirten Merendi, yaşanan sınır krizinin Madrid hükümetini cezalandırma amacı taşıdığının yaygın bir kanaat olduğunu dile getirdi.
ABD Kongresi'nde dış yardımları denetleyen etkili milletvekili Mario Diaz-Balart'ın Sebte'nin İspanya'ya değil Fas'a ait olması gerektiği yönündeki açıklamalarına değinen Merendi, Fas'ın İsrail ile askeri ve siyasi ilişkilerini sürdüren bir rejim olduğunu, İspanya'nın ise bu politikalara uymadığı için hedef alındığını kaydetti.
İsrail ve ABD yetkililerinin İspanya hükümetine karşı kullandığı üsluba dikkat çeken Prof. Dr. Muhammed Merendi, Amerikalı gazeteci Tucker Carlson'ın tespitlerine atıfta bulundu.
Carlson'ın içeriden bilgi alabilen nüfuzlu bir gazeteci olduğunu vurgulayan Merendi, İsrail rejiminin Avrupa ülkelerinin egemenliğine ve egemenlik haklarına hiçbir saygı duymadığını belirtti.
Merendi, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
"Tucker Carlson, İsraillilerin Avrupa'nın yıkımını istediğini ve Avrupalılara karşı hiçbir sevgi beslemediğini açıkça dile getiriyor. Netanyahu'nun oğlundan İsrailli yetkililere ve Trump'a kadar kullanılan dil, bu rejimin ve destekçilerinin Avrupa hükümetlerine ve egemenliğine saygı duymadığını gösteriyor. Batı Asya'da, Lübnan'da, Gazze'de, Şeria'da ve İran'da nasıl davranıyorlarsa, ülkeleri bombalayıp liderleri katlediyorlarsa, İspanya'ya karşı da benzer bir politikayı izlemekten çekinmiyorlar."
Programda Suudi Arabistan ile ABD arasında yapılması planlanan nükleer anlaşma da gündeme geldi. Bir gazetecinin ABD Dışişleri Bakanlığı basın toplantısında "Neden Suudi Arabistan'ın nükleer programa sahip olmasına izin veriliyor da İran'a izin verilmiyor?" sorusuna verilen yanıtı hatırlatan Glenn Diesen, Washington'ın "Önce Amerika" prensibiyle hareket ettiğini ve müttefiklerine ayrıcalık tanıdığını belirtti.
Bu durumu değerlendiren Prof. Dr. Muhammed Merendi, ABD dış politikasında iki temel unsurun birleştiğini ifade etti. Birinci unsurun imparatorluğa boyun eğenlerin ödüllendirilmesi anlayışı olduğunu belirten Merendi, ikinci ve daha baskın unsurun ise İsrail rejiminin çıkarlarının ABD'nin kendi çıkarlarının bile önüne geçirilmesi olduğunu dile getirdi.
Suudi Arabistan ile yürütülen müzakerelerde nihai aşamada İsrail'i tanıma şartının getirildiğini söyleyen Merendi, ABD yönetimi için bir ülkenin yalnızca Washington'a değil, her şeyden önce İsrail rejimine itaat etmesi gerektiği anlayışının hakim olduğunu dile getirdi.
Merendi, ABD'nin Grönland, Kanada ve Avrupa ülkeleriyle girdiği ticaret savaşlarında da benzer bir saygısızlık sergilediğini belirterek, bu tutumu en ağır şekilde tecrübe eden ülkelerin Lübnan, Yemen, Suriye ve İran olduğunu sözlerine ekledi.
Küresel sistemde ABD gücünün gerilemesiyle birlikte Washington'ın müttefiklerine karşı tutumunun daha acımasız hale geldiği tespiti üzerine Merendi, Fars Körfezi'nde yaşanan son Katar ve Pakistan örneğini verdi.
İran ile ABD arasındaki mutabakat zaptı uyarınca Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin yönetimi ve emniyetinin belirli bir süre İran tarafından sağlandığını belirten Merendi, İran'ın bu geçişlerden herhangi bir ücret almadığını vurguladı. Ancak ABD'nin bu anlaşmanın 5. maddesini ihlal ederek Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt yardımıyla alternatif bir koridor oluşturmaya çalıştığını ve bu durumun bölgedeki çatışmaları yeniden alevlendirdiğini ifade etti.
Bu süreçte Katar'a ait bir doğalgaz tankerinin Pakistan'a gitmek üzere İran'ın belirlediği koridoru kullandığı için ABD tarafından engellendiğini ve alıkonulduğunu belirten Merendi, şu açıklamada bulundu:
"Katar, ABD askeri güçlerine ev sahipliği yapan ve İran'ın bombalanmasına yardımcı olan bir rejim. Pakistan da ABD ile yakın işbirliği içinde olan bir müttefik. Katar tankeri sadece İran koridorunu kullandığı için ABD tarafından cezalandırıldı ve gemiye el konuldu. ABD, kendisine tamamen sadık olan müttefiklerine karşı bile son derece acımasızca davranıyor. Umman hükümetine de İran ile Boğaz yönetimi konusunda anlaşmaları halinde onları havaya uçuracaklarını söylediler. Müttefiğiniz olmak sizi korumuyor, aksine zarar görmenize neden oluyor."
ABD'nin İran'a yönelik hava saldırısı tehditlerini ve altyapıyı hedef alma planlarını değerlendiren Merendi, Washington'ın ve İsrail rejiminin söylemlerinin İran halkının kararlılığını değiştiremediğini vurguladı.
ABD'nin Tahran'daki elektrik santrallerini ve köprüleri vurarak 15 milyonluk bir şehri elektriksiz bırakma tehdidinin insanlık dışı olduğunu belirten Merendi, bunun hastanelerdeki bebeklerin ve çocukların ölümüne yol açacağını ifade etti.
Savaşın askeri boyutuna ilişkin konuşan Merendi, 40 Günlük Savaş olarak adlandırdığı süreçte ABD'nin stratejik bir başarısızlığa uğradığını söyledi:
"Trump yönetimi başlangıçta İran'ı kolayca yeneceğini ve koşulsuz teslimiyet alacağını sandı. Ancak bir iki hafta içinde bunun gerçekleşmeyeceği anlaşıldı ve savaşın galibinin İran olduğu ortaya çıktı. O dönemde ABD'nin bugün konuşulan savunma füzesi ve mühimmat eksiklikleri yoktu. Mühimmat sıkıntısı çekmiyorken bile İran karşısında başarısız oldular. Geçmişte ABD Irak ve Afganistan'da başarısız oldu ancak orada yenilgi direnç ve maliyetler nedeniyle zamanla geldi. Bu kez ise ABD, süper güç olarak doğrudan savaş meydanında askeri bir yenilgi aldı. Tahran'a yaklaşamadılar bile."
Merendi, İran'ın Ürdün'deki ABD askeri varlıklarına düzenlediği saldırıların da bir sürpriz olmadığını, devam eden bir savaşın parçası olduğunu belirterek, bu hamlenin ABD'nin muhtemel bir hava harekatı kabiliyetini ciddi şekilde zayıflattığını sözlerine ekledi.
ABD'nin Barack Obama ve Bill Clinton dönemlerinde sahip olduğu yumuşak gücü tamamen kaybettiğini vurgulayan Merendi, Gazze'de yaşanan soykırım, Lübnan'daki etnik temizlik ve Suriye'deki çatışmaların ABD imajını yerle bir ettiğini belirtti.
Geçmişte İranlı gençlerin ve öğrencilerin bir kısmının sorunun kaynağı olarak ABD'yi değil kendi hükümetlerini gördüğünü, ancak Trump döneminde bu algının tamamen yıkıldığını ifade etti.
İsrail ile olan ortaklığın Washington'a mali, iktisadi ve diplomatik açıdan büyük zararlar verdiğini kaydeden Merendi, şu değerlendirmeyi yaptı:
"İsrail rejimi, ne söylenirse söylensin, Amerikan imparatorluğu için bir yükten başka bir şey değildir. ABD'ye hiçbir faydası olmadığı gibi, onu finansal, iktisadi ve yumuşak güç açısından tamamen yıkıma uğratmıştır. ABD dış politikasından İsrail unsurunu çıkardığınızda, Washington'ın Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Avrupa halklarıyla olan ilişkisi bugünkünden çok farklı olurdu. Ancak Washington, İsrail için kendi küresel konumunu ve müttefikleriyle olan bağlarını feda etmeyi seçiyor."
Körfez bölgesinde yaşanan son gelişmelere ve Suudi Arabistan'ın tutumuna da değinen Merendi, bölge rejimlerinin halk tabanında büyük bir huzursuzluk biriktiğini dile getirdi.
Ürdün'de yüzlerce siyasetçi ve kamu figürünün Amerikan askerlerinin ülkeden çıkarılması yönünde bildiri imzalamasının bu huzursuzluğun somut bir göstergesi olduğunu belirtti.
Yemen ve Irak hattındaki gerilime dikkat çeken Merendi, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
"Yemen havaalanının bombalanmasının ardından Yemen güçleri Suudi Arabistan'a karşı bir karşı kuşatma başlattı. Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı kapalı olduğu için Kızıldeniz'e muhtaç durumda. ABD'nin teşvikiyle Yemen'i kışkırttılar ancak bu durum geri tepti. Suudi yönetimi, Yemen'in petrol tesislerini tekrar vurmasından korktuğu için misilleme olarak Irak'ı bombaladı ve çok sayıda Iraklıyı katletti. Bu durum Irak'ta büyük bir infial yarattı ve Iraklılar misilleme yapacaklarını açıkladı. Gerek savaş meydanındaki hesaplamalar gerekse Irak ve Yemen halklarına yönelik bu hamleler, imparatorluğun ve onun bölgedeki vekillerinin çöküşünü hızlandıran birer katalizör işlevi görüyor."