Suudiler, Amerika'yı dizginliyor: 'İran'la savaşı kaldıracak gücümüz yok'

04 Ağustos 2026

"Riyad'ın bugün ihtiyaç duyduğu tek şey, kendi eylemlerini yalnızca ve yalnızca milli çıkarları doğrultusunda belirlemesini sağlayacak özerk bir duruştur."

YDH - Suudi Arabistan, İran'a yönelik olası bir ABD-İsrail askeri müdahalesinin Körfez'de yol açacağı yıkıcı sonuçları öngörerek Washington'ı gerilimi tırmandırmaktan caydırmaya çalışıyor. Bununla birlikte Riyad yönetiminin ABD baskısıyla Yemen ablukasını sürdürmesi, Ensarullah ve Tahran ekseninin karşı baskılarını tırmandırmasına yol açmakta ve bölgedeki güvenlik risklerini canlı tutuyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim'in değerlendirmesine göre Suudi Arabistan'ın tarihsel kimliği ve rejimin uzun vadeli bekası, Washington'ın askeri maceralarında bir araç olmak yerine, kendi hayati çıkarlarını temel alan bağımsız bir dış politika izlemesini gerektiriyor.

Axios haber sitesinin sızdırdığı bilgi doğruysa -yani Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, ABD Başkanı Donald Trump'tan İran'a karşı gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasını talep etmiş ve bu talep üzerine Trump, Amerikan medyasında köpürtülen saldırıyı iptal etmişse- bu durum, Riyad'ın krizi Tahran'la mutabakat vararak çözmeyi tercih eden tutumunu sürdürdüğünü gösterir.

Bu gelişme aynı zamanda Krallığın, Körfez fonlu ekranların gediklisi analistlerin iddiasının aksine, kestirme bir çatışma eksenine kaymadığı anlamına da geliyor.

Oysa Riyad'ın, kendisini hedef alan San'a yönetiminin adımlarına karşı deniz koalisyonu kurduğunu açıklaması ve Irak'taki Haşdi Şabi karargâhlarına düzenlenen ABD-Suud ortak bombardımanları, aksi yönde bir izlenim yaratmıştı.

Suudi yönetiminin sergilediği tutum, Krallığın İran'a yönelik saldırı hazırlıklarında İsrail parmak izini hissederek geri çekildiğini işaret ediyor.

Nitekim Amerikan medyasındaki yönlendirmeler doğrultusunda Tel Aviv'in bu harekâta ortak olması bekleniyordu; kaldı ki süreç, Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Beyaz Saray’daki görüşmesinin hemen akabinde şekillenmişti (her ne kadar görüşme öncesinde iki lider arasında İsrail'in ABD'yi bu savaşa sürükleme çabalarından kaynaklanan görüş ayrılıkları yazılıp çizilmiş olsa da).

Gerçekte Trump, beyanatlarında ne denli değişken ve anlık tepkiler veren bir profil çizse de kararlarını şekillendiren ABD içi ve dışı pek çok güç odağı bulunuyor.

İsrail şüphesiz güçlü bir nüfuz odağı olmayı sürdürse de Washington yönetimi içindeki itirazların ivme kazanması çok daha belirleyici olabilir.

Diğer yanda Suudi Arabistan da petrolün verdiği sıkletle, İran'a dönük olası bir harekâtın neleri başarabileceğini ya da başaramayacağını gösterme konusunda büsbütün çaresiz değil.

Bütün bunların da ötesinde Amerikalı askeri planlamacılar, aylardır süren ve netice vermeyen saldırıların ardından yeni bir hamlenin mucize yaratmayacağını zaten gayet iyi biliyor.

Ne var ki İsrail'in denkleme doğrudan müdahil olması, Suudi Arabistan açısından en büyük tehlikeyi teşkil ediyor. Zira bu müdahale, Trump'ın aylardır dilinden düşürmediği fakat cüret de edemediği bir hamlenin, yani İran'ın enerji ve petrol altyapısının hedef alınmasının fiilen gerçekleşmesi demekti.

Böyle bir adım ise kaçınılmaz olarak İran'ın Körfez'deki benzer hedeflerle karşılık vermesine ve nerede duracağı kestirilemeyen bir savaş girdabına yol açacaktı.

Oysa bu savaşta İran'ın kaybedecek bir şeyi yokken, karşı tarafın yitireceği şeyler kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür.

Suudi Arabistan, ABD'nin Yemen ablukasını sürdürme yönündeki taleplerine boyun eğmeyi, Ensarullah'ın bu ablukayı kırma girişimlerini engellemek adına bir deniz koalisyonuna katılmayı ve hatta Irak'taki mevzilerin bombalanmasında rol almayı göze alabilir; fakat Körfez'de taş üstünde taş bırakmayacak, kontrolsüz bir savaşı kaldırması mümkün değildir.

Her ne kadar Riyad, özellikle Trump'ın İsrail ve ABD'deki güçlü destekçileri karşısında bir denge aradığı anlarda Washington'ın kararlarını etkileyebilse de günün sonunda Amerikan taleplerini yerine getirmekle yükümlü "küçük ortak" konumunu koruyor.

Güncel tabloda asıl sorun, Körfez'deki hamlelerin artık açık kartlarla oynanması ve Tahran'ın çatışmaları durdurmaya niyetinin olmadığının belirginleşmesidir. İran için seçenekler net: Kriz ya kendi şartlarını tatmin edecek biçimde çözülecek ya da çatışmalar devam edecek ve bedelini en başta bu ateşi körükleyenler ödeyecektir.

Aynı kararlılık Tahran'ın müttefikleri, bilhassa Yemen tarafı için de geçerlidir. Suudi Arabistan eliyle yürütülen Amerikan ablukasının devamına razı gelmeyen Yemenliler, bölgesel çalkantıların yarattığı hareket alanından faydalanarak Suudi petrol tankerlerini hedef almayı, Riyad üzerindeki ablukayı kaldırma baskısını artırmanın bir yolu olarak gördü.

Fakat yanıtını henüz bulamamış asıl mantıksal soru şurada duruyor: Krallık, Yemen krizinin seyrinde ABD'ye sırtını dönüp kendi öz çıkarlarını muhafaza edecek bağımsız bir siyaset izlemekten gerçekten bu kadar mı aciz?

Suudi yönetiminin Yemen ablukasını kaldırmaya yanaşmaması, Krallık liderliğinin isteyerek yahut sürüklenerek, 2015'teki Yemen savaşıyla başlayan o büyük hatalar dönemine geri döndüğünü hissettiriyor.

Oysa Yemenliler ne Krallık ne de Körfez güvenliği için nihai bir tehdit teşkil ediyor. On iki yılı bulan savaş ve ablukaya rağmen Krallık'ı yalnızca birkaç kez, o günlerde de gerekçelerini açıkça ilan ederek hedef aldılar.

Hatta Suudi Arabistan'a deniz ablukası adını verdikleri son kararlarında dahi pek çok makul gerekçe öne sürdüler; Riyad ablukayı kaldırdığı an eylemlerine son vereceğini bildiriyorlar.

Dahası İran da ne Suudi Arabistan ne de diğer Körfez ülkeleri için varoluşsal bir tehdit.

Tahran'ın tek arzusu, yakın coğrafyasındaki konumunu güçlendirmek ve kendi kaynaklarını değerlendirmektir ki bu da en doğal hakkıdır.

"Devrim ihracı" yahut "Şiileştirme" iddiaları ise koca bir hurafeden ibaret; nitekim İran uzun yıllar Suriye'de hakim güç olmasına rağmen -böyle bir niyeti olduğu varsayılsa bile- ülkede kitlesel bir Şiileştirme dalgası yaratamadı. Kaldı ki toplumsal ölçekte dini dönüşümler dönemi yüzyıllar önce kapandı.

Tüm bunlara ilaveten, Suudi devletinin kendi tarihsel ve kurumsal kimliği de ABD'nin onu sürüklemeye çalıştığı zeminle bağdaşmıyor. Krallık, kuruluşundan bu yana etki alanını genişletmek için hiçbir zaman askeri güce dayanmadı, bu amaçla devasa ordular inşa etmedi.

Aksine gücünü; küresel ölçekteki petrol ağırlığından, iktisadi rollerinden ve İki Kutsal Mekân’ın hamisi sıfatıyla İslam dünyasındaki özgül ağırlığından aldı.

Riyad'ın bugün ihtiyaç duyduğu tek şey, kendi eylemlerini yalnızca ve yalnızca milli çıkarları doğrultusunda belirlemesini sağlayacak özerk bir duruştur.

Böyle bir bağımsızlık, rejim için Amerikan korumasının sunabileceğinden çok daha güçlü bir meşruiyet ve iç güvence kalkanı yaratacaktır. Bir başka ifadeyle, Suudi Arabistan'dan beklenen ABD'ye düşman olması değil, onun elinde bir aparata dönüşmekten imtina etmesidir.

Çeviri: YDH