Gazze örneğinin ötesinde Güney Lübnan

04 Ağustos 2026

❝Neden “Gazze Modeli” olarak kısaltılan kavram, “İsrail”in Güney Lübnan’a yönelik, tarihi çok eskilere dayanan ve spesifik nitelik taşıyan saldırganlık çizgisini gözden kaçırıyor?❞

YDH ― Güney Lübnanlı gazeteci ve siyasi yorumcu Rukiye Şemseddin'in yazısı, Güney Lübnan'daki saldırıları yalnızca güncel bir çatışma olarak değil, uzun erimli sömürgeci bir stratejinin tarihsel sürekliliği içinde okuyan bir tarihsel-politik analiz sunuyor. Şemseddin, Gazze ile kurulan yüzeysel analojilere itiraz ederek Cebel Amil'in kendine özgü tarihini görünür kılmayı amaçlıyor; İsrail'in sivillere, sağlık altyapısına ve toplumsal yaşamı yeniden üreten kurumlara yönelik saldırılarının tesadüfi değil, tekrarlayan ve sistematik bir örüntü oluşturduğunu savunuyor. Son kertede ise, tüm bu tarihsel sürekliliğe karşı Cebel Amil toplumunun direngenliğini ve tarihsel varlığını koruma kapasitesini metnin temel siyasal ve düşünsel vurgusu olarak öne çıkarıyor.

✱✱✱


Güney Lübnan’da olup bitenler sıklıkla “Tıpkı Gazze gibi,” sözleriyle nitelendiriliyor. Bu benzetme, iki bölgenin paylaştığı acıya işaret etse de spesifik ve uzun yılları kapsayan bir tarihsel güzergâhı tamamen gözden kaçırıyor. “İsrail”in Güney Lübnan’a yönelik saldırıları, yalnızca bugün Lübnan’daki savaş bağlamında değerlendirilemez; bu saldırıları güncel bölgesel gerilimlerin ya da Gazze’de süregelen soykırımın bir uzantısı olarak anlamak yanlıştır. Bugün tüm tanık olduklarımız, modern Lübnan devletinin öncesine uzanan bir sürekliliğin parçası. Temeliyse tarihsel olarak Cebel Amil olarak bilinen bölgenin yinelenen “İsrail” işgallerinin ve hedefli nüfus azaltmalarının odağı durumunda bir sınır hattına dönüşmesine dayanıyor.   

Cebel Amil hiçbir zaman herhangi bir coğrafya olmadı; hep kalıcı bir stratejik önem taşıyan kendine özgü bir bölgeydi. Yüzyıllar boyunca Cebel Amil, Biladü’ş-Şam dahilinde özgün bir kültürel ve entelektüel merkez işlevi görerek âlimler yetiştirdi; Necef, İsfahan ve ötesiyle bağlar kuran bilgi ağları üretti. Cebel Amil’in toplumsal dokusu, birbirleriyle sıkı ilişki içindeki tarım toplulukları ve toprağa duyulan derin bir bağlılıkla (Bu bağlılık, bugün hâlâ varlığını sürdürüyor.) dikkat çekiyordu. Bu özellikler Cebel Amil’i hem direngen kıldı hem de modern dönemde bir hedef durumuna getirdi. Fransız mandası sürecinde, çeperde yer alan bölgeler idari olarak yeniden düzenlendi; ancak asla birleştirici bir ulusal çerçeveye ciddi biçimde entegre edilmedi; bu da Güney’i dış baskılara maruz kalmaya açık ve devlet tarafından ihmal edilmiş durumda bıraktı.

Cebel Amil’in bazı kısımlarıyla birlikte Filistin’in işgali ve 1948’de “İsrail” varlığının kurulması, Güney Lübnan’da sürekli saldırı koşulları altında yaşam dönemini başlattı ve ülkenin güney sınırında istikrarsızlığı kronikleştirdi. Siyonist varlığın kuruluşunun öncesine dayanan ilk saldırı ve katliamlardan 1950lerdeki sızma ve hücumlara, ardından 1978 ve 1982’deki geniş ölçekli işgallere Güney Lübnan, emperyal kontrol doktrinleri için bir laboratuvar oldu. Köylerde etnik temizlik/ kıyım uygulandı, toprak ve yerel altyapı sistematik olarak tahrip edildi ve tüm nüfus, ülkenin iç dengesini de ciddi ölçüde yeniden biçimlendiren yinelenen yerinden edilme döngülerine sürüklendi. Bu yinelenen döngüler, 1982 işgalinden sonra daha da derinleşti.

Dolayısıyla, örneğin Güney Lübnan’daki Kana köyü gibi bir yeri anlamak, tarihin tek bir lokasyonda nasıl biriktiğiyle karşılaşmak anlamına geliyor. Kana, İsa Mesih’in ilk mucizesini gerçekleştirdiği, bu bağlamda Hıristiyan geleneği ile ilgili bir manevi hafıza ve kültürel miras mekânı olmasının yanı sıra ABD ve “İsrail” saldırganlığının çarpıcı bir netlikle defalarca kendini gösterdiği bir yer netliği de taşıyor. 1996’daki ilk Kana katliamında Birleşmiş Milletler yerleşkesine sığınmış durumdaki 100’den fazla kişi, “İsrail” güçlerince katledildi. On yıl sonra, 2006’da, kurbanlarının çoğunu çocukların oluşturduğu ikinci Kana katliamı yaşandı.

“İsrail”in Güney Lübnan’daki çok iyi belgelenmiş tarihsel saldırı örüntüsü, onyıllar boyunca stratejik belirsizliğe dayandı; sivil altyapıya yönelik saldırılar sürekli tekrarlanmasına karşın “İsrailli” yetkililerce ikincil hata olarak nitelendirildi. Ancak son zamanlarda bu ucuz numara bir köşeye atıldı.

14 Mart’ta “İsrail,” Lübnan’da ambulans ve ilk yardım ekiplerini hedef almayı kapsayan resmi bir kampanyayı herkese açık biçimde duyurdu. Bu, önceki günlerde ve onyıllar boyunca işlenen çok sayıda katliamda zaten uygulanmış bir politikanın fiilen onaylanması anlamına geliyordu.

Bu duyuru ve onu izleyen açıklamalar, “İsrail”in Lübnan’daki “operasyonlarında” kasten ve defalarca ambulansları, tıbbi konvoyları, sivil savunma ve ilk yardım ekiplerini vurduğu, uzun yılları kapsayan ve belgelenmiş bir tarihsel örüntü bağlamında değerlendirilmelidir. Bu örüntü, “İsrail”in onyıllarca sürdürdüğü saldırılarda kendini gösteriyor; daha geniş ve sistematik “İsrail” yaklaşımını yansıtıyor. 1978’deki Litani operasyonu ve özellikle 1982’deki Lübnan işgali sırasında Lübnan hastaneleri, Kızılhaç konvoyları ve ilkyardım ekipleri “İsrail” güçlerince defalarca hedef alındı, tüm bunlar kritik bir örüntünün başlangıcını oluşturuyordu.

Nisan 1996’da Gazap Üzümleri operasyonu sürecinde Birleşmiş Milletler yerleşkesine sığınanların öldürüldüğü ve yaralılara ulaşmaya çalışan sağlık ekiplerinin sürekli “İsrail” ateşine maruz kalarak engellendiği Kana katliamıyla “İsrail” saldırıları en yüksek noktaya ulaştı. Aynı yıl, Kana katliamından birkaç gün önce, Güney Lübnan’da Gazap Üzümleri operasyonuna dahil bir başka katliam, Mansuri katliamı da yaşandı. “İsrail” güçleri, Mansuri köyünde üzerinde açıkça ambulans olduğunu belirten işaretler bulunan bir ambulansı hedef alarak 4’ü çocuk 6 kişiyi katletti. Ambulansı yerli bir çiftçi ve aynı zamanda gönüllü bir ambulans şoförü olan Abbas Ciha kullanıyordu. Bugün, Ciha’nın saldırıda öldürülen kızının cansız bedenini kollarında tuttuğu fotoğraf yaygın biçimde biliniyor.

1996’da Abbas Ciha ile yapılan mülakata baktığımızda aynı “İsrail” suçu ve aynı “İsrail” bahanesi ile karşılaşıyoruz:

“Abbas Ciha, şiddetli bir uğultu duyduğunu, bu uğultuyla birlikte bir anda yaşamının kalıcı olarak sarsıldığını anımsıyor.

Saniyenin onda biri kadar bir sürede, Ciha’nın kullandığı ve içinde en az 12 kişi bulunan ambulans, üzerlerinde dolaşan helikopterden fırlatılan ‘İsrail’ roketiyle vuruldu. Araç, yolun yaklaşık 20 metre uzağına savrularak bir evin oturma odasına girdi.

Ciha, yaşıyordu; ancak şok hâlindeydi. Arkasına dönüp baktığında eşi Mona ile üç kızı Zeyna (10), Hanan (3), ve Meryem’in (2 aylık) ölümcül şekilde yaralı olduklarını gördü. Güdüsel olarak bebeği ve yüzünün yarısı yanıp parçalanmış durumda olan 10 yaşındaki Zeyna’yı tutup çıkardı ve yol boyunca yardım çığlıklarıyla koşmaya başladı.

‘İsrail’in açıklaması aynı gün, birkaç saat içinde geldi: Ciha’nın kullandığı ambulansa yönelik saldırı, bir kaza değildi. Şoför ‘tanınan bir Hizbullah aktivistiydi.’ Araç ise Hizbullah üyelerini taşımasıyla biliniyordu.

Ciha, o gün Sur şehrinin ambulans servisinin çevre köylere gıda dağıtımı için gönüllü bir arkadaşının kendisinden yardım istediğini kaydediyor.

İlk seferi bitirdikten sonra daha fazla gıda almak ve yaralı bir adamı hastaneye götürmek için Sur şehrine dönen Ciha, radyoda ‘İsrail’in Arapça olarak yaptığı duyuruyu duydu. Duyuru, Mansuri ve iki başka köyün halkına dört saat içinde bulundukları yeri terk etme çağrısı yapıyordu. Kullandığı ambulansın yönünü, Sur şehrinin yaklaşık 15 km güneyinde bulunan evine çeviren Ciha, buradan çabucak ailesini aldı ve ailece düzensiz bir konvoy oluşturdular.

Ciha’nın kardeşi Hüseyin’in 20 çocuğu vardı. Hüseyin, ailesini kırmızı bir kamyonete yerleştirdi. Kamyonetin ardında Ciha ambulansı kullanıyordu; onun ardından motosiklet kullanan üçüncü erkek kardeşi, konvoyun sonunda da traktör kullanan dördüncü erkek kardeşi vardı.

Ciha, ‘İsrail’ helikopterlerini gördüklerini; ancak helikopterlerin kendilerini takip ettiğini fark etmediklerini belirtiyor.

Ve araç, Fijili askerlerin nöbet tuttukları bir BM kontrol noktasını geçtikten yaklaşık 50 metre sonra roket saldırısının hedefi oldu.

‘Bir anda her şey paramparça oldu,’ diyor Ciha. Ambulansta Ciha’nın ailesinden 4 kişinin yanı sıra bir kadın ve küçük bir kız çocuğu da katledildi.

45 dakikalık mülakat boyunca Ciha, yalnızca bir kez öfkeyle konuştu: ‘İsrail’ hakkındaki fikri sorulduğunda. ‘İsraillileri’ terörist ve katiller olarak nitelendiren Ciha, ‘İsrail’in topraklarını rahat bırakmasını istediğini, böylece insanların huzur içinde yaşayabileceğini ifade etti.”

2006’daki savaşta “İsrail,” ilkyardım ekiplerine saldırı sicilini daha da kabarttı. Tıpkı 23 Temmuz 2006’da bir konvoya saldırarak gerçekleştirdiği ikinci Kana katliamında yaptığı gibi birçok kez üzerlerinde açıkça ambulans olduğunu belirten işaretler bulunan Kızılhaç ambulanslarına saldırdı; sağlık ekiplerini yaraladı, acil servis araçlarını kullanılamaz duruma getirdi. Ayrıca bugün “çift vuruş” olarak adlandırdığımız, olay yerine ulaşan kurtarma ekiplerine yönelik ikinci saldırı şeklindeki katliam örüntüsünü de 2006’da pek çok kez uyguladı. Bu örüntünün amacı, saldırıdan sağ çıkan kimse olmaması; kayıpları artırmak. Geçen yıllar içinde ve özellikle 2023-2026 arasındaki saldırılar sırasında bugüne kadar en az 176 Lübnanlı sağlık çalışanı katledildi, sayısız ambulans imha edildi, Güney Lübnan ve Beka Vadisi dahilindeki sağlık tesisleri zarar gördü; tüm bunlar, yardım sağlayan herkesi hedef alan açık “İsrail” politikasını işaret eden sürekliliği güçlendirdi.

Bu sicil, “İsrail”in Lübnan toplumunun geneline, özellikle Direniş halkına karşı baskı aracı olarak ilkyardım ekiplerini hedef almasının daimi ve vahşi bir gerçeklik taşıdığını ortaya koyuyor. Halkının hayatını kurtarmak için soylu bir çabayla kendi hayatlarını riske atan Lübnan Sivil Savunma ekipleriyle konuştuğunuzda “İsrail”in Lübnan’da tıbbi altyapı ve ilkyardım altyapısını yok etmesinin, içinde yaşadığımız ve güvenlik aradığımız koşulları yeniden biçimlendirme amacı taşıdığı daha da âşikâr oluyor. Yaptıkları şey, bizim başvurduğumuz, yaşamı sürdüren sağlık sistemlerine korku zerk etme ve topluluklarımızın asla iyileşemeyeceğinden emin olma girişimi.

“İsrail”in Güney Lübnan’da süregelen saldırılarına “Gazze gibi,” demek, bu saldırganlığı yalnızca Gazze’deki soykırımın bir yansımasına indirgeme riski taşıyor. Oysa her iki saldırılar bütünü de uzun zamandır ve spesifik bir tarihsellikle ayrı toprak parçalarında etkinlik gösteren aynı büyük projenin farklı ifadeleri. Dünyanın büyük çoğunluğu, Filistin davasını Gazze ile keşfetmiş olabilir; ancak Gazze’de tanık olduklarımız Gazze’de başlamadı. Bu krizleri birbirinden bağımsız ya da yalnızca birbirinin ardından gelen olaylar şeklinde değerlendirmek, gözlemciler için bu tarihsel sürecin birikimli ve sistematik doğasını göz ardı etme riskini doğuruyor. Şunu da belirtmek gerekir ki bahsi geçen tarihsel süreçte “İsrail,” bölümlere ayrılmış saldırganlığı, Biladü’ş-Şam genelinde gücünü pekiştirmek ve herhangi bir birleşik direniş olasılığını ortadan kaldırmak için bir mekanizma olarak kullandı.  

Bugün Güney Lübnan’da görülenler, çok daha eski bir sürecin en son tekrarıdır. Cebel Amil halkının onyıllardır işgale ve uğradıkları toplumsal dışlanmaya karşın sahip olduğu dayanıklılık ve direngenlik, dışarıdan yapılan analizlerde sıkça örtbas edilen bir şeyi ortaya koyuyor: Bize karşı yürütülen işgal kampanyası, soyut anlamda sadece toprakla ilgili değil. Sürekli hedefe koyulmuş; fakat yok olmayı reddeden bir sosyal ve tarihsel yapının kararlılığı ve direngenliğiyle ilgili.


Çeviri: Öykü A.