İsrail, Afrika Boynuzu'nu yeni güvenlik hattına dönüştürüyor

06 Ağustos 2026

İsrail, Afrika Boynuzu'ndaki yeni hamleleriyle Kızıldeniz'deki stratejik konumunu tahkim etmeyi amaçlıyor.

YDH- İtalya merkezli Uluslararası Siyasi Araştırmalar Enstitüsü'nde (ISPI) yayımlanan analizde, İsrail'in Afrika Boynuzu'na yönelik ilgisinin yeni olmadığı, “Tel Aviv'in kuruluşundan bu yana Kızıldeniz çevresini askeri, istihbari ve jeopolitik hesaplarının bir parçası olarak gördüğü” belirtildi.

Asher Lubotzky imzalı analizde, İsrail'in Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz politikasının görünürde diplomatik ilişkiler, ekonomik iş birliği ve bölgesel istikrar söylemleriyle sunulduğu, ancak bu “politikanın temelinde deniz yollarını kontrol etme, bölgesel rakipleri çevreleme ve İsrail ordusuna yeni operasyon alanları açma hedefinin bulunduğu” ortaya konuldu.

Analize göre, İsrail'in çoğu zaman göz ardı edilen özelliklerinden biri, fiilen bir Kızıldeniz ülkesi olması. Tel Aviv rejimi, Umm el-Raşraş Limanı üzerinden Afrika ve Asya'ya ulaşabilmek için Kızıldeniz ile Babülmendep Boğazı'nın açık kalmasına “bağımlı” bulunuyor.

Bu nedenle Afrika Boynuzu, Kızıldeniz'in güneyi ve dünyanın en önemli deniz geçiş noktaları arasında yer alan “Babülmendep, İsrail'in güvenlik doktrininde uzun süredir merkezi bir yer tutuyor.”

İsrail'in “çevre doktrini”

Lubotzky, 1970'lere kadar İsrail'in Afrika Boynuzu politikasını esas olarak Mısır'la yaşadığı rekabetin şekillendirdiğini belirtti.

Toprak ve nüfus bakımından İsrail'den çok daha büyük olan Mısır'ın bölgesel ağırlığını kırmak isteyen Tel Aviv, aynı dönemde Kahire ile sorunlar yaşayan Etiyopya'yla yakın bir stratejik ortaklık geliştirdi.

O tarihlerde Eritre'yi de kontrol eden Etiyopya, İsrail açısından Afrika Boynuzu'ndaki “en önemli” ortaklardan biri haline geldi.

1974 Etiyopya Devrimi'nden önce İsrail'in Addis Ababa'da “geniş bir diplomatik, askeri ve istihbari varlık” oluşturduğunu hatırlatan analiz, iki ülke arasındaki tarihi ve dini bağların iş birliğini kolaylaştırdığını, ancak “ilişkinin gerçek temelini güvenlik ve jeopolitik hesapların oluşturduğunu” kaydetti.

Etiyopya, İsrail'in “çevre doktrini” olarak bilinen stratejisinin temel ayaklarından biriydi.

Bu doktrin, İsrail'in Ortadoğu'nun çevresindeki Arap olmayan veya Müslüman olmayan devlet ve gruplarla ittifak kurarak bölgedeki Arap ülkelerini kuşatmasını öngörüyordu.

İsrail ile Etiyopya, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır yönetimini “ortak tehdit” olarak görerek istihbarat ve güvenlik alanlarında yakın iş birliği yaptı.

Sudan'da isyancılara, Yemen'de kraliyetçilere destek

İsrail aynı stratejik yaklaşımı Sudan ve Yemen'de de uyguladı.

İsrail rejimi, Sudan'ın bağımsızlığını kazanmasının ardından 1950'li yıllarda Hartum'la ilişki geliştirmeye çalıştı.

Ancak Sudan'ın giderek Arap milliyetçiliğine yaklaşması üzerine İsrail, merkezi hükümet yerine ülkenin güneyindeki silahlı isyan hareketlerine yöneldi.

İsrail, Güney Sudanlı isyancılarla yakın bağlar kurarak zaman içinde bu hareketin “en önemli yabancı destekçilerinden biri” haline geldi.

İsrail'in Yemen'deki faaliyetlerinin temelinde de Mısır'la Kızıldeniz'in güneyinde yürüttüğü rekabet bulunuyordu.

1960'lı yıllardaki Kuzey Yemen İç Savaşı sırasında İsrail'in, Mısır destekli cumhuriyetçi yönetime karşı savaşan kraliyetçi güçlere yardım sağladığı iddia edildi.

Bu desteğin, İsrail'in Yemen halkının siyasi tercihleriyle ilgilenmesinden değil, Mısır'ın Kızıldeniz'in güneyindeki askeri varlığını zayıflatma hedefinden kaynaklandığı vurgulandı.

Aynı savaşta Suudi Arabistan ile İran'daki Şahlık rejimi de, Nasırcılığın bölgedeki etkisini sınırlandırmak amacıyla kraliyetçi güçlere destek veriyordu.

1970'lerin sonunda dengeler değişti

1970'lerin sonlarında İsrail'in Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki konumunu köklü biçimde değiştiren gelişmeler yaşandığı belirtildi.

İsrail ile Mısır arasında 1977'de başlayan görüşmeler, 1978 Camp David Anlaşması ve 1979'daki barış anlaşmasıyla sonuçlandı.

Böylece İsrail'in başlıca bölgesel rakibi olan Mısır'la doğrudan savaş dönemi sona erdi.

Aynı dönemde Etiyopya'daki imparatorluk yönetimi Marksist Derg (Geçici Askerî İdarî Konseyi) tarafından devrildi ve İsrail'in Addis Ababa'yla kurduğu özel ilişki sona erdi. Bununla birlikte iki taraf arasındaki sınırlı temaslar tamamen kesilmedi.

Güney Sudan'daki isyanın ilk aşaması 1972 Addis Ababa Anlaşması'yla son bulurken, İsrail'in Yemen'de desteklediği kraliyetçi güçler de 1970'te kesin olarak yenildi.

Böylece İsrail, 1970'lerin sonunda başta Etiyopya olmak üzere Afrika Boynuzu'ndaki birçok ortağını kaybetti. Ancak aynı dönemde en büyük rakibi Mısır'la barış yaptığı için bölgeye duyduğu stratejik ilgi de sonraki yıllarda önemli ölçüde azaldı.

7 Ekim sonrası eski hesaplara dönüş

ISPI analizinde, Yemen'deki “Husi” (Ensarullah) hareketinin Arap Baharı sırasında ve sonrasında yükselişinin başlangıçta İsrail'de ciddi bir tehdit olarak görülmediği belirtildi.

Ensarullah'ın İran'la ilişkileri bilinmesine rağmen Tel Aviv rejiminin hareketi uzun süre yerel hedefleri bulunan bir Yemen gücü olarak değerlendirdiği kaydedildi.

Ayrıca Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Batılı koalisyonlarının Yemen'e karşı yürüttüğü savaşın Ensarullah'ı kontrol altında tutacağı düşünüldüğü ifade edildi.

Bu nedenle İsrail’in, Yemen sahasına doğrudan müdahil olma ihtiyacı duymadığı, ancak 7 Ekim 2023'te başlayan savaşın ardından bu değerlendirmenin tamamen değiştiği dile getirildi.

Ensarullah'ın Gazze'ye destek amacıyla İsrail'e ve İsrail bağlantılı deniz taşımacılığına karşı başlattığı operasyonların, Yemen'i Tel Aviv açısından çevresel bir başlık olmaktan çıkararak “doğrudan ulusal güvenlik tehdidine” dönüştürdüğü vurgulandı.

Ensarullah Hamas, Hizbullah ve Irak ile Suriye'deki İran müttefiki güçlerle birlikte savaşa dahil oldu.

Ensarullah, 19 Ekim 2023'te İsrail'e doğru seyir füzeleri ve insansız hava araçları fırlattı. Takip eden aylarda saldırıların kapsamı ve menzili giderek arttı.

2024 yazına gelindiğinde Yemen'den fırlatılan füzeler Yafa bölgesi dahil olmak üzere İsrail'in merkezine ulaşmaya başladı ve Ben Gurion Havalimanı sık sık hedef haline geldi.

Temmuz 2024'te Yemen'e ait bir insansız hava aracı Yafa'yı vurdu ve bir İsrailli öldü.

 İsrail ile Hamas arasında Ekim 2025'te ateşkes anlaşmasına varılıncaya kadar Ensarullah'ın İsrail'e yaklaşık 500 füze ve insansız hava aracı fırlattığı belirtildi.

Ateşkesin ardından operasyonlar hızı azalsa da Yemen güçleri 2026'daki İran-İsrail savaşı sırasında İsrail'i aralıklarla hedef almaya devam etti.

İsrail'in Yemen'deki istihbarat açığı

Analizde, İsrail'in ilk aşamada “Husi tehdidine” karşı hazırlıksız yakalandığı kabul edildi.

İsrail Hava Kuvvetleri'nin Yemen'e yönelik ilk doğrudan saldırıyı gerçekleştirmesi için dokuz ay geçmesi ve Yafa'da bir İsraillinin ölmesi gerektiği belirtildi.

İsrail, 20 Temmuz 2024'te Yemen'deki hedeflere saldırdı. Bu operasyon, o tarihe kadar İsrail Hava Kuvvetleri'nin gerçekleştirdiği en uzun menzilli saldırı olarak kayda geçti.

Ağustos 2025'e kadar İsrail'in Yemen'e en az altı saldırı dalgası daha düzenlediği aktarıldı.

Lubotzky, İsrail'in ilk saldırılarda limanlar, yakıt depoları ve lojistik tesisler gibi görünür altyapı hedeflerine yönelmesini, Yemen sahasındaki istihbarat yetersizliğinin göstergesi olarak değerlendirdi.

Yıllarca Yemen'e yeterli önem vermeyen İsrail'in, Ensarullah'ın askeri ve siyasi yapısı konusunda sınırlı istihbarata sahip olduğu ifade edildi.

Güney cephesindeki stratejik boşluk

Ensarullah'ın yürüttüğü operasyonların, İsrail'in güney yönündeki güvenlik düzeninde önemli bir “boşluk” bulunduğunu ortaya çıkardığı vurgulandı.

İsrail’in, yeterli istihbarat kapasitesine sahip olmadığı, operasyonel hazırlık yapmadığı, askeri altyapı kurmadığı ve güçlü bölgesel ortaklar geliştirmediği bir cephede “doğrudan tehditle” karşı karşıya kaldığı belirtildi.

Bu durumun, İsrail'in 2025'ten itibaren Afrika Boynuzu'na yeniden yönelmesini hızlandırdığı bildirildi.

Bölgenin en güçlü ülkesi olan ve İsrail'le dostane ilişkilerini sürdüren Etiyopya, yeni stratejinin merkezine yerleştirildi.

2025'in başından 2026'nın başına kadar iki ülke arasında “çok sayıda” üst düzey ziyaret gerçekleştirildi.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog Etiyopya'yı ziyaret ederken, Tel Aviv rejimi Addis Ababa'da yeni bir ekonomi ataşeliği açacağını duyurdu.

Söz konusu ofis İsrail'in Afrika'daki beşinci ekonomik temsilciliği olacak.

Aynı dönemde Etiyopya'nın Birleşmiş Milletler'de İsrail'le ilgili karar tasarılarına yönelik oy davranışı da Tel Aviv lehine değişti.

Etiyopya, uzun yıllar İsrail'i kınayan kararların lehinde oy kullanırken 2025'te Filistin meselesine ilişkin bazı önemli BM Genel Kurulu kararlarında çekimser kaldı.

Bu değişim, İsrail'in Etiyopya üzerindeki “siyasi ve diplomatik etkisinin” arttığına işaret etti.

İsrail'in Somaliland hamlesi

Analizde, İsrail'in yenilenen Afrika Boynuzu stratejisinin en dikkat çekici adımının 26 Aralık 2025'te Somaliland'ı “bağımsız ve egemen bir devlet” olarak tanıması olduğu belirtildi.

Kararın, aylarca sürdürülen gizli görüşmelerin ardından alındığı değerlendirildi.

Tanıma kararından sonra büyükelçi değişimi, iş birliği programları ve üst düzey ziyaretlerle taraflar arasındaki ilişkiler hızla derinleşti.

Lubotzky, bu kararın İsrail diplomasi tarihinde “benzeri bulunmadığını” vurguladı.

Karar, başta Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye olmak üzere Arap ve Müslüman ülkelerde ciddi tepki doğurdu.

Analizde, “İsrail'in ilişkilerini düzeltmek istediği” bu üç ülkenin tepkisine rağmen Somaliland'ı tanımasının nedeninin sorgulanması gerektiği belirtildi.

Hukuki gerekçenin arkasındaki askeri hesap

İsrailli yetkililer Somaliland'ın tanınmasını “hukuki ve ahlaki” gerekçelerle savundu. Ancak analizde bu gerekçelerin onlarca yıldır var olduğu, dolayısıyla kararın zamanlamasını açıklamaya yetmediği ifade edildi.

Lubotzky'ye göre asıl değişiklik, Ensarullah'ın operasyonlarının ardından Kızıldeniz'in yeniden İsrail'in ulusal güvenlik gündeminin merkezine yerleşmesiydi.

İsrail'in temel stratejilerinden biri, “İran ve bölgedeki müttefiklerine karşı kullanılabilecek ülkelerle ortaklık kurmak” oldu.

Tel Aviv açısından özellikle askeri operasyon alanlarına yakın devletlerle geliştirilen ilişkilerin “büyük önem” taşıdığı vurgulandı.

Bu tür ortaklıkların İsrail'e “operasyonel erişim, istihbarat toplama imkânı ve ortak rakiplere karşı siyasi baskı aracı” sağladığı ifade edildi.

Bu çerçevede Somaliland'ın Yemen'in karşı kıyısındaki konumu, İsrail açısından “diplomatik tanınmadan çok daha büyük bir askeri ve istihbari değer” taşıyor.

Analiz, Tel Aviv'in “Somaliland üzerinden Yemen'i izleme, Kızıldeniz'deki deniz trafiğini takip etme ve gerektiğinde bölgeye askeri erişim sağlama arayışında” olduğuna işaret etti.

İran savaşı Kızıldeniz hesabını güçlendirdi

Analizde, İsrail'de “Kükreyen Aslan Operasyonu” olarak adlandırılan 2026 İran savaşının ardından Kızıldeniz'in İsrail ve müttefikleri açısından “stratejik bir cephe” olduğu anlayışının daha da güçlendiği belirtildi.

Ensarullah savaşa başlangıçta yavaş dahil olsa da ateşkes sonrasında daha özgüvenli hareket etmeye başladı. Yemen güçleri, 7 Haziran 2026'da İran'la birlikte İsrail'e yönelik saldırılara katıldı.

Temmuz ayında ise Suudi Arabistan'a yönelik operasyonları yeniden başlattı ve Babülmendep Boğazı'nda deniz ablukası ilan etti.

Bu gelişmelerin, İsrail açısından Yemen ve Afrika Boynuzu'nun yalnızca uzak bir bölge değil, “deniz ticaretini, enerji güvenliğini ve askeri operasyonlarını doğrudan etkileyen bir cephe” haline geldiğini gösterdiği kaydedildi.

Güvenlik tek başına açıklamıyor

Lubotzky, “güvenlik” gerekçelerinin Somaliland'ın resmen tanınmasını tek başına açıklamadığını savundu.

İsrail ile Somaliland’ın, birçok devletin benzer örneklerde yaptığı gibi resmi tanıma olmadan da gizli veya yarı açık iş birliğini sürdürebileceği öne sürüldü.

Bu nedenle kararın, 7 Ekim sonrasında İsrail'in stratejik düşüncesinde yaşanan “daha geniş” değişimle bağlantılı olduğu ifade edildi.

Analize göre İsrail toplumunun ve karar alıcılarının önemli bir bölümü, 7 Ekim saldırısını Tel Aviv'in yıllarca “aşırı temkinli davranmasının ve güvenlik ortamını önceden şekillendirmeye yanaşmamasının” sonucu olarak gördü.

Bu yaklaşımın, İsrail rejimini bölgesel tepkileri göze alarak güvenlik hedefleri doğrultusunda daha saldırgan ve tek taraflı adımlar atmaya yönelttiği belirtildi. Somaliland'ın tanınmasının da bu yeni anlayışın diplomatik alandaki en belirgin yansımalarından biri olduğu kaydedildi.

Trump etkisi

Analizde Donald Trump'ın 2025'te yeniden iktidara gelmesinin İsrail'in risk alma eğilimini güçlendirdiği savunuldu.

Trump rejiminin Somaliland'ın tanınması kararına doğrudan katılmadığı belirtilse de Washington'ın diplomatik teamüllere sınırlı önem vermesi ve Afrika'ya karşı görece ilgisiz tutumu, İsrail'in karşılaşacağı uluslararası maliyetleri azalttı.

Tel Aviv rejimi, ABD'den ciddi bir tepki gelmeyeceğini hesaplayarak uluslararası alanda tartışmalı sayılabilecek bir adımı daha kolay atabildi.

Böylece Trump'ın diplomatik kurallara karşı kayıtsız yaklaşımı, İsrail'in Afrika Boynuzu'ndaki tek taraflı hamleleri için elverişli bir siyasi ortam oluşturdu.

“İbrahim Anlaşmaları” çıkmaza girdi

Analizde İsrail'in bölgesel entegrasyon ihtimalinin Gazze savaşı sonrasında önemli ölçüde zayıfladığı belirtildi.

“İbrahim Anlaşmaları”nın genişletilmesi ve özellikle Suudi Arabistan'ın bu sürece dahil edilmesinin, önceki on yılın herhangi bir dönemine kıyasla daha düşük bir ihtimal haline geldiği kaydedildi.

Buna karşılık İsrail'in bölgedeki az sayıdaki ortaklarından biri olan Birleşik Arap Emirlikleri, Somaliland'la yakın ilişkilerini sürdürdü ve Tel Aviv-Hargeysa ilişkilerinin gelişmesini sessizce destekledi.

Mevcut bölgesel düzen içinde hareket alanı daralan İsrail’in, uzun süre diplomatik tabu olarak görülen Somaliland'ı resmen tanıma seçeneğine yöneldiği ifade edildi.

Analize göre bir stratejik yolun, yani Arap ülkeleriyle “normalleşmenin” daralması, İsrail'i Afrika Boynuzu üzerinden başka bir güzergâh açmaya itti.

Eski doktrinin yeni ve daha saldırgan biçimi

Lubotzky, İsrail'in 7 Ekim sonrasında Afrika Boynuzu'nda izlediği politikanın birçok yönüyle 1950 ve 1960'lı yıllardaki stratejik ilkelere dönüş anlamına geldiğini savundu.

İsrail geçmişte olduğu gibi bugün de ortak rakiplere karşı koymak ve hayati deniz yollarını güvence altına almak amacıyla Kızıldeniz kıyılarında ve Ortadoğu'nun çevresinde ortaklar arıyor.

“Ulusal güvenliğin merkezde tutulması, bölgesel ortaklar oluşturulması ve Afrika Boynuzu'nun jeopolitik öneminin öne çıkarılması”, İsrail dış politikasının eski alışkanlıklarının sürdüğünü gösteriyor. Ancak yeni strateji geçmişten önemli bir noktada ayrılıyor.

Somaliland'ın tanınması, “İsrail'in kendi stratejik çıkarları adına diplomatik maliyet üstlenmeye ve yerleşik uluslararası teamüllere meydan okumaya daha hazır hale geldiğini” ortaya koydu.

Bu bakımdan İsrail'in Afrika Boynuzu'na dönüşü, hem eski “çevre doktrininin” devamı hem de 7 Ekim sonrasında gelişen “daha saldırgan, daha riskli ve uluslararası tepkileri daha az önemseyen yeni güvenlik anlayışının” ürünü olarak değerlendirildi.