
Geçtiğimiz cuma günü Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın imzalanması, ABD ile İran arasındaki çatışmanın gelişmelerini ve Hürmüz Boğazı’ndaki durumu bile gölgede bırakan sıradan bir olay değildi. Zira anlaşmayı imzalayan üç ülkenin ideolojik, siyasi ve coğrafi özellikleri, bu anlaşmanın ortaya çıktığı bağlamın yanı sıra, anlaşmanın temel amacının bölgede yaşanan tehditlere karşı kolektif caydırıcılık olduğu ve taraflardan birine yönelik herhangi bir saldırının diğer iki tarafa yönelik saldırı sayılacağı yönündeki açıklama -her ne kadar herhangi bir tarafa karşı yöneltilmediği söylense de- bütün bunlar gelişmeye olağanüstü bir önem kazandırıyor.
Anlaşmanın duyurulduğu bildiri, bu konuda üç ülke arasında bir yıldır görüşmeler yürütüldüğüne işaret etmiş olsa da Mekke’deki Safa Sarayı’nda Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında gerçekleştirilen imzanın zamanlaması açık anlamlar taşıyordu. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekleyen Türk gazeteleri anlaşmanın “yeni bir güç merkezinin” ortaya çıkışını yansıttığını değerlendirirken, laik muhalif gazeteler ise olayı adeta bilinçli biçimde görmezden geliyordu.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmanın “bölgesel güvenliği güçlendirmeyi amaçladığını, zira bölgenin iç işlerine yönelik dış müdahalelerin istikrarsızlık ve çalkantıların şiddetini artırdığını” belirtti. Fidan, bölge ülkelerinin “güvenlik ve istikrarı güvence altına alacak daha etkili kurumsal yapılar inşa etmesi gerektiğini” ifade etti ve “istikrarsız bir güvenlik ortamında ekonomi geliştirilemez” dedi.
Anlaşma, gerekleri ve sonuçları konusunda analizler ve tahminler art arda gelmeye devam ederken, şu ana kadar şu noktalar kayda geçirilebilir:
1- Anlaşma özünde askerî niteliktedir ve saldırıya maruz kalan herhangi bir tarafın savunulmasını, savunma ve güvenlik alanlarında iş birliğini gerektiriyor. Bu çerçevede Fidan, “Mekke Anlaşması”nın işleyiş mekanizmasının bütün yönleriyle aynı olduğunu açıkladı. Bazıları ise “İslami NATO” kurulması fikrinin yeniden canlandırılmasına yöneldi. Ancak çok sayıdaki karmaşıklık ve çıkar çatışması karşısında bu hükümlerin gerçekten uygulanması mümkün mü?
2- Anlaşmayı imzalayan üç ülke ABD’nin yörüngesinde bulunuyor. Bu da ABD ile İran arasında şiddetlenen çatışma ortamında Washington’ın bu adıma ilişkin tutumunun ne olacağı sorusunu gündeme getiriyor. Bazıları burada anlaşmanın üç ülke üzerinden İran’a gönderilmiş bir Amerikan mesajı olabileceğini ve Tahran’ı taviz vermeye itme amacı taşıdığını düşünüyor.
Ancak Suudi Arabistan’ın Tahran’ı kuşatma konusunda kesin bir çıkarı, Türkiye’nin ise bölgesel nüfuzunu güçlendirme arzusu varsa, bugün arabuluculuk rolü üstlenen Pakistan’ın bu ittifak içerisinde yer alması çok sayıda soru işareti doğuruyor. Bazıları bu soruya, Pakistan’ın katılımının arkasında belki de Amerikan hesaplarının bulunduğu ve bunun yeni ittifaka teorik olarak bir nükleer şemsiye sağlama amacı taşıdığı şeklinde yanıt veriyor.
3- Üç ülkenin Sünni İslami kimliği, bazı gözlemcilerde bu adımın bölgede mezhep çatışmasını yeniden fiyatlandırmasına yol açabileceği yönünde endişe yaratıyor. Bu durum belki de Mısır’ın, en azından şimdilik, söz konusu “Sünni blok”a katılmaktan kaçınmasını açıklıyor. Bu da Mısır’ın dış politikada daha büyük bir rol üstlenmesine imkân sağlayabilir. Bu, Türkiye’nin her zaman aradığı ancak sahip olamadığı ve gereğince yerine getiremediği bir roldü.
Bu çerçevede tanınmış Türk yazar Mansur Akgün, anlaşmanın İsrail ve Yunanistan’a karşı yöneltilmediğini; İran’la denge sağlamayı, onu sisteme dahil etmeyi ve “Direniş Ekseni”nin kollarına mesaj göndermeyi amaçladığını düşünüyor. Bu nedenle yazar, Mısır, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi diğer Sünni ülkelerin yakında yeni ittifaka katılabileceği görüşünde.
4- Anlaşma, Atatürk’ün devletler arasındaki tarafsızlık ilkesine aykırıdır. Bu ilke, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganında ifadesini buluyor. Hatta bazıları anlaşmayı, 1955 yılında İngiltere tarafından kurulan ve İslamcı Adnan Menderes hükümetleri döneminde Türkiye’nin de taraf olduğu “Bağdat Paktı”nın bir kopyası olarak değerlendiriyor.
Bu karşılaştırmadan hareketle söz konusu çevreler, Türkiye’nin herhangi bir bölgesel ittifaka yalnızca İslamcı karakter taşıyan hükümetler döneminde dahil olduğunu savunuyor.
5- Yeni ittifakın ilanı, NATO’nun Türkiye’de düzenlenen zirvesinden bir ay sonra geldi. Bu durum, bazı çevrelerin Rusya ve İran’dan gelen tehditlere karşı Batı lehine roller üstlenmeyi Türkiye’nin kabul etmesi olarak değerlendirdiği zirve kararlarıyla uyumlu görünüyor.
Dolayısıyla “Mekke İttifakı”nın üç ülkesinin, ABD’nin üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla bölgede Batı adına vekil rolü üstlendiği değerlendiriliyor.
6- Erdoğan yanlısı Türkiye’deki çevreler, yeni ittifaka katılımı Türkiye’nin İsrail’in Türkiye’ye yönelik emellerine karşı yeni bir caydırıcılık unsuru elde etmesiyle gerekçelendirmeye başladı. İsrail faktörü elbette bu tablodan tamamen uzak değil. Ancak şu anda bu faktörün öne çıkarılmasının, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin halk desteğindeki gerileme karşısında, Erdoğan’ın 2028 cumhurbaşkanlığı yarışında yeni oylar kazanmasına hizmet ettiği görülüyor.
7- Geriye, böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyan tarafın kim olduğu sorusu kalıyor. Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın desteğine ihtiyaç duymadığı kendi iç ve bölgesel hesapları bulunuyor; üstelik Suudi Arabistan’ın bunu sağlayabilecek durumda olup olmadığı da ayrı bir mesele. Pakistan ise Türkiye’nin İsrail veya Yunanistan’la yaşayabileceği herhangi bir çatışmadan coğrafi olarak uzakta bulunuyor ve nükleer bombaya sahip Hindistan’la karşı karşıya gelmek için de bu ittifaka ihtiyaç duymuyor.
Ayrıca Türkiye’nin Yeni Delhi’ye karşı İslamabad’a açık destek verme riskini alması da mümkün değil. Dolayısıyla bu anlaşmaya en fazla ihtiyaç duyan taraf Suudi Arabistan. Riyad, gerek İran gerekse Yemen karşısında caydırıcılık imajının aşınmasından mustarip. Yeni ittifak teorik olarak bu imajı yeniden onarma fırsatı sunuyor olsa da bu girişimin başarılı olacağı garanti değil.
8- Yeni ittifak üyeleri arasında çok sayıda çelişki barındırıyor. Bunlar arasında, iki yüz yılı aşkın süredir çatışma halinde olan Osmanlı İslamı ile Vahhabi İslamı arasındaki ideolojik farklılık da bulunuyor. Bu durum, ittifakın başarısı için gerekli önemli dayanaklardan birini ortadan kaldırıyor.
Bu noktada, bir Türk yetkilinin Hürriyet gazetesine yaptığı ve anlaşmanın “ortak tarih ve inanca” da dayandığı yönündeki açıklamasının fazla bir anlamı bulunmuyor.
Söz konusu çelişkiler, örneğin İran’ın Suudi Arabistan’a saldırması ve Riyad’ın anlaşmayı uygulamak amacıyla Türkiye’den yardım istemesi durumunda Ankara’yı zor bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Peki Türkiye bunu yapacak ve Suudi Arabistan’ı İran’a karşı savunmak için savaşa girecek mi?
Her halükârda, tanınmış Türk yazar ve Karar gazetesi yazarı Fehmi Koru’ya göre, bugün bu yeni ittifak konusunda iyimser olmak zor görünüyor. Zira yeni ittifak, “Bağdat Paktı” dönemini ve o dönemde bölgenin tanık olduğu çok sayıdaki rekabet ve çalkantıyı yeniden hatırlatıyor.
Çeviri: YDH