
YDH ― Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Emirlikler Politika Merkezi’nin raporuna göre ABD, Suriye, Irak ve Türkiye’yi Tom Barrack üzerinden birbirine bağlı bir jeopolitik ve ekonomik alan olarak ele alıyor. Raporda bu stratejinin üç temel ayağı öne çıkıyor: enerji hatlarının yeniden kurulması, güvenlik düzeninin değiştirilmesi ve Körfez-Irak-Suriye-Akdeniz hattında yeni ticaret ağlarının oluşturulması.
✱✱✱
Haziran ayının başlarında ABD yönetimi, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ı Suriye ve Irak Özel Temsilcisi olarak atadı.
Bu hamle, Washington'ın artık Yukarı Fırat'tan Akdeniz kıyılarına kadar uzanan, birbirine bağlı bir stratejik bütün olarak gördüğü Bereketli Hilal'e yönelik yaklaşımında önemli bir değişime işaret ediyor.
Washington, Suriye, Irak ve Türkiye'yi tek bir temsilcinin sorumluluk alanına dâhil ederek güvenlik, ekonomik iş birliği, su ve enerji alanlarını kapsayan bölgesel bir çerçeve oluşturmayı amaçlıyor.
Bu çalışma; söz konusu stratejinin temel özelliklerini, kullandığı araçları, sunduğu fırsatları ve Suriye'nin bölgesel ve uluslararası ilişkilerine yönelik yansımalarını incelemektedir.
Tom Barrack'ın, Ankara Büyükelçisi olarak görevine devam ederken eş zamanlı olarak Suriye ve Irak Özel Temsilcisi şeklinde atanması, ABD'nin Bereketli Hilal'deki nüfuzunu genişletme, İran'ın etkisini sınırlandırma ve ticaret yollarını yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş kapsamlı vizyonunu yansıtıyor.
Bu vizyon, ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye ve Irak ile “stratejik iş birliğini” güçlendirme arzusunu vurgulamasıyla açıkça dile getirildi.
Yeni yaklaşımı detaylandıran Barrack, Irak, Suriye ve Türkiye'yi Ortadoğu istikrarının stratejik “dayanak noktası” olarak nitelendirdi ve bu ülkelerin bölgesel sorunları Washington'ın desteğiyle, ancak ABD'nin yoğun müdahalesine gerek kalmadan çözebilecek kapasitede olduklarını belirtti.
Yeni Amerikan stratejisinin arkasındaki itici güç olarak öne çıkan Barrack, Suriye'yi "diplomasi ve entegrasyona" dayalı “yeni bir bölgesel mutabakat” için test alanı olarak sundu ve bunun nihayetinde tüm bölge için daha kapsamlı bir model teşkil edebileceğini ifade etti.
Haziran ayı ortalarındaki ilk resmi temasları kapsamında Barrack, Bağdat ve Erbil'i ziyaret etti.
Irak Başbakanı Ali Zeydi ile bir araya gelerek, ABD ile Irak arasında enerji sektöründeki iş birliğine ve kendisinin "hayati bir petrol ihraç güzergâhı" olarak nitelendirdiği Kerkük'ten Banyas'a uzanan Suriye-Irak boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi konularına odaklanan görüşmeler gerçekleştirdi.
Söz konusu ziyaret, Amerikan şirketlerinin önünü açmayı ve bu şirketlerin Irak enerji sektöründeki varlıklarını güçlendirmeyi amaçlamıştır.
Barrack, Bağdat ile daha derin bir iş birliği tesis edilmesini; Irak hükümetinin, milisleri silahsızlandırma ve tüm silahları devlet otoritesi altına alma planlarını eksiksiz biçimde uygulayarak "terörden arındırılmış daha aydınlık bir gelecek inşa etme" taahhüdüne bağlamıştır.
Bu adımlarla, Irak'ın egemenliğinin pekiştirilmesi ve ülkenin bölgesel çatışmalara sürüklenmesinin önüne geçilmesi hedefleniyor.
Barrack ayrıca Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) yetkilileriyle de görüşerek, Bağdat ile Erbil arasında uzun süredir devam eden petrol krizinin çözüme kavuşturulması ve Irak petrolünün modernize edilmiş Kerkük-Banyas boru hattı üzerinden ihraç edilmesinin sağlanmasına yönelik girişimleri ele aldı.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı Mazlum Abdi ile gerçekleştirilen ve Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani'nin de katıldığı ayrı bir görüşmede ise, SDG'nin ve Özerk Yönetim'in Suriye devletine entegre edilmesi, terörle mücadelede iş birliğinin geliştirilmesi ve Kürtlerin hem hükümette yer almasını hem de Suriye'nin geleceğinin şekillendirilmesine katılımını güvence altına alacak kapsamlı bir siyasi çözümün teşvik edilmesi konuları üzerinde duruldu.
Barrack'ın bu hamleleri, ABD'nin İran'la yaşanan gerilimden faydalanarak, hâlihazırda Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasıyla daha da derinleşen ciddi bir mali krizle boğuşan Irak'ı, Washington'ın öncülük ettiği yeni bir stratejik yörüngeye çekme arzusunda olduğuna işaret etmektedir.
Mezopotamya, Levant ve Anadolu Platosu, tarihsel süreçte Doğu ile Batı'yı ve Kuzey ile Güney'i birbirine bağlayan hayati öneme sahip bir deniz, ticaret ve lojistik merkezi konumundadır.
ABD, bu eksen boyunca ekonomik bağları yeniden tesis ederek; İran'ın Bağdat üzerindeki ezici nüfuzunu kırmayı, Tahran'ın Bereketli Hilal'deki yayılmacılığını sınırlandırmayı ve Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı bir denge unsuru oluşturmayı hedefliyor.
Sızdırılan raporlar, Barrack'ın yakın gelecekte Suriye ile Irak arasında bir ekonomik entegrasyon anlaşmasına öncülük etmeyi planladığını gösteriyor.
Bu bağlamda Zeydi, iki ülke arasındaki ekonomik iş birliğini güçlendirmek amacıyla 9 Temmuz'da Suriye'ye bir ziyaret gerçekleştireceğini açıkladı.
ABD'nin bu stratejisi, Suriye açısından son derece önemli yansımalar barındırıyor.
İran destekli milislerin Şam ile Bağdat arasındaki ilişkileri baltalamaya devam ettiği göz önünde bulundurulduğunda, Washington'ın Bağdat'ı silah kullanımında devlet tekelini sağlamaya mecbur bırakma konusundaki olası bir başarısı, Suriye'nin güvenliğini doğrudan pekiştirecektir.
Nitekim bu durum, söz konusu grupların, Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şaraa'nın geçtiğimiz yıl Bağdat'ta düzenlenen Arap Birliği zirvesine katılmak üzere Irak'a gerçekleştirmeyi planladığı ziyarete karşı çıkmaları ve Tahran'a müzahir siyasi güçlerin de desteğiyle nihayetinde bu ziyareti iptale zorlamalarıyla açıkça görülmüştür.
Bu husumet, 28 Şubat'ta patlak veren ve söz konusu grupların Suriye topraklarını hedef aldığı İran'a yönelik ABD-İsrail savaşı sırasında daha da tımandı.
Dahası, İran destekli Irak İslami Direnişi, Suriye silahlı kuvvetlerinin Lübnan İslami Direnişi - Hizbullah'ı vurması hâlinde Suriye'ye karşı "topyekûn savaş" başlatma tehdidinde bulunmuş, böyle bir eylemin "kırmızı çizgiyi" aşmak anlamına geleceği ve tüm İran eksenine yönelik bir "savaş ilanı" olarak değerlendirileceği uyarısını yapmıştır.
ABD stratejisinin Suriye'ye fayda sağlayabilecek bir diğer unsuru ise Bağdat ile Şam arasındaki enerji iş birliğinin, özellikle de Barrack'ın planında "ilk fırsat" olarak nitelendirdiği Kerkük-Banyas boru hattının yeniden canlandırılması yoluyla geliştirilmesidir.
Başarıya ulaşması hâlinde bu boru hattı; Suriye'nin tahrip olmuş ekonomisini toparlamak ve yeniden inşa sürecini finanse etmek için çaba harcayan Şara hükümetine hayati bir ekonomik can simidi sağlayacaktır.
Bu çabalar, Suriye ve Türkiye üzerinden geçecek alternatif kara güzergâhlarıyla Hürmüz Boğazı'nın devre dışı bırakılmasına yönelik daha geniş kapsamlı çağrılarla ve Şaraa'nın, Suriye'yi enerji akışı ile tedarik zincirleri için güvenli bir koridor olarak konumlandırma yönünde Avrupa ülkelerine sunduğu teklifle paralellik gösteriyor.
Bununla birlikte, ihtiyaç duyulan kapsamlı bakım ve onarım çalışmalarının yanı sıra Irak ile Suriye arasındaki çöl bölgesinde varlığını sürdüren IŞİD kalıntılarıyla mücadele zorluğu da göz önüne alındığında, boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesi ciddi bir zaman ve yatırım gerektirecektir.
Suriye'nin kuzeydoğusunda istikrarın sağlanması; SDG'nin sisteme entegre edilmesi ve Kürtlerin yeni Suriye devleti çerçevesinde katılımlarının güvence altına alınması için sürdürülebilir çözümler de gerektirmektedir.
Ancak, iki taraf arasındaki çatışmaları sona erdirmek amacıyla Şam ile SDG arasında altı ay önce kapsamlı bir anlaşma imzalanmış olmasına rağmen; SDG'nin entegrasyon süreci ve Kürtlerin taleplerinin karşılanması meselesi hâlâ karmaşıklıklar, engeller ve hassasiyetler barındırmaktadır.
Şam, Irak Devlet Petrol Pazarlama Teşkilatı (SOMO) tarafından mart ayında imzalanan ve nisan ile haziran ayları arasında aylık yaklaşık 650 bin ton Irak akaryakıtının Suriye toprakları üzerinden taşınmasını öngören sözleşmelerin ekonomik meyvelerini halihazırda toplamaya başladı.
İran'ın Hürmüz Boğazı'nı ulaşıma kapatmasının ardından atılan bu adım, Irak'ın petrolünün bir kısmını Akdeniz kıyısındaki Baniyas terminali üzerinden ihraç etmesine olanak tanıdı.
İhraç edilen miktarlar sınırlı kalsa ve Suriye'nin halihazırda yıpranmış durumdaki altyapısına ilave bir yük getirse de, bu gelişme ikili ilişkilerde bir dönüm noktası teşkil etti.
Bu temel üzerinden ilerleyen Irak, temmuz ayından itibaren Suriye üzerinden tankerle gerçekleştirilen petrol ihracatını günlük yaklaşık 50 bin varile çıkarma planını duyurdu.
Bu hacim, Irak'ın toplam ihracatına kıyasla oldukça mütevazı bir seviyede kalsa da; atılan adım Irak ve Suriye hükümetleri arasında güven tesis edilmesine yardımcı oldu ve Iraklı yetkililer nezdinde Şaraa yönetimi altındaki Suriye imajının değişmesine katkı sağladı.
Irak'ın Hürmüz Boğazı'nı devre dışı bırakmaya yönelik acil ihtiyacı, ülkenin içinde bulunduğu derin mali krizle birleşince; Bağdat'ın, Tahran'a müzahir Iraklı müttefiklerin itirazlarına rağmen petrol taşımacılığı konusunda Şam ile iş birliği arayışına girmesinin önünü açtı.
Barrack'ın Suriye, Irak ve Körfez Arap ülkelerini birbirine bağlama stratejisi, Hürmüz Boğazı'nı aşmak ve Akdeniz'e erişim güzergâhlarını çeşitlendirmek için çok daha geniş seçenekler sunuyor.
Bu durum, Suriye koridorunun bölgesel aktörler nezdindeki cazibesini önemli ölçüde artırıyor.
Bu bağlamda, Abu Dabi Limanlar Grubu tarafından BAE'nin Khalifa Limanı ile Irak'ın Ümmü Kasr Limanı arasında entegre lojistik hizmetlerinin başlatılmasının ardından; Suriye limanlarının BAE-Irak lojistik koridoruna bağlanması olasılığını değerlendirmek üzere Emirliklerden bir heyet 25 Haziran 2026 tarihinde Şam'ı ziyaret etti.
Böylesi bir hamle; Irak, Suriye ve Lübnan'ın BAE ve diğer Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle olan ticaretini canlandıracak ve aynı zamanda bölgenin lojistik ağını Türkiye ve Avrupa'ya uzanacak biçimde genişletecektir.
ABD'nin Suriye'ye yönelik stratejisi; Suriye-Irak ilişkilerinin hızla gelişmesi için bir Amerikan şemsiyesi sunarak, söz konusu ilişkileri İran'ın misillemelerinden koruyabilir ya da en azından bu misillemelerin etkisini hafifletebilir.
Eş zamanlı olarak bu strateji, Suriye'nin Doğu ile Batı'yı ve Kuzey ile Güney'i birbirine bağlayan bir köprü konumunu pekiştirerek, ülkenin yeni ortaya çıkan bölgesel zorluklarla başa çıkma kapasitesini artırmaktadır.
Bu çerçeve, Suriye'nin Washington açısından hem Irak'ta hem de geniş bağlamda bölgede artan stratejik önemi göz önüne alındığında, İsrail'in Suriye'yi zayıflatma ve istikrarsızlaştırmaya yönelik girişimlerini de kısıtlayabilir.
Sonuç olarak Şam; İsrail'in Suriye-Irak yakınlaşmasını engellemeye veya Suriye-Türkiye ilişkilerindeki ilerlemeyi sekteye uğratmaya yönelik olası çabalarına karşı belirli bir ölçüde ABD koruması elde edebilir.
Trump yönetiminin Irak'ın egemenliğini sağlamlaştırma ve bu ülkeyi İran ile Suriye arasında bir tampon bölgeye dönüştürme hamlesi, Suriye'nin güvenliğinin pekiştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Washington; İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun Suriye'nin iç işlerine yönelik müdahalelerini dizginleyerek ve Irak ile Suriye toprakları üzerinden Hizbullah'a silah kaçırma kapasitesini kısıtlayarak, Muhafızların Suriye savaşı sırasında Deyr ez-Zor ve Humus vilayetlerinde kurduğu ağları çökertmeyi amaçlamaktadır.
ABD'nin bu çabası; merkezi hükümeti güçlendirmek amacıyla, Bağdat ile Tahran arasındaki ilişkilerin zayıflaması pahasına dahi olsa ABD ile daha yakın bir iş birliğini savunan bazı Iraklı Şii liderler nezdinde de karşılık buluyor.
Böylelikle Şaraa için, Suriye'nin bölgesel rolünü yeniden tanımlama ve ülkeyi Doğu ile Batı'yı birleştiren, Arap Körfezi'ni ise Akdeniz'e bağlayan bir "köprü devlete" dönüştürme yönünde umut verici bir fırsat ortaya çıkıyor.
Ne var ki bu fırsatlar ne denli umut verici olursa olsun; Suriye hükümetinin henüz çözüme kavuşturulmamış çeşitli meselelerde güvenilir ve uygulanabilir güvenceler sunma kapasitesine bağlılığını korumaktadır.
Bu meselelerin başında; terörle mücadele edilmesi, mezhepsel kutuplaşmanın azaltılması, azınlıkların temsilini ve güvenliğini sağlayan kapsayıcı bir siyasi çerçevenin oluşturulması ve etkin bir sınır denetiminin hayata geçirilmesi geliyor.
Elde edilecek başarı aynı zamanda, Suriye'nin yeni ABD stratejisine dâhil olmasına yönelik bölgesel ve uluslararası tepkileri yönetme kapasitesine de bağlı olacaktır.
Aynı zamanda Amerikan stratejisi; Suriye'ye on yıllardır görülmemiş kritik bir rol biçme potansiyeli taşısa da, Şam'ı bölgesel ve uluslararası rekabetin tam merkezine yerleştirmekte ve ülkeyi, Washington'ın başta İran olmak üzere bölgedeki asli aktörlerin çatışan çıkarlarını dengeleme kapasitesi için bir test alanına dönüştürmektedir.
Tahran'ın hem ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası hem de önemli bir siyasi, ideolojik ve ekonomik nüfuz alanı olarak gördüğü Irak'tan kendisini uzaklaştırmayı ve etkisini kırmayı amaçlayan bu stratejiyi engellemek için, İran'ın tüm nüfuzunu devreye sokması beklenmektedir.
İran'ın bir yandan Şii gruplara Suriye-Irak yakınlaşmasını engellemeleri için baskı yaparken, diğer yandan özellikle petrol taşımacılığı ve boru hattı güzergâhları açısından kritik öneme sahip bölgelerde Suriye'nin güvenliğini istikrarsızlaştırmaya çalışması muhtemeldir.
Suriye'nin, Arap Körfezi'ni Irak üzerinden Akdeniz'e bağlamak üzere tasarlanan projelere katılımı, diğer bölgesel güçlerin muhalefetini tetikleyebilir.
Örneğin Türkiye; Suriye-Irak koridorunu, Irak'tan geçen Kalkınma Yolu veya Suriye ile Ürdün'ü Suudi Arabistan'a bağlayan Hicaz Demiryolu'nun yeniden canlandırılması projesi gibi kendi stratejik güzergâhlarına bir rakip olarak algılayabilir.
Barrack'ın stratejisini hayata geçirirken kolay bir süreçle karşılaşması pek olası görünmemektedir. Bu yaklaşımın kritik bir unsurunu teşkil eden Şam ile Bağdat arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecini çeşitli engeller sekteye uğratabilir.
İlk zorluk, Şaraa'nın Irak'ta bulunduğu dönemde el-Kaide ile olan geçmiş bağlarından kaynaklanmaktadır; nitekim Tahran'a müzahir güçler, bu durumu Irak kamuoyundaki endişeleri körüklemek ve Suriye ile yakınlaşmayı engellemek amacıyla istismar ediyor.
Bu faktörün Bağdat'taki karar vericiler üzerinde sınırlı bir etkisi olabilse de; söz konusu durum yine de Tahran eksenindeki gruplara, kamuoyunu manipüle etmek ve Şam ile daha yakın ilişkiler kurulmasına yönelik muhalefeti kışkırtmak için kullanabilecekleri potansiyel bir araç sunabilir.
Bir diğer engel ise Suriye'deki Alevi ve Şii toplulukların haklarıyla ilgili.
Birçok rejim destekçisinin ve Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderlerinin Şii ve Alevi karşıtı söylemlerini açıkça dile getirmesi, Irak ile ilişkileri derinleştirme çabalarını daha da karmaşık hâle getirdi.
Tahran'a müzahir güçler, bu meseleyi parlamentoda veya hükümet çevrelerinde gündeme getirerek bir koza dönüştürebilir ve ilişkilerin geliştirilmesinin ön koşulu olarak Alevi ve Şii topluluklar için güvenceler talep edebilir.
Şam kırsalında bulunan Seyyide Zeynep Türbesi, karşılaşılan bu zorluğu daha da somutlaştırmaktadır.
Şaraa hükümeti, sayıları Esed rejiminin çöküşünden önceki seviyelerin çok altında kalan Iraklı Şii ziyaretçilere güvence verme konusunda zorluk yaşıyor.
Bu durum; Iraklı Şii toplumunun belirli kesimlerinin yeni Suriye makamlarına yönelik devam eden ihtiyatlı tutumunun yanı sıra, Suriye'de faaliyet gösteren aşırılık yanlısı unsurlara ve bu unsurların Suriye güvenlik aygıtı içindeki nüfuzlarına dair duyulan endişeleri yansıtıyor.
Orta vadede Şaraa, Bağdat'ın Suriye'deki Şii kutsal mekânlarına kısıtlamasız erişim yönündeki beklentileri ile kendi iç destek tabanını uzaklaştırma riskini dengede tutmak zorunda.
Bu süreçte aşırılık yanlısı Selefi hareketin, Şaraa karşıtı propagandası için yeni malzemeler elde etmesi muhtemeldir.
Aynı zamanda IŞİD; Suriye-Irak ilişkilerindeki herhangi bir iyileşmeyi, Şaraa'yı "İran'ın vekilleriyle" iş birliği yapmakla suçlayarak onun iç desteğini zayıflatmak amacıyla istismar edebilir.
Örgütün, Suriye devlet başkanını; Saddam Hüseyin'in devrilmesinden bu yana Irak hükümeti ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) tarafından Sünnilere karşı işlenen ihlallerin suç ortağı olarak göstermesi beklenmektedir.
Söylemlerin ötesinde IŞİD mensupları, Sünnilerin çıkarlarını savundukları bahanesiyle güzergâh boyunca bombalı saldırılar düzenleyerek Kerkük-Banyas boru hattının onarım sürecini sabote etmeye de girişebilirler.
Şaraa'nın ayrıca, Kürtlerin ve Alevilerin Suriye devleti içindeki temsiline yönelik sürdürülebilir düzenlemeler hayata geçirmesi gerekecektir.
Iraklı Şii siyasi güçler Kürtlerin haklarına pek ilgi göstermese de, bu güçlerin destekçileri Suriyeli Alevilerin koşullarının iyileştirilmesine büyük önem vermeye devam etmektedir.
Birçoğu, Alevi ve Şii toplulukları Şara hükümeti altında zulüm gören mağdurlar olarak resmeden İran yanlısı propagandanın etkisi altındadır.
Buna karşılık; Iraklı Kürt partiler ve Erbil'deki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), Suriye'deki Kürt haklarının güvence altına alınması yönündeki ısrarlarını sürdürmekte ve SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesi konusundaki tutumunu yeniden gözden geçirmesi için Şam üzerindeki baskıyı artırmaktadır.
Hem Şii hem de Kürt liderlerin; ikili ilişkilerin ilerlemesini, doğrudan veya dolaylı olarak, Şam'ın Suriye'deki Kürt, Alevi ve Şii topluluklara sunacağı güvencelere bağlama ihtimali, bu dinamiği Suriye açısından zor bir konuma sokuyor.
Iraklı güçler; Alevilerin ve Kürtlerin iktidara katılımını genişletmesi için Şam'a açıkça baskı yapmasalar dahi, Irak'ı Suriye üzerinden Akdeniz'e bağlayan projeler, bu toplulukların çoğunluğu oluşturduğu ülkenin doğu ve batı bölgelerinde kaçınılmaz olarak daha fazla istikrar gerektiriyor.
Söz konusu bölgelerde sürdürülebilir bir güvenlik tesis etmek için Şara hükümetinin, belediye düzeyinde dahi olsa, yerel halkı siyasi ve idari hayata dâhil etmesi gerekiyor.
ABD'nin Bereketli Hilal'deki yeni stratejisi Şam'a, ekonomik, enerjisel ve lojistik bağlantılar yoluyla Bağdat ile ilişkilerini geliştirme ve aynı zamanda, İsrail'in Ankara'nın Suriye'de artan nüfuzuna yönelik muhalefetini kontrol altında tutmayı amaçlayan bir ABD şemsiyesi altında Türkiye ile bağlarını güçlendirme konusunda değerli bir fırsat sunuyor.
Bununla birlikte Suriye'nin bu fırsatı değerlendirebilmesi; Şara hükümetinin özellikle terörle mücadele, mezhepsel kutuplaşmanın dizginlenmesi ve azınlık haklarının korunması konularında uygulanabilir siyasi ve güvenlik garantileri sunma kapasitesine bağlı olacaktır.
Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya birbiriyle rekabet eden bölgesel baskıların dengelenememesi, söz konusu fırsatı yeni bir istikrarsızlık kaynağına dönüştürebilir ve Suriye'yi istikrara giden bir köprü olarak konumlandırmak yerine jeopolitik rekabetin merkezinde bırakabilir.