
Cumhurbaşkanı Jozef Aun’un Washington ziyaretinin semereli bir sonuç verdiğine gerçekten inanıyor musunuz?
Pek çok çevre bu neticeyi kabul etmeye yanaşmayacaktır. Hatta Aun’un kendisi bile, radikal siyasi tercihlerinin sarstığı konumunu pekiştirmesine yarayacak hediyelerle Amerikan başkentinden dönmeyi ummuş olabilir.
Fakat hakkını teslim etmek gerekir ki; Washington’a bir heybe dolusu fikir ve taleple giden Aun, en azından, Amerikan Başkanı Donald Trump’ın görüşmeden henüz bir hafta bile geçmeden şiar edindiği o fikrin tohumlarını ekmeyi başardı.
Nitekim Trump, 29 Temmuz’da Amerikan Fox News kanalına verdiği mülakatta bölgedeki ahvali, İran’ı ve müttefiki olan güçleri değerlendirirken ansızın spikere dönüp şu ifadeyi kullandı: "İran’ın güdümündeki milisler ve vekiller, dünyanın kanseridir!"
Bu söz ilk bakışta Amerikan Başkanı’nın etrafını saran dâhiler heyetinin fikri bir birikimi gibi algılandı. Ne var ki mesele biraz kurcalandığında, arkasında bambaşka bir sebebin yattığı anlaşılıyor.
Zira Amerikan Başkanı, mezkr televizyon mülakatından tam sekiz gün önce, 21 Temmuz 2026 Salı günü Beyaz Saray’da Aun’u ağırlamıştı. İki lider, basına kapalı çalışma toplantısına geçmeden önce geleneksel basın toplantısında konuşmuş; Trump o esnada Hizbullah’a değinerek o meşhur cümlesini sarf etmişti: "Şayet Cumhurbaşkanı Aun benden talep ederse Hizbullah ile görüşürüm!"
O gün bu tutumun arka planına ve muhtemel boyutlarına dair pek çok analiz havada uçuştu. Ancak somut gerçekler orta yerde dururken temelsiz tahminlerin içinde boğulmanın bir anlamı yok.
Trump, Lübnan’daki savaşı noktalamak aduına bir uzlaşıya varılması hedefleniyorsa Hizbullah ile neden temas kurulmadığını aylar öncesinden sorgulamaya başlamıştı zaten.
Basına kapalı oturumda Aun’a yönelttiği soru da tam olarak buydu. Aun ise ihtimal ki ev sahibinden bu tavrı bambaşka bir üslupla izah etmesini bekliyordu.
Amerikan Büyükelçisi Mişel İsa da dâhil olmak üzere herkes Beyrut’a döndükten sonra, cumhurbaşkanlığı ekibinin ziyaretin içeriğine dair dışarıya pek bir bilgi sızdırmadığı dikkatlerden kaçmadı.
Ardından İsrail’in müzakere sürecinde ilerlemeyi reddettiğine dair haberlerin peşi sıra gelmesi, Trump’tan İsrail’in sahadaki adımları biçiminde bir "hediye" koparmayı ve böylece doğrudan müzakere sürecine güya bir anlam katmayı uman cumhurbaşkanlığı kanadındaki hüsranı iyiden iyiye derinleştirdi.
Herkes doyurucu bir yanıt alamamanın huzursuzluğuyla cevapsız sorular sormaya başladı.
Buna karşın Aun ve ekibinin sergilediği bu sessizlik, her zamanki gibi gevezeliği ve af kurulmayı seven Büyükelçi İsa'ya sirayet etmedi. İsa, "Trump ile Aun arasındaki görüş birliği" üzerine lakırdı ederken basına kapalı o toplantıda konuşulanların bir kısmını ifşa ediverdi.
Elbette İsa, Trump’ın Lübnan’a dair nasıl bir vizyona, bilgiye yahut fikre sahip olduğuna ilişkin soruya açıklık getirmedi. Bu sessizliği bilgi eksikliğinden ziyade, çok daha vahim bir mahcubiyeti gizleme telaşından kaynaklanıyordu: Trump, Lübnan’ın konumu ve yapısı hakkındaki cehaletini gözler önüne seren bir soruyla Aun’u ve salondakileri adeta şaşkına çevirmişti.
Söz Amerikan havayollarının Lübnan’a uçuşlarını yeniden başlatmasına geldiğinde Trump, Aun’a dönerek, "Peki Lübnan’da bu uçakları karşılayabilecek gerçek bir havalimanı var mı?" diye sormuştu.
Cehaletin sınırları bununla da kalmadı. Oturum, Amerikan Başkanı’nın Lübnan’a dair kırıntı kabilinden bir bilgiye dahi sahip olmadığını, hatta Büyükelçi Mişel İsa'nın -ya da kendisinin hitabıyla "Michael"ın- Hristiyan mı yoksa başka bir mezhepten mi olduğunu teyit etme gereği duyduğunu açıkça gösterdi.
Aslında bu durum Aun için bir "mürebbi" edasıyla Trump’a Lübnan’ın tarihi, coğrafyası ve toplumsal dokusu üzerine ders verme fırsatı doğurabilirdi.
Ne var ki Aun, bir gün önce Lübnan dosyasında son derece derin bilgi sahibi olduğu anlaşılan Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile yaptığı görüşmenin de etkisiyle oldukça çekingen bir tutum takınmıştı. Üstelik öteden beri tanıdığı Amerikan askeri ve güvenlik bürokrasisiyle yürüttüğü temasları da hesaba katıyordu.
Havalimanı sorusu geçiştirilebilir, Amerikan tarafının Beyrut Havalimanı’ndaki güvenlik önlemlerinden duyduğu hoşnutsuzluğun bir yansıması veya havalimanının kapasitesine dair bir bilgi eksikliği olarak yorumlanabilirdi. Fakat Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet eş-Şer’a ile görüşmesine dair sızan anlatılarda Trump’ın, "Bana bir bilgi verebilir misiniz Bay Ahmet: Suriye’nin yüzölçümü Lübnan’dan çok mu büyük?" şeklindeki sorusu hatırlanınca, Trump’ın genel olarak Lübnan ve bölge hakkındaki birikimi yeniden tartışmalı hale geliyor.
Kuşkusuz, İran savaşını konu alan gizli toplantılara katılan yahut bu süreçten haberdar olan diplomatların anlattığı pek çok fıkra mevcut.
Ancak tüm bu tablodan süzülen yalın gerçek şu ki; bu sarışın beyaz adam, yalnızca kendi ilgi alanına giren iş ve ticari anlaşmalar hususunda uzmandır. Kalan tüm dosyalarda ise kendisine bilgi sunan ve politika belirleyen ekibine bel bağlar.
Ekip üyelerinden biri kendisine karşı çıkma cesareti gösterdiğinde ise Trump; ister bakan, ister sivil veya askeri bürokrat, isterse savaş meydanındaki bir general olsun, elindeki giyotin kılıcını savurmaktan asla tereddüt etmez.
Ancak biz yine o basına kapalı görüşmeye dönelim. Amerikan-İran uzlaşısı kâbusuyla yatıp kalkan bizim belagat düşkünü cumhurbaşkanımız, öteden beri Hizbullah’ı Lübnan’ın "asli sorunu" olarak görmektedir.
Hizbullah liderleri, Aun’un altına imza attığı tüm "taahhütleri" ayaklar altına alarak çark etmesi karşısında büyük bir şok yaşarken (ki ileride bu husustaki bilgi ve belgeleri açıklamak zorunda kalabilirler), Aun’un kendi hakiki tutumunu ilanınihaye açığa vurması için son bir hamleye ihtiyacı vardı.
Ağustos 2025’ten Mart 2026’ya kadar kademeli olarak hazırladığı bu zeminin sonunda, kendi fikirlerini dinlemeyi dahi umursamayan bir düşmanın kucağına, müzakere masasına atılıverdi. Bütün bunlara rağmen Aun’un tek takıntısı, Hizbullah’tan ne pahasına olursa olsun kurtulmaktı.
Nitekim Birleşik Devletler Başkanı kendisine doğrudan Hizbullah ile neden temas kurmadığını sorduğunda takınacağı tavır da bundan farklı olamazdı.
Açmaz karşısında çaresiz kalmayan Aun, Trump’ın sorusuna yanıt verirken Hizbullah ile geçmişte yürütülen diyalog süreçlerini sıraladı; bu denemelerin defaatle tekrarlandığını ancak bir sonuç vermediğini, örgütün tamamen İran güdümüne girdiğini ve Lübnan’daki Şiilerin iddia edildiği gibi örgütün arkasında durmadığını savundu.
Görüşmenin detaylarına vakıf kaynakların aktardığına göre Aun, Meclis Başkanı Nebih Berri’nin kendisine açıkça izhar ettiği desteği dile getirerek, Berri’nin yürütülen bu hattı desteklediğini ancak bir Şii-Şii çatışmasından kaçındığını, bu sebeple yönetimin adımları konusunda Berri ile mutabık olunduğunu beyan ederek onu zor durumda bırakmak istemediğini kaydetti.
Ardından Aun asıl vurucu cümlesini kurdu: "Hizbullah, Lübnan’ın bünyesini saran bir kanserdir; bu illet ağrı kesicilerle, yarım yamalak çözümlerle yahut akim kalmaya mahkûm diyaloglarla iyileştirilemez, tek çare dokunun tamamen sökülüp atılmasıdır!"
Pekala, Aun nihayet en büyük başarısını elde etmişti. Beyrut’a döndükten sonra ziyaretten eli boş çıkmanın yarattığı düş kırıklığına batmışken, yakın çevresinden birileri yanına sokulup şöyle dedi:
"Yazılanlara kulak asmayın; zira siz artık Birleşik Devletler Başkanı’nın söylemini şekillendiriyorsunuz. Trump, Hizbullah hakkında sizin söylediklerinizi birebir tekrarlamakla kalmadı, bu nitelendirmeyi İran ile iş tutan herkese teşmil etti!"
Ancak resmi toplantı tutanaklarına yansımayan ve Amerikan Büyükelçisi’nin ayrıntılandırmaktan kaçındığı hususlar, başka kanallardan çok daha berrak biçimde gün yüzüne çıktı.
Bu verilere göre Aun ve ekibi, Hizbullah’ı askeri, siyasi, toplumsal, eğitsel ve manevi düzeyde "kazıyıp atma" projesi üzerinde gece gündüz çalışmaktadır.
Bu bağlamda Aun, hükümetteki yardımcısı Nawaf Salam gibi, yalnızca direnişin silahını elinden alma girişimleriyle yetinmeyip, İsrail’in "Lübnan’dan tamamen çekilmek için ülkedeki tüm direniş silahlarının tasfiyesi" yönündeki şartını tereddütsüz kabul etmektedir.
Buna paralel olarak Aun, yürütme organlarının derhal devreye sokması gereken tedbirler hususunda ısrarcı davranmaktadır.
Kard'ul Hasen dosyasıyla başlayan ve örgüte tek bir kuruşun dahi ulaşmasını engellemeyi hedefleyen bu tutumunu şu sözlerle açıkça dile getirmektedir:
"Yeniden imar adı altında dahi olsa Hizbullah’a tek bir kuruşun aktarılmasına müsaade etmeyeceğim; aynı gerekçeyle gelse dahi İran fonlarının ülkeye girişine onay vermeyeceğim. Sadece inşaat yöntemlerini değil, kaynağı da kapsayan sıkı bir denetim mekanizması kurmadan kimsenin imar faaliyetine girişmesine izin vermeyeceğiz!"
Merhum Ziad Rahbani "netlik" kavramını pek sever, en makbul hasmın tutumu en net olanı sunduğunu söylerdi.
Bizim vasatımızda Jozef Aun’un yapabileceği en hayırlı iş, bu büyük çatışmadaki duruşunu, bulunduğu safı ve hatta ülkeyi sevk ve idare etme biçimini çok daha net biçimde ortaya koymasıdır.
Acaba kamuoyu, Aun’un "dünyanın en büyük diktatörünün" huzurunda, İsrail ile varılacak bir uzlaşının ne bakanlar kurulu kararına ne de meclis onayına ihtiyaç duyduğunu söylediğini fark etti mi?
Yoksa aksaklıkları teşhir etmek ve iktidarı denetlemek yerine, bu küçük diktatöre muhalefet edenlerin siyasi ve medya alandaki tüm izlerini silmek amacıyla hazırlanan yeni basın kanunuyla şekillenen "yeni Lübnan anayasası"nın hatlarıyla henüz tanışmaya mı başlıyoruz?
Aun’un Amerika dönüşünden iki hafta sonra, 4 Ağustos’ta kürsüye çıkan Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, iç siyasete değindiği konuşmasında cumhurbaşkanının mevcut ihtilaflardaki konumunu ilk kez sert bir tonda eleştirerek şöyle dedi:
"Sayın Aun hakemlik yapmak ve birleştirici olmak yerine, taraf tutan ve bölen bir figüre dönüşmüştür; bu tutum ne üstlendiği rolle ne de Lübnan’ın mukavemetiyle bağdaşmaktadır!"
Çeviri: YDH