
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, kısa bir süre önce yedek subayların karşısına geçip İsrail’in dışa bağımlılıktan kurtulmayı ve kendi bağımsız silahlanma sistemini kurmayı hedeflediğini açıkladığında, aslında 7 Ekim’den bu yana süregelen savaşların son üç yılda İsrail’in önüne koyduğu üç boyutlu bir stratejik gerçeği dile getiriyordu.
Bu gerçeğin ilk boyutu, savaşın Tel Aviv’e askeri gücünün gerçek sınırlarını göstermiş olması.
İkinci boyutu, savaşa yeterli hazırlık yapmadan girdiği anlaşılan ve zafer peşinde koşmak yerine "zararı sınırlandırma" çabasına sürüklenen koruyucu güç ABD’nin sergilediği tutum.
Üçüncü boyutu ise İsrail’in, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a siyasi ve ekonomik bir can simidi sunacak bir uzlaşmaya varma niyetinde olduğuna dair taşıdığı kanaatle ilişkileniyor.
Tüm bu gelişmelerin ışığında Tel Aviv, yerli savunma sanayisine 350 milyar şekel (yaklaşık 110 milyar dolar) kaynak aktarmayı ve 2039 yılına kadar Amerikan askeri yardımından tümüyle bağımsızlaşmayı öngören kapsamlı planlar hazırlıyor.
Bu arayış, İran’a yönelik savaşın yalnızca İsrail’in kendi mühimmat stoklarını tüketmekle kalmadığını, ABD’nin Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşta Ukrayna’yı desteklemek için sevkiyat yapması sebebiyle İsrail topraklarında kurulu Amerikan depolarının da çoktan boşaldığını açıkça gösterdiği bir dönemde gündeme geliyor.
Tel Aviv, Joe Biden yönetiminin soykırım savaşına verdiği koşulsuz desteğe rağmen, müttefikinin Gazze ve Lübnan’daki adımlarını dizginleyebilmek amacıyla ağır askeri dozerlerin ve hassas güdüm kitlerinin sevkiyatını zaman zaman geciktirdiğini de unutmuyor.
Bugün ise asıl sarsıntı, Tel Aviv’in Tahran’a karşı omuz omuza savaştığı Trump’ın bizzat hasmıyla müzakere masasına oturmasından, hatta "Şii Ekseni"nin güçlenmesine zemin hazırlayan bir tutum sergilemesinden kaynaklanıyor; üstelik İsrail’in "Sünni Ekseni" olarak adlandırdığı cephe de ABD-Türkiye işbirliğiyle giderek tahkim ediliyor.
Peki, İsrailli karar vericilerin önüne konan bu planlar, Tel Aviv’i Washington’a bağımlı olmanın getirdiği prangalardan ve risklerden kurtarmaya yetecek mi?
Gerçek şu ki, düşünce kuruluşları ve yetkililerce sunulan reçeteler, temenniler ile imkânlar arasındaki derin uçurumu gizliyor; dahası Amerikan yardımını, bütçeden kolayca silinebilecek alelade bir kalem gibi görme yanılgısına düşüyor. Oysa İsrail, doğrudan Amerikan stratejik şemsiyesinin altında yer alıyor.
Bu şemsiye, Tel Aviv’e BM Güvenlik Konseyi’nde ve uluslararası platformlarda sağlanan veto zırhını, boykot hareketleri ve mahkeme davalarına karşı kurulan ortak siperi, tek başına altından kalkamayacağı askeri ar-ge imkânlarını ve kendisini ABD’nin bölgedeki en yakın uzantısı olarak görerek anlaşma yapmak isteyen devletler nezdindeki ayrıcalıklı konumunu sağlıyor.
Bu bağlamda Kudüs Strateji ve Güvenlik Merkezi bünyesinde Yedek Albay Gabi Siboni tarafından hazırlanan çalışma, üretim ve tedarik kaynaklarını çeşitlendirmenin İsrail’i bağımlılık döngüsünden çıkarmayacağını, yalnızca bu döngünün sınırlarını genişleterek Tel Aviv’i kontrol edemediği tedarik zincirlerinin rehini olarak bırakacağını teslim ediyor.
Söz konusu çalışma Hindistan, Güney Kore ve Japonya gibi aktörlere yönelmeyi önerse de, olası bir kriz anında bu ülkelerden hiçbirinin ABD’ye meydan okumayı göze alamayacağı gerçeği karşısında bu çeşitlenmenin köklü sorunu çözmeye yetmeyeceğini kabul ediyor.
Nitekim Ekonomi Bakanlığı Büyüme İdaresi Başkanı Elinor Yakobson, Yedioth Ahronoth gazetesinin düzenlediği Savunma Teknolojileri Konferansı’nda (Şubat 2026), savaşın hammadde konusunda çok ciddi bir açığı gün yüzüne çıkardığını, büyük İsrail sanayisinin girdi temininde Doğu Avrupa ithalatına bağımlı olduğunu ve asıl uçurumun sadece mühendis açığında değil, doğrudan "üretim altyapısında" yattığını belirtmişti.
Aynı doğrultuda eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Eitan Ben-Eliyahu, uçaklar başta olmak üzere "büyük harp platformlarında" Amerikan yardımının korunmasının zorunlu olduğunu vurguluyor.
Bu yaklaşım, İsrail’in kimi mühimmat ve parçaların üretiminde kendi kendine yetebilse bile, savaşların kaderini tayin eden daha uzun erimli ve kapsamlı stratejik kuvvet kollarında ABD’ye mecbur kalmaya devam edeceğinin zımni bir itirafı niteliğinde.
Hatırlanacağı üzere İsrail, 1980’li yıllarda "Lavi" yerli savaş uçağı projesiyle hava kuvvetlerinde bağımsızlığını kazanmaya çalışmış; ancak harcanan yoğun çaba ve devasa kaynaklara rağmen proje nihayete erdirilememişti.
Dolayısıyla İsrail, ekonomik büyümesinin zirvesinde bulunduğu ve teknolojinin görece daha az karmaşık olduğu bir dönemde dahi bağımsız bir savaş uçağı üretememişken, üretim zincirlerinin küresel ölçekte iç içe geçtiği bugünün dünyasında nasıl bütünlüklü silahlanma sistemleri kurabilir?
Kaldı ki İsrail, Barack Obama döneminde imzalanan 2016 tarihli mutabakat muhtırasıyla Amerikan yardımının tamamını ABD merkezli şirketlerde harcamayı kabul ederek kendi bağımlılığını bizzat derinleştirmiş, bu adım Demir Kubbe füzeleri dahil pek çok kritik üretim hattının Amerikan fabrikalarına kaydırılmasına yol açmıştı.
Böylece Tel Aviv, yardım garantisi karşılığında kendi sınai üretim zemininden feragat etmiş oldu; şimdiyse mühimmat ve hassas sistemler üretecek tesisleri ayağa kaldırmanın onlarca yıllık sanayi ve insan birikimi gerektirdiğini göz ardı ederek, salt siyasi bir kararla bu kabiliyeti yeniden kazanabileceğini varsayıyor.
Üstelik silahlanmada tam bağımsızlık; derin bir stratejik derinlik, geniş bir coğrafya, yeterli nüfus hacmi ve çöküşe uğramaksızın uzun süreli savaşların maliyetine göğüs gerebilecek bir ekonomi gerektiriyor.
İsrail’in bugün de mahrum olduğu bu yapısal unsurlar, varlığının tek teminatı niteliğindeki ana kaynaktan kopmasını neredeyse imkânsız kılıyor.
Çeviri: YDH