PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
❝İsrail'le ilişkileri normalleştirmek demek, onun olağan varlığını resmen kabullenmek demektir.❞

✱✱✱
Batı Asya ve Kuzey Afrika halklarının önüne uzun zamandır son derece cazip bir vaat konuyor: İsrail’le ilişkilerinizi normalleştirin, ekonominiz şahlansın.
Trump yönetiminin 2019 yılında Manama'da düzenlediği "Barıştan Refaha" isimli ekonomik çalıştay bu vaadi en açık haliyle dile getirmiş; Arap ekonomilerini İsrail merkezli bölgesel tedarik zincirlerine entegre etme karşılığında 50 milyar dolarlık devasa bir yatırım sözü vermişti (Beyaz Saray, 2019).
Nitekim 2020 tarihli İbrahim Anlaşmaları bildirgesi de normalleşme sürecini, bölgenin "muazzam ekonomik potansiyelini" açığa çıkaracak sihirli bir anahtar olarak sundu.
O günden bu yana Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn yetkilileri, attıkları bu imzaları milyarlarca dolarlık ikili ticaret hacmi, ortak teknoloji parkları ve İsrail turizmiyle meşrulaştırmaya çalıştı; şimdi ise tıpatıp aynı senaryonun Lübnan üzerinde provaları yapılıyor.
Ancak bu süslü söylemin perde arkasında gizlenen acı bir gerçek var: Vaat edilen bu refah, eşitlikçi ve yatay bir kalkınma modeli değil, düpedüz dikey bir entegrasyondur.
Bu sistemde, ilişkilerini yeni normalleştiren ülkeler denkleme eşit ortaklar sıfatıyla değil, bütünüyle İsrail tahakkümündeki bir ekonomik yapının bağımlı uzantıları olarak dâhil edilmektedir.
Bu tezi sınamak amacıyla, İsrail'le ilişkilerini normalleştiren her bir Arap ülkesine ait temel ekonomik göstergelerden oluşan kısa bir veri seti derledim.
Ortaya çıkan tablo tek kelimeyle çarpıcı: Mısır'da gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) büyümesi 1979'daki %4,5 seviyesinden 2024'te %2,4'e gerilerken; ticaretin GSYİH içindeki payı %70'ten %40'a çakılmış, kamu borcu ise %30-40 bandından fırlayarak %81-91 seviyelerine dayanmıştır (Dünya Bankası Kalkınma Göstergeleri, 2026; IMF Veri Seti, 2026).
1994 yılında barış antlaşmasına imza atan Ürdün'de ise yıllık büyüme oranı yarı yarıya erirken, işsizlik oranı %8'den %14'e tırmanmıştır (Dünya Bankası, 2026; IMF, 2026; ILOSTAT, 2026).
Keza Sudan'da, 2020 yılında gerçekleşen normalleşmenin hemen ardından yıkıcı bir iç savaş patlak vermiş; bu kâbus, kişi başına düşen ortalama reel geliri 1.050 dolardan 580 dolara düşürdüğü gibi, ticaretin GSYİH içindeki payını da %10'dan %2'ye kadar geriletmiştir (Dünya Bankası Kalkınma Göstergeleri, 2026).
Yine aynı yıl ilişkilerini normalleştiren BAE ve Bahreyn'e baktığımızda da anlamlı bir iyileşmeden söz etmek oldukça güçtür; zira Bahreyn'de enflasyon %2,3'ten %0,9'a inerek yalnızca cılız bir düşüş sergilerken, BAE'de % -2,07'den %1,7'ye yükselmiştir (Dünya Bankası, 2026).
Fakat tüm bu rakamsal tablonun içinde eksik olan son derece hayati bir unsur daha var.
Elinizdeki bu makale, İsrail'le normalleşmenin refaha veya ekonomik büyümeye öncülük etmediğini; tam aksine, farklı ekonomik mekanizmalar ve kanallar devreye girerek beklentilerin tam zıttı bir yıkım yarattığını ortaya koymayı amaçlıyor.
Makale aynı zamanda, Lübnan'daki ekonomik darboğazın ve sistemin rantçı doğasının kökeninde yatan temel nedeni, yani mezhepçi yapıyı mercek altına alıyor.
Lübnan'ın mevcut mezhepçi siyasal düzeni göz önüne alındığında, İsrail'le ilişkileri normalleştirmek demek, Arap Levant'ında bir apartheid devletinin olağan varlığını resmen kabullenmek demektir.
Böylesi bir boyun eğiş, ülkedeki mezhepçi fay hatlarını daha da derinleştirecek, ayrılıkçı eğilimleri körükleyecek ve nihayetinde ekonomik performansın dibe vurmasına zemin hazırlayacaktır.
Bölgedeki araştırmacılar ve sivil toplum temsilcileri –ki bu makalede söz konusu görüşlere çok daha geniş yer verilecektir– karşılaşılan bu karanlık tablonun asla bir tesadüf olmadığını vurguluyor.
Bilakis yaşanan bu hüsran; Arap ekonomilerini yapısal olarak İsrail'e mahkûm eden, dar bir elit zümreyi zengin ederken ekonomik durgunluğun siyasi köklerini hasıraltı eden ve hepsinden öte kalkınmanın belkemiği sayılan egemenliği ve toplumsal güveni dinamitleyen çarpık bir modelin doğrudan sonucudur.
Nitekim Tarık Dana (2014), Filistin oligarşisinin İsrail işgalinden ciddi menfaat sağladığını; buna mukabil "İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin büyük çoğunluğunun ise yalnızca hayatta kalma mücadelesi verdiğini" öne sürer.
Charbel Nahhas'ın Lübnan İçin Ekonomi ve Devlet (2020) adlı kitabında da altını çizdiği üzere bu çarpıcı örnek, Lübnan gerçeğiyle birebir örtüşmektedir; zira Lübnan'da oligarşi halihazırda derin devletin ayrılmaz bir parçasıdır ve kamu yararını hiçe sayarak tamamen kendi şahsi çıkarlarına hizmet eden politikaları yönlendirmektedir.
Şimdilerde ise aynı tezgâhtan geçirilmek üzere bir sonraki kurban olarak Lübnan öne sürülüyor; üstelik normalleşme savunucuları, olası bir barış anlaşmasının ekonomik toparlanma için elzem olan istikrarı sihirli bir değnek gibi getireceğini iddia ediyorlar.
Bu argümanın tutarlılığını sınamak amacıyla, bölgeden yükselen eleştirel çerçeveleri baz alarak, normalleşmenin Lübnan ekonomisi üzerinde gerçekte ne gibi yıkıcı etkilere yol açabileceğini yüksek bir doğruluk payıyla öngörebiliriz.
Ortadaki ilk ve en güçlü öngörü, normalleşme adımlarının Lübnan'ı, İsrail merkezli bölgesel bir sistemin içinde yalnızca figüran bir ekonomiye dönüştürerek bu marjinal rolü kalıcı hale getireceğidir.
Bir zamanlar Lübnan gibi ülkeleri Suriye, Ürdün ve Körfez'e bağlayan; kendi içindeki ticareti, işgücü dolaşımını ve altyapı ağlarını temel alan o "yatay Arap entegrasyonu" artık can çekişiyor.
Bu modelin yerini hızla dikey bir tahakküm alıyor; öyle ki görece zayıf Arap ekonomileri, İsrail metropolüne yalnızca ucuz işgücü, katma değeri düşük tarım ürünleri sunan ve dışarıdan gelen malları tüketen basit birer pazar konumuna itiliyor.
Davis, es-Sana, Hamid ve Mondi'nin Orta Doğu Raporu'nda yayımlanan 2025 tarihli makalesi, normalleşme kisvesi altındaki anlaşmaların bu yapısal dönüşümü belirli politikalar aracılığıyla nasıl ilmek ilmek işlediğini ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor.
Örneğin, İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri ortak sanayi bölgelerinden Arap dünyasına sürülen mallara zorla "İsrail Malı" damgası vurulması, Mısır ile yapılan doğalgaz anlaşmaları sayesinde Mısır'ın elektrik üretiminin doğrudan İsrail şebekesinin taleplerine göre dizayn edilmesi ya da Ürdün ve Fas'taki ulaşım koridorlarının baştan çizilerek ticaretin geleneksel Arap karayolları yerine Hayfa limanı üzerinden Körfez'e akıtılması…
Devreye sokulan tüm bu dişliler, bölgenin kendi içindeki yatay döngülerini paramparça edip söz konusu dikey bağımlılığı perçinliyor.
Aslına bakılırsa bu dikey bağımlılık denklemi bölgeye pek de yabancı değil; on yıllardır İsrail ile Filistin toprakları arasındaki ekonomik ilişkinin tam kalbinde aynı mantık yatıyor.
Tarık Dana'nın (2014) açıkça ortaya koyduğu üzere, Oslo süreciyle birlikte Filistinli sermaye sahipleri yapısal bir esarete mahkûm edilmişti.
Düşük kârlı taşeron işlere sıkıştırılan, İsrail'in ithalat kotalarına ve para politikalarına boyun eğmek zorunda kalan Filistin, İsrail sermayesi için yalnızca ucuz bir işgücü deposu işlevi görürken; dar bir tüccar sınıfı bu korkunç adaletsizlik üzerinden kendi kasasını doldurmuştu.
Şimdi 2020'lerin normalleşme fırtınasıyla birlikte, işte bu sömürü modeli ulusal sınırları aşarak tüm bölgeye yayılıyor ve yasal bir zemine oturtuluyor.
Bir zamanlar yalnızca Oslo sonrası Filistin ekonomisini boğan bu tuzak; bugün İbrahim Anlaşmaları ve Ürdün'le imzalanan metinlerin genetik kodlarına açıkça işlenmiş durumda.
Nitekim Mecid Bargaş'ın (Ekim 2025) da vurguladığı gibi bu anlaşmalar uyarınca yeni ülkeler, sisteme eşit ticaret ortakları sıfatıyla değil; tarımı, enerjisi ve işgücü piyasaları tamamen İsrail güdümlü değer zincirlerini beslemek üzere ayarlanmış kalıcı birer "ekonomik arka bahçe" olarak entegre ediliyor.
Filistin cephesinden bakıldığında bunun tek bir anlamı var: Normalleşme rüzgârı, bağımsız bir ulusal ekonomi kurmaya dair geride kalan son umut kırıntılarını da ezip geçiyor.
Sistem, Filistin ekonomisini bu devasa dikey yapının en dipteki şubesi olarak yeniden kurgularken; diğer Arap devletleri de ironik bir biçimde, Dana'nın on yıl önce teşhis ettiği o "boyun eğen" konuma yerleşmek için birbiriyle yarışıyor.
Bankacılık sektörü çoktan iflas bayrağını çekmiş, para birimi ise serbest düşüşte olan Lübnan, böylesi acımasız bir denkleme doğal olarak en zayıf halka konumundan dâhil olacaktır.
İsrail menşeli mal ve hizmetlerle rekabet etme şansı bulunmayan Lübnanlı üreticiler zamanla hem kendi iç pazarlarından hem de ihracat ağlarından kapı dışarı edilecek; ülke ekonomisi ise Tel Aviv ve Washington'daki kapalı kapılar ardında alınan kararlara rehin düşecektir.
Örneğin masadaki bir SWIFT yasağı tehdidi bile, Lübnan'ın finansal şahdamarını tek bir gecede kesip atmaya yetecek bir silahtır.
Kısacası normalleşme vaadi Lübnan'a beklenen istikrarı getirmeyecek; tam aksine, ülkenin ekonomik geleceğinin anahtarlarını, Lübnan'ın gerçek anlamda iyileşmesiyle zerre kadar ilgilenmeyen dış güçlerin cebine koyacaktır.
BDS Ulusal Komitesi'nin (2023) raporlarına ve Dana'nın (2014) ahbap-çavuş kapitalizmi üzerine bina ettiği analizlere dayanan ikinci güçlü öngörü ise çok daha karanlık: Bu normalleşme süreci, bizzat yerel elitlerin başı çektiği resmî bir yağma operasyonundan başka bir işe yaramayacaktır.
Devletin çürümüşlüğünden ve işlevsizliğinden beslenerek palazlanan Lübnan'ın o bildik mezhepçi oligarşisi, bu tezgâhtan da kârlı çıkan yegâne kesim olacaktır.
Kurulacak ortak girişimler, cazip yeniden inşa ihaleleri ve devasa enerji kontratları; İsrailli şirketler ile sırtını siyasete dayamış Lübnanlı elitler arasında pay edilecek.
Böylece, Dana'nın (2014) "sınırları aşan Filistinli kapitalistler" metaforuyla tasvir ettiği o sömürü çarkı bu kez Lübnan'da kendini tekrar edecektir.
Günün sonunda sokaktaki vatandaş; ne kamu hizmetlerinde bir düzelme, ne istihdam olanaklarında bir artış, ne de cebindeki paranın değerinde en ufak bir istikrar görebilecektir.
Neticede masaya sürülen bu normalleşme hapı, Lübnan'ı uçuruma sürükleyen asıl hastalık olan rantçı siyasi ekonomiyi tedavi etmek bir yana, krizin ateşine sadece benzin dökecektir.
Normalleşme savunucuları, kalkınmanın önündeki sahici siyasi engelleri kasıtlı biçimde hasıraltı eden bir "ekonomik barış" masalını sıkça öne sürüyorlar. Tıpkı Halil Nahle'nin el-Şebeke'de (Nisan 2014) yayımlanan makalesinde Oslo sürecine dair savunduğu gibi; bu model, özgürleşme mefhumunu yepyeni bir ekonomik sömürgecilik biçimiyle ikame etmeyi hedeflemiştir.
Nitekim Rosa Luxemburg Vakfı (2025) da neoklasik iktisadın, Filistinlilerin haklarını gasbetmek uğruna nasıl acımasız bir silaha dönüştürüldüğünü gözler önüne seriyor.
Zira Lübnan'ın asıl sorununun kökeninde İsrail'le bir barış anlaşmasının eksikliği değil, düpedüz mezhepçilik yatar.
Gücü ve kaynakları salt dini kimliklere göre paylaştıran; ülkeyi savaş ağalarının ve bankacıların rehin aldığı işlevsiz bir devlete hapseden asıl pranga bu sistemdir.
Etnik ve dini tahakküm üzerine kurulu bir apartheid devletiyle girişilecek herhangi bir normalleşme, bu çarpık mantığı yıkmak bir yana, daha da perçinleyip derinleştirecektir.
Semir Cabir'in el-Cezire'deki (Ocak 2026) yazısında isabetle belirttiği gibi, mevcut siyasi çerçeveyi olduğu gibi bırakan bir neoliberalizm asla kalıcı bir barış inşa edemez.
Hal böyleyken Lübnan'da normalleşme; halihazırda paramparça olmuş bu yapıya bir de İsrail eksenli fay hatları ekleyecek, mezhep çatışmalarını körükleyecek ve ekonomik toparlanmanın olmazsa olmazı sayılan siyasi reformları büsbütün çıkmaza sürükleyecektir.
Evet, sorun kesinlikle İsrail'le barışın olmaması değildir; aksine sorun, gücü ve kaynakları dini kimliğe göre dağıtan, savaş ağaları ve bankacıların egemenliğine girmiş o mezhepçi devlet sisteminin ta kendisidir.
Etnik ve dini üstünlüğe dayalı bir apartheid devletiyle normalleşmek, bu mantığı yalnızca pekiştirecek ve daha da derinleştirecektir.
El-Cezire (2026) verilerinin de doğruladığı üzere neoliberalizm, siyasi çerçeveyi değiştirmediği müddetçe barışı asla sağlayamaz.
Lübnan'da yaşanacak bir normalleşme, halihazırda parçalanmış bu ortama İsrail eksenlerini sokarak mezhepsel rekabeti daha da yoğunlaştıracak ve ekonomik iyileşme için elzem olan siyasi reformları içinden çıkılmaz bir hale getirecektir.
Menal Şakir, Transnational Institute tarafından Kasım 2023'te yayımlanan makalesinde, Arap-İsrail eksenindeki "çevresel normalleşme" kılıfının, yerleşimci sömürgeciliğini aklarken aynı zamanda İsrail'in bölge kaynaklarına çökmesini güvence altına almak için nasıl kullanıldığını belgeleriyle ortaya koyuyor.
Bu mercekten Lübnan'a baktığımızda ise karşımıza ürkütücü bir gelecek tablosu çıkıyor: Ortak su ve çevre projelerinin "bölgesel işbirliği" ambalajıyla pazarlandığı; açık deniz doğalgaz sahalarının, hayati su kaynaklarının ve verimli tarım arazilerinin ise öncelikle İsrail'in çıkarlarına hizmet eden anlaşmalarla ipotek altına alındığı bir distopya...
Velhasıl, Lübnan'ın kendi doğal kaynakları üzerindeki egemenliği sahte bir iklim söylemi bahanesiyle yavaş yavaş aşındırılacak ve bu durum, Ürdün'ün İsrail'e olan mevcut enerji bağımlılığının acı bir kopyasına dönüşecektir (MERIP, 2025).
Öte yandan Bişara (2025), İsrail'le normalleşmenin Arap devletleri için şifalı bir iksir değil, aksine ölümcül bir zehir olduğunu savunur; zira bu süreç, kamuoyunu sistematik olarak Filistin davasına sırt çevirmeye yönlendirmektedir.
Filistin'le dayanışma bilincinin tüm mezhepsel sınırları aşarak toplumun derinliklerine kök saldığı Lübnan'da, böylesi bir psikolojik mühendislik, toplumsal güveni ayakta tutan o ortak ahlaki zemini paramparça edecektir.
Unutulmamalıdır ki ekonomik yaşam bütünüyle güven üzerine inşa edilir; topluma ihanet duyguları hâkim olduğunda baş gösterecek olan o derin nihilizm ve kutuplaşma, herhangi bir kolektif ekonomik projenin yeşermesi için elzem olan toplumsal dokuyu telafisi imkânsız biçimde çürütecektir.
Son olarak, masadaki her türlü senaryo, yaygın bir halk direnişinin neredeyse kesin bir ihtimal olduğu gerçeğini hesaba katmak zorundadır. Örneğin el-Arabi el-Cedid (2025), Faslı işçi sendikalarının 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda normalleşme politikalarına karşı nasıl sokaklara döküldüğünü ve bu tür anlaşmaların halk nezdinde zerre kadar meşruiyeti olmadığını tüm çıplaklığıyla rapor etmiştir.
Filistin'i yalnız bırakmayı kesin bir dille reddeden Lübnan işçi hareketleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasi akımlar, dayatılacak herhangi bir normalleşme anlaşmasını kesintisiz bir iç kargaşa sarmalına dönüştürecektir.
Yani bu anlaşma vaat edildiği gibi ülkeye istikrar getirmek yerine; grevler, bitmek bilmeyen protestolar ve siyasi kilitlenmelerle dolu sürekli bir kaos yaratarak iş ortamını bugünkünden bile çok daha kırılgan bir hale sokacaktır.
Kısacası Mısır, Ürdün, Sudan ve Körfez ülkelerinden önümüze düşen veriler son derece açık ve nettir: Normalleşme tek başına asla refah getirmez.
Bölge üzerine yazılmış o zengin ve eleştirel literatür, bize bu hüsranın nedenlerini tüm berraklığıyla anlatıyor.
Tüm bu argümanları Lübnan özeline taşıdığımızda ise ortaya çıkan tablo tek kelimeyle kasvetlidir.
Normalleşme; ekonomik bağımlılığı daha da derinleştirecek, yağmacı bir elit zümrenin kasasını dolduracak, mezhepçiliği kemikleştirecek, ülkenin öz kaynaklarının peşkeş çekilmesini kolaylaştıracak, toplumsal dayanışmayı törpüleyecek ve en nihayetinde halkın direncini baltalayacaktır.
İsrail'le masaya oturmak ülkeye ne istikrar ne de büyüme sunacaktır; tam aksine, bu ideallere ancak ve ancak Lübnan'ın o çürümüş mezhepçi sistemi söküp atması ve ekonomik egemenliğini yeniden eline almasıyla ulaşılabilecektir.
Normalleşme vaadi, artık bölgemizin peşinden sürüklenmeye tahammülünün kalmadığı koca bir seraptan ibarettir.
Dahası –ki bu, gelecekteki akademik araştırmalar için de hayati bir konudur– söz konusu normalleşme hamlesi Lübnan'daki mezhepçiliği o denli derinleştirecektir ki, her bir mezhep kendi ayrılıkçı eğilimlerine savrulacak; bu durum ülkeyi kaçınılmaz olarak yeni bir iç savaşa veya çok daha karanlık senaryolara sürükleyerek, olası en ufak bir olumlu ekonomik kazanımı bile başlamadan yok edecektir.