PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
"Temmuz ayında Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi ve ardından Mekke İttifakı’nın kurulmasıyla Türkiye, Amerikan desteğinden ve Arap dünyasının acziyetinden yararlanarak bölgede daha atak bir tutum sergiliyor."

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Libya ve Mısır’a dikkat çekici iki ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretlerin hemen ertesinde, İsrail’in ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze planını uygulamayı reddettiği bir ortamda, sekiz İslam ülkesinden Gazze Şeridi’ndeki duruma ilişkin ortak bir bildiri yayımlandı.
Bu süreç, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıl sonundan önce Suriye’yi ziyaret edebileceğine dair haberlerin dolaşıma girmesiyle eşzamanlı ilerledi.
Fidan, 11 Ağustos’ta Trablus’a vararak Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe ile görüştü; ardından Bingazi’ye geçip Saddam Halife Hafter ile bir araya geldi. Bu temaslar, Libya’nın ihtilaflı iki yakasına (doğu ve batı) aynı anda yapılan ilk Türk üst düzey ziyareti niteliğini taşıyordu.
Türkiye’nin Trablus’taki nüfuzu gözetildiğinde oradaki temaslar olağan karşılansa da Dibeybe hükümetine muhalif doğu kesimine yönelmesi, daha önce Türkiye’nin ülkedeki varlığına karşı çıkan bu kanadın da dahil edilmesiyle söz konusu nüfuz alanının genişlediğini gösterdi.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de giderek belirginleşen varlığının taşıdığı ilk mesaj, diplomasisi bu genişlemeyi durdurmakta yetersiz kalan Mısır’a yönelikti.
Fidan’ın el-Alameyn kentinde Mısırlı mevkidaşı Bedr Abdülati ile bir araya geldiği, ikili ticaret hacminin yıllık 15 milyar dolara çıkarılması niyetinin dile getirildiği ve karşılıklı iş birliği arzusunun vurgulandığı görüşmede, Mısır’ın Türkiye’nin Libya’daki rolünü kabullendiği görüldü; nitekim Kahire, Libya’daki durumu ve ülkenin bölünmesini engelleme yollarını Ankara ile müzakere etmeyi kabul etti.
Gazze Şeridi’ndeki durum ile Hamas’la ilişkiler Türk-Mısır görüşmelerinin merkezinde yer alsa da bölgedeki kilitlenmeyi kıracak somut adımlar beklenmedi; asıl öncelik, direnişin silahsızlandırılması esasına dayanan "Barış Konseyi" planının nasıl ilerletileceği oldu.
Mısır’ın "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"na katılmaması meselesi de görüşme gündeminde üst sıralarda yer aldı. Türkiye, bu ittifaktaki Arap ağırlığını Suudi Arabistan’ın değil Mısır’ın temsil ettiğini biliyor; Mısır’ın ise anlaşmanın dışında kalmak için mevcut durumda geçerli -ancak kalıcı olmayabilecek- çeşitli gerekçeleri var.
Bu gerekçelerin başında, Suudi Arabistan ile anlaşmazlık yaşayan Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini bozmama arzusu, Tahran ile süren görece sakin ilişkilere dayanarak altından kalkamayacağı yüklerin altına girmeme kaygısı, Camp David Anlaşması ile çelişebilecek taahhütlerden kaçınması ve Ankara’nın hoşuna gitmeyecek ölçüde güç kazanmasından duyduğu tedirginlik geliyor.
Yine de Mısır, özellikle Washington’ın Trump’ın övgüyle bahsettiği Mekke Anlaşması’na katılımı bir gereklilik ve öncelik olarak görmesi halinde, Amerikan baskısına uzun süre direnemeyebilir.
Fidan’ın Mısır ziyaretinin ardından, Gazze’deki ateşkes anlaşmasında yer alan sekiz ülke (Mısır, Türkiye, Ürdün, BAE, Katar, Endonezya, Suudi Arabistan ve Pakistan) tarafından ortak bir bildiri yayımlandı.
Bildiri, İsrail’in anlaşmayı akamete uğratma girişimlerini alışılagelmiş biçimde kınamanın ve ABD ile "Barış Kurulu"nu İsrail’e baskı kurmaya çağırmanın ötesine geçmedi.
Fidan, Mısır ziyaretinin sonunda Gazze konusunda "daha ciddi" adımlar atılacağı imasında bulunarak "Bu hem halkımıza hem de Filistinlilere karşı borcumuzdur" ifadesini kullandı; ancak bu çıkış, Türk sosyal medyasında alay ve kinayeyle karşılandı; zira Arap ve İslam dünyasının sergilediği tutumlar üç yıldır soykırım savaşını durdurmayı başaramadı.
Buna rağmen Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 25. kuruluş yıl dönümünde İsrail’e karşı sert söylemlerini yineleyerek kutlamaları kendisine "İslam kahramanı" sıfatıyla bağlılık sunulan gövde gösterilerine dönüştürdü.
Tabloyu tamamlayan unsur ise Erdoğan’ın olası Suriye ziyareti oldu. Emevi Camii’nde namaz kılması, caminin bitişiğindeki Selahaddin Eyyubi’nin türbesini ziyaret etmesi ve Suriye’nin "Mekke İttifakı"na katıldığını duyurması beklenen bu hamle, Türk cumhurbaşkanının bir taşla birden fazla kuş vurmasını sağlayacak nitelikte: İlki, Erdoğan yanlısı yazarların sıklıkla işlediği üzere İsrail’e "Şam’dan sonra Kudüs yolunun açılacağı" yönünde simgesel bir mesaj iletmek; ikincisi, İslam dünyasına "İslam’ın izzetinin savunucusu", bölge halklarına ise Türkiye’nin onların yegâne dayanağı ve öncü koruyucusu olduğu imajını yerleştirmek; üçüncüsü de Türkiye’nin artan ağırlığını Amerikalı müttefikine kanıtlamak.
Temmuz ayında Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi ve ardından Mekke İttifakı’nın kurulmasıyla Türkiye, Amerikan desteğinden ve Arap dünyasının acziyetinden yararlanarak bölgede daha atak bir tutum sergiliyor.
Buna karşılık, Gazze’deki soykırım savaşını sona erdirmeye ya da ABD-İsrail’in İran’a ve bölgeye yönelik saldırılarını durdurmaya dönük fiili baskı kurmak -bu yöndeki yoğun söylemlere rağmen- pratikte Ankara’nın gündeminin dışında kalıyor.
Nitekim Türk cumhurbaşkanı, dün ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinde, Gazze, İran ve Mekke Anlaşması’nın ele alındığı belirtilen resmi açıklamaya göre, Trump’ın Tahran ile müzakereleri sürdürmesini temenni etmekten öteye geçemedi.
Çeviri: YDH