PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
"Bu işbirliğinin en çarpıcı sonuçlarından biri, Almanya Dış İstihbarat Teşkilatı (BND) ile İsrail istihbarat birimleri arasında kurulan bilgi paylaşım ağı oldu."

Modern savaşlarda askeri teknolojinin filizlendiği yerler artık mutlaka silah fabrikaları olmak zorunda değil. Bir üniversite amfisinde, yapay zekâ algoritması geliştiren bir laboratuvarda, bir takip sisteminde veya insansız hava aracı teknolojisinde başlayan bilimsel birikim; önce savunma sanayii şirketlerine ve askeri kurumlara aktarılıyor, nihayetinde ise cephe hattında kendine yer buluyor.
Söz konusu denklem Lübnan özelinde çok daha belirgin bir anlam kazanıyor; zira Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışma, istihbaratın, teknolojinin, tedarik zincirlerinin ve bilimsel araştırmaların iç içe geçtiği çok daha geniş bir ağın parçasına dönüştü.
Bu ağın merkezinde Almanya, yalnızca İsrail'e destek veren bir Avrupa ülkesi olarak değil; altmış yılı aşkın süredir bu yapıyla köklü siyasi, güvenlik, bilimsel ve kurumsal ortaklıklar biriktiren bir aktör olarak öne çıkıyor.
Bu işbirliğinin en çarpıcı sonuçlarından biri, Almanya Dış İstihbarat Teşkilatı (BND) ile İsrail istihbarat birimleri arasında kurulan bilgi paylaşım ağı oldu.
Öyle ki bu ağın, doğrudan Hizbullah'ın cephaneliğine kadar uzandığı ve birçok vakada direnişin füzelerinin işlevsiz hale getirilmesine yol açtığı anlaşılıyor.
Alman Bild gazetesi, 12 Ağustos'ta BND'ye dair yayımladığı bir raporda, Alman dış istihbaratının Hizbullah'a ulaştırılması hedeflenen İran menşeli füzelerin depolandığı yerleri muhtelif kereler tespit ettiğini ve "Alman istihbaratının bu noktalara erişim sağladığını" doğruladı.
Haberde, teşkilat yöneticilerinin "çeşitli vakalarda söz konusu füzelerin kullanılamaz hale getirilmesi yönünde talimat verdiği" ifade edildi.
Bu verilerin doğruluğu kabul edildiğinde mesele, Hizbullah'a giden İran silahlarının yalnızca rotasını izlemenin ötesine geçerek; Alman istihbaratının bu mühimmatın depolandığı yerler hakkında saha bilgisine, hatta muhtemelen bizzat erişim ve müdahale kabiliyetine sahip olduğu anlamına geliyor.
Alman gazetesinin haberinde asıl dikkat çeken yön ise operasyonun hukuki boyutuna odaklanılması oldu; zira sahadaki BND ajanlarının silahları devre dışı bırakmalarına imkân tanıyan "açık bir yasal dayanağa sahip olmadıkları" vurgulandı.
Bu bilgilerin sızması, Almanya'nın dış istihbarat teşkilatının yetkilerini yeniden masaya yatırdığı bir döneme rastlıyor.
Nitekim Federal Hükümet, geçtiğimiz temmuz ayından bu yana, "yabancı bir gücün oluşturduğu tehditlerle mücadele" gerekçesiyle teşkilatın yurt dışındaki kimi müdahale biçimlerine yasal zemin hazırlayan bir tasarıyı görüşüyor.
Buradaki temel amaç, teşkilatın Almanya toprakları dışındaki nesneler veya şahıslar üzerinde doğrudan fiziki etki oluşturma hareket alanını genişletmek.
El-Ahbar'ın edindiği bilgilere göre, İran füzelerine veya bunların parçalarına elektronik çipler yerleştirilmiş olma ihtimali kuvvet kazanıyor. Nitekim 7 Ekim 2023 öncesinde Şam Havalimanı'na ulaşan kimi sevkiyatlar dikkat çekici bir biçimde doğrudan İsrail hava saldırılarına maruz kaldı; füze parçaları taşıyan diğer konteynerlere dokunulmazken, özellikle balistik füze aksamı barındıran hedefler vuruldu.
Hâlen soruşturulan diğer bulgularla birleşen bu olgular, bazı füzelerin veya bunların bileşenlerinin nihai hedeflerine varmadan önce siber ya da fiziki sızmaya uğradığı varsayımını güçlendiriyor.
Almanya ile İsrail arasındaki siyasi ve güvenlik bağlarının, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost'un hemen ertesinde oldukça istisnai bir bağlamda kurulduğu ve onyıllar içinde derinleştiği biliniyor.
Fakat en az bunun kadar belirleyici olan bir diğer kulvar ise iki ülke arasındaki bilimsel ve teknolojik işbirliği. Bu ilişkinin boyutları, Academics for Justice adlı kuruluşun geçtiğimiz temmuz ayında yayımladığı "Max Planck Topluluğu ve İsrail Askeri-Akademik Kompleksi: İş Birliği, Meşrulaştırma ve Ortaklığın Tarihçesi" başlıklı raporda bütün ayrıntılarıyla ele alınıyor.
49 sayfalık rapor; Max Planck gibi köklü bir Alman bilim kuruluşu ile İsrail ordusu ve savunma sanayiiyle yapısal bağları bulunan İsrail üniversiteleri ve araştırma merkezleri arasındaki finansman ve ortaklık ağını gözler önüne seriyor.
Raporun temel çıkarımlarından biri, bilimin yalnızca bir akademik kurumun çatısı altında üretildiği gerekçesiyle tarafsız kalamayacağı gerçeğine dayanıyor.
Max Planck'ın kayıtlarına göre, Almanya-İsrail bilimsel işbirliğinin kökeni 1959 yılına, İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ile Almanya Başbakanı Konrad Adenauer'in tesis ettiği ilişkilere kadar uzanıyor.
Beş yıl sonra, 1964'te Max Planck'a bağlı bir kol olarak Minerva Vakfı kuruldu ve Minerva-Weizmann Programı, Almanya'nın İsrail ile yürüttüğü bilimsel işbirliğinin en önemli finansman kanallarından biri haline geldi.
Raporda, Almanya'nın o tarihten bu yana Minerva aracılığıyla 360 milyon avrodan fazla fon sağladığı, böylelikle İsrail içinde araştırma programları, değişim projeleri ve bilim merkezlerinden oluşan geniş bir finansman altyapısı kurduğu belirtiliyor.
Öte yandan İsrail üniversiteleri, işgalle bağlantılı daha geniş bir mekanizmanın içinde rol alıyor. Academics for Justice raporu, Minerva merkezlerinden birine bağlı araştırmaların patentli teknolojilerin geliştirilmesine nasıl zemin hazırladığını belgeliyor; nitekim bu teknolojiler daha sonra İsrail ordusuna satılarak Filistinlilerin gözetlenmesinde kullanıldı.
Rapor; MAFAT, Rafael, Elbit ve Israel Aerospace Industries gibi askeri sanayi kurumları ve şirketleriyle, konferanslar ve orduyu ilgilendiren araştırma fonları üzerinden kurulan ortaklık ağını açığa çıkarıyor.
Bu işbirlikleri yapay zekâ, gözetleme, insansız hava araçları, mühendislik ve itki sistemleri gibi alanları kapsıyor. Böylece bilimsel fonlama, doğrudan ya da dolaylı olarak, savaşın teknolojik altyapısının bir parçasına dönüşüyor.
İsrail'in hak ihlallerine yönelik uluslararası uyarıların arttığı bir ortamda, bu işbirliği Gazze'deki yıkım süreci boyunca ve sonrasında daha da pekişti.
Örneğin Aralık 2023'te Max Planck, Max Planck İsrail Programı'na 1 milyon avro kaynak ayırdı ve bu bütçe daha sonra 2026 sonuna kadar uzatıldı. Topluluk, Kasım 2024'te Kudüs'te yeni bir ofis açarken, Minerva da Eylül 2025'te iki yeni merkezin kurulması için süreci başlattı.
Aynı yılın kasım ayında, demokrasi, güvenlik ve insan hakları arasındaki ilişkiyi ve "güvenlik tehditleri" olarak tanımlanan unsurlarla mücadele yöntemlerini inceleyen Alman-İsrail ortak projesi Max Planck Demokrasi, Güvenlik ve İnsan Hakları Merkezi açıldı.
Başka bir deyişle Alman bilim kurumu; İsrail'in Gazze ve Lübnan'da açık savaşlar yürüttüğü ve savaşı düzenleyen uluslararası hukuk normlarına bağlılığının giderek daha fazla tartışıldığı bir dönemde, güvenlik, demokrasi ve insan hakları meselelerinin araştırılmasında doğrudan ortak konumuna geldi.
Şubat 2024'te ise Max Planck, İsrail'i eleştiren paylaşımları gerekçesiyle Lübnan asıllı Avustralyalı antropolog Gassan Hacc'ın işine son verdi.
Topluluk, araştırmacının sosyal medya paylaşımlarının kendi temel değerleriyle bağdaşmayan görüşler içerdiğini ve ifade özgürlüğünün iş ilişkisinden doğan yükümlülükleri ortadan kaldırmadığını savundu. Daha sonra İş Mahkemesi, Hacc'ın işten çıkarılmasına karşı açtığı davayı reddetti.
Çeviri: YDH