Filistinli mültecileri haklarından mahrum bırakmak: Lübnan’ı tehdit eden bir suç Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
FİLİSTİN SORUNU
28 Ağustos 2026 · 13:25

Filistinli mültecileri haklarından mahrum bırakmak: Lübnan’ı tehdit eden bir suç

"Bir kez daha vurguluyoruz: Filistinlileri bir iç 'sorun' gibi göstermek ve kampları çevrelerinden koparmak, yalnızca temel çatışma odağını gerçek düşmandan uzaklaştırmak isteyen odakların işine yarar."

YDH - Lübnan’daki Filistinli mülteciler, ırkçı çevrelerin hedef göstermelerinin yanı sıra çalışma ve mülk edinme haklarını engelleyen resmi politikalar sebebiyle ağır bir yoksulluk ve kurumsal dışlanmışlıkla karşı karşıya. Filistinli aktivist ve yazar Halid Bereket, el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı köşe yazısında, "yerleşik kılma" kaygısı bahane edilerek sürdürülen bu hak mahrumiyetinin mültecileri korumadığı gibi, toplumsal adaletsizliği ve gerilimi daha da derinleştirdiğini belirtiyor. Bereket'e göre, Filistin davasını savunduğunu iddia eden siyasi çevrelerin kamplardaki insani drama kayıtsız kalması ise samimi bir dayanışma ile salt retoriğe dayalı tutum arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.

Neredeyse tek bir gün bile geçmiyor ki Lübnan’daki Filistin kampları yeni bir kışkırtma ve karalama dalgasına maruz kalmasın.

Irkçı sağcı medya; Filistinli mülteciyi bir mağdurdan sanığa, kampı ise tarihi bir cürmün canlı tanığından tecrit edilip denetlenmesi gereken bir "meseleye" dönüştürme gayretiyle, bu yerleşimleri aralıksız biçimde "güvenlik adacıkları", "uyuşturucu yuvaları" ya da daimi tehlike kaynakları olarak sunuyor.

Oysa hakikat, tüm bu kurgulardan çok daha yalın ve derindir: Asıl mesele kampın kendisi değil; dışlanmışlığı üreten resmi Lübnan politikaları ve kampları şeytanlaştırıp ardından kurbanlarını pervasızca suçlayan faşist odaklardır.

Kamp sakinleri sığınmacı olmayı kendi istekleriyle seçmedi; yoksulluğu, işsizliği, aşırı kalabalığı veya yoksunluğu da öyle. Bir halk toprağından sökülüp atıldı, oraya dönmesi engellendi ve aradan geçen onlarca yılın ardından kendini toplumsal, siyasi ve ekonomik dışlanmanın türlü biçimleriyle yüz yüze buldu.

Nekbe’nin üzerinden yetmiş yılı aşkın bir süre geçmişken, Lübnan’daki Filistinli hem vatanından koparılmanın hem de çalışma ve mülk edinme imkânlarını kısıtlayarak kendisini en temel insani haklardan dahi yoksun bırakan dışlayıcı politikaların bedelini ödemeyi sürdürüyor.

UNRWA’nın 2022 sonu ile 2023 başı arasındaki verilere dayanan sosyoekonomik araştırma sonuçlarına bakmak yeterli: Lübnan’daki Filistinli mülteciler arasında yoksulluk oranı yüzde 83’e ulaştı.

Yani Lübnan’daki her beş Filistinliden dördü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İşsizlik oranı ise yüzde 32,3 seviyesinde. Gençler arasındaki tablo çok daha sarsıcı: İşsizlik, 15-19 yaş grubunda yüzde 41,7; 20-29 yaş grubunda ise yüzde 45. Kampların içindeki işsizlik oranı ise yüzde 34,9’a tırmanıyor (kaldı ki hakikat, uluslararası raporların sunduğundan çok daha vahim).

İşin en tehlikeli yanı, bu kısıtlamaların yalnızca eğitimsiz kesimleri hedef almamasıdır. Teknik eğitime ve üniversite diplomasına sahip olanlar dahi yüksek işsizlik oranlarıyla karşılaşıyor; bu durum, meselenin basit bir eğitim ya da yetkinlik eksikliğinden çok daha derin engellere dayandığını gösteriyor.

Resmi mercilere ulaşması gereken mesaj açıktır: Öyle bir kuşağı köşeye sıkıştırıyorsunuz ki yarın bir gün onlara dönüp neden başkaldırdıklarını sormaya hakkınız olmayacak.

Geleceğe açılan kapıları kilitleyip ardından güvenlikten dem vuramazsınız. Bilinmelidir ki kuşatma ve mahrumiyet bir cürümdür; bunlar istikrar getirmez, aksine öfke ve birikmiş tepkiyi besler. Hatta kimi kamplarda uyuşturucunun yayılması bile doğrudan sizin sorumluluğunuzdadır.

İnsan toplulukları; bünyelerinde gerilim birikmeksizin yoksulluğun, işsizliğin ve ufuksuzluğun baskısı altında sonsuza kadar yaşayamaz. Her defasında aldatmacalara ve yalanlara kanmazlar; bu, sosyolojik ve siyasal bir gerçektir.

Dolayısıyla krizin sebeplerini görmezden gelmek, suça ortak olmakla eşdeğerdir. Irkçı ayrımcılık ve insanları çaresizliğe sürükleyen politikalar sürdükçe toplumsal ve ekonomik gerilim de büyüyecektir.

Lübnan yönetimine, hak tanımanın istikrar için bir tehdit oluşturmadığını, asıl büyük illetin ırkçılık olduğunu nasıl anlatabileceğimizi bilmiyoruz. Zira çalışma hakkı kimsenin bahşettiği bir lütuf değil, tartışılmaz bir haktır.

Lübnan’daki Filistinli mülteciler, alınan siyasi ve hukuki kararlar neticesinde birçok temel mesleği icra edemiyor, kamu görevlerinden bütünüyle dışlanıyor ve meslek odalarına bağlı alanlara erişimde ağır kısıtlamalarla karşılaşıyor; on yıllardır süregelen bir ayrımcılık ve sosyoekonomik tecritle yüz yüze bırakılıyorlar.

Avrupalı veya Amerikalı birinin Lübnan’da mülk edinme konusunda bir Filistinliden daha fazla imkâna sahip olması akıl alır gibi değildir. Mülkiyet meselesinde en acı tezatlardan biri karşımıza çıkar: Yürürlükteki yasal mevzuat uyarınca ülkeye henüz yeni ayak basmış bir yabancı Lübnan’da gayrimenkul sahibi olabilirken, Filistinli bu haktan neden mahrum bırakılır? Bir insanın on yıllar boyunca bir ülkede yaşaması, ailesinin kuşaklar boyu orada emek vermesi ve nihayetinde en temel haklarından bile mahrum kalması hangi mantıkla açıklanabilir?

Kalıcı yoksunluğu meşrulaştırmak adına "yerleşik kılma" korkuluğuna sığınmak kesinlikle reddedilmelidir. Dönüş hakkı mülteciyi yoksullaştırarak korunamaz; ona çalışma hakkı tanınmayarak muhafaza edilemez; Filistinli daha fazla sefalete sürüklendikçe bu hak güç kazanmaz!

Lübnan’ın güvenliği ve bağımsızlığı, bölgedeki siyonist sömürgeci projeye karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez. Lübnan’ın gücü Filistinliyi kuşatarak sağlanamaz; güvenliği kampları tecrit ederek kurulamaz; istikrarı ise mülteciyi ırkçı kışkırtmaların kolay bir hedefi haline getirerek pekiştirilemez.

Bir kez daha vurguluyoruz: Filistinlileri bir iç "sorun" gibi göstermek ve kampları çevrelerinden koparmak, yalnızca temel çatışma odağını gerçek düşmandan uzaklaştırmak isteyen odakların işine yarar.

Ne var ki bugün en yakıcı soru yalnızca Lübnan’daki faşist ve ırkçı sağa yöneltilmemelidir; zira geçmişte Filistinlilerin kanına girmiş olan bu kesimin tutumu zaten malumdur. Asıl soru müttefiklere; sabah akşam Filistin’den dem vuran Lübnanlı ulusal güçlere, partilere ve şahsiyetlere yöneltilmelidir (Lübnan’ı, Filistin’i ve bölge halklarını savunmak adına güney topraklarındaki muharebe meydanında her gün şehit düşenleri ve direnişin bağrını elbette bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz).

Kampların neresindesiniz? İnsanların sesine kulak vermek için o dar sokaklara kaç kez adım attınız? İş arayan bir Filistinli gençle kaç kere yan yana oturdunuz? Geleceğini sorgulayan bir kız öğrenciyi kaç kez dinlediniz? Filistinli işçilerin, hastaların, her gün yoksulluk ve ölümle burun buruna yaşayan ailelerin ahvalini kaç defa müzakere ettiniz?

Görünen o ki, Filistin hakkında konuşmayı sevenlerin pek çoğunu bir tür siyasi sağırlık esir almış durumda.

Lübnan’da mikrofonlar, Filistin sadece televizyon ekranlarında göründüğünde açılıyor; fakat Filistin, Ayn el-Helve’de işsiz bir gence, Burc Baracne’de hastalıkla pençeleşen bir aileye, Şatila’da, Beddavi’de veya Nahr Barid’de bir umut kırıntısı arayan bir öğrenciye dönüştüğünde ses bütünüyle kesiliyor.

İşte Filistin’i sevenler ile Filistin hakkında laf üretmeyi sevenler arasındaki fark tam da burada beliriyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, Filistin ve halkıyla dayanışmanın gerçek miyarı şu tek soruyla başlar: Kendi ülkendeki Filistinli mülteciye nasıl muamele ediyorsun?

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 28.08.2026 14:46 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/43926/filistinli-multecileri-haklarindan-mahrum-birakmak-lubnan-i-tehdit-eden-bir-suc