PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
"İranlılar Trump'a güvenmiyor; her an öngörülemez bir hamleye girişebileceği ihtimaline karşı, Amerikalılara faturayı ağırlaştıracak bir baskı kurmak amacıyla önleyici bir saldırıya başvurma seçeneğini saklı tutuyorlar."

Kendiyle çelişmeyi bilinçli bir alışkanlık haline getiren Trump, geçtiğimiz aylarda Boğaz'dan geçen enerji gemilerine refakat sağladığını iddia etmesine rağmen birkaç gün önce Hürmüz Boğazı'nı Amerikan toprağı ilan etti.
Hemen ardından, fiyaskoyla sonuçlanan koruma girişimine katılmaktan kaçınan ülkeleri (özellikle NATO müttefiklerini) korkaklıkla itham etti; daha sonra ise ABD'nin bu boğazı kullanmadığını öne sürerek müzakereleri diğer ülkelerin yürütmesi gerektiğini savundu.
Ne var ki fırlayan enerji fiyatları ve stratejik petrol rezervlerinin tükenişi içine düştüğü krizi gözler önüne serince, İran'ın boğazı kapatıp gemi trafiğini felç etme gücüne sahip olduğuna kanaat getirerek İslam Cumhuriyeti ile bir mutabakat zaptı imzalamaya mecbur kaldı.
Piyasaların nispeten durulmasının ardından Amerikalılar, mutabakat maddelerini; bilhassa deniz ablukası ile yaptırımların kaldırılması ve tüm cephelerde savaşın durdurulması taahhütlerini yerine getirmekten kaçınmaya başladı.
İlk olarak siyasi bir manevrayla Hürmüz Boğazı'nda Umman kıyısına paralel bir güney rotası açmayı ve Siyonist rejim ile Lübnan yönetimi arasında doğrudan müzakereleri dayatmayı denediler.
Ancak İran, boğazı kapatarak geçişleri yeniden aksattı, hatta çok sayıda gemiyi hedef aldı; üstelik mutabakat zaptına bağlılığını koruduğunu açıklayarak rejim ile Lübnan arasındaki "çerçeve anlaşmasının" hiçbir hükmü olmadığını dolaylı yoldan ilan etti.
Bu gelişmeler karşısında ABD, İran'ı boğazı açmaya zorlamak amacıyla ikinci senaryoya başvurup saldırıya geçti; ancak bu hamle, İran'ın Amerikan askerlerinin ölümüyle sonuçlanan önleyici misillemeleriyle karşılaştı. Yaşananlar, bölgeye yayılmış üslerde yıpranan Amerikan savunma mimarisinin kırılganlığını açığa çıkardı.
Mutabakat zaptının altmış günlük süresi dolunca ABD, durumu kurtarma saikiyle İran'a yeni bir ekonomik yaptırım paketi dayatmaya girişti.
İran limanlarına uygulanan deniz ablukasının yarattığı tahribat ve bunun enflasyonu daha önce görülmemiş seviyelere tırmandırması yadsınamaz; gelgelelim İran, mevcut şartlar altında geri adım atmaya niyetli görünmüyor.
Bir yandan yaptırımları aşma konusunda Çin'e yaslanırken diğer yandan kavganın henüz nihayete ermediğini düşünüyor.
Esasen İran son aylarda "stratejik sabır" örtüsünü üzerinden tümüyle attı ve küresel tahakküm nizamıyla yürüttüğü bu mücadelede "herkes için acı" ilkesiyle küresel ekonominin can damarına baskı uyguladı.
ABD'nin mutabakat zaptını imzalamaya yanaşmasıysa yalnızca ekonomik gerekçelerle sınırlı değildi; kırk gün boyunca bizzat tecrübe ettiği askeri tabular da bu kararda belirleyici oldu. Bu süreç, hegemonyanın simgesi sayılan Gerald R. Ford uçak gemisinin, savaştan birkaç gün sonra çamaşırhanesinde yangın çıktığı şeklindeki gülünç bir bahaneyle bölgeden çekilmesiyle başladı.
Ardından, daha sonra yayımlanan pek çok raporun doğruladığı üzere, aldığı hasarlar sebebiyle ikizi Abraham Lincoln'ün ayrılışı, Devrim Muhafızlarının geçen nisan başında duyurduğu F-35 savaş uçağının düşürülmesi hadisesi ve ABD'nin İsfahan'ın güneyinde düşen F-15 pilotunu kurtarma operasyonunu başarıyla tamamladığı iddiasına kadar uzandı.
Nitekim İranlılar nükleer tesislere yönelik bir sızma girişimini akamete uğrattıklarını ve Amerikalılara ağır kayıplar verdirdiklerini duyurdu.
Sonrasında bölgeye dönen Lincoln, güvertesindeki vahim koşulları aktaran raporların gölgesinde birkaç gün önce tekrar ayrıldı ve yerini henüz intikal eden George Washington'a bıraktı.
Tüm bunlar, Amerikan üslerindeki hava savunma füzelerinin ciddi biçimde eridiği bir vasatta ve savaş patlak vermeden hemen önce genelkurmay başkanının görevden alınmasıyla başlayıp bu yılın nisan ayında Kara Kuvvetleri Komutanı General Randy George'un emekliye sevk edilmesiyle süren bariz bir askeri keşmekeş içinde gerçekleşti.
İran'ın yanıtı şimdilik mutabakat zaptının uygulanma ihtimalini gözeten bir çerçevede kalıyor; fakat Devrim Muhafızları komutanları, maruz kaldıkları bu ağır deniz ablukasına tahammül etmeyeceklerini açıkça belirterek ABD'nin şartlara uymaması halinde topyekûn taarruza geçeceklerini bildiriyor.
Bu tutum, bugünkü mücadelenin mahiyetine dair berrak bir kavrayıştan besleniyor: Salt hayatta kalmak için savaşmanın yenilgi getireceği ve Aksa Tufanı'ndan bu yana savunma refleksinde kalmanın bölgesel dengelerde kademeli kayıplara yol açtığı gerçeği.
İran her ne kadar geniş çaplı bir çatışmayı önlemeye çalıştıysa da savaş fiilen vuku buldu; dolayısıyla bu çatışma mutlak bir zafer elde edilmeden durmayacaktır. Buradaki zafer, yalnızca düşmanın hedeflerini boşa çıkarmakla yetinmeyip onu bütünüyle mağlup etmeyi hedefliyor.
Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai'nin birkaç gün önce İran'ın nükleer silaha sahip olma ihtimaline dair yaptığı açıklama, Tahran'ın bu hesaplaşmada sınırları sonuna kadar zorlayacağını gösteriyor.
Rızai, böylesi bir adımın gerekçesi olarak uluslararası taahhütlerin İran gibi bir devlete yönelik saldırıları engellemedeki yetersizliğini işaret ediyor. Bu bağlamda, düşmanca saldırıların kaynağı haline gelmesi durumunda İranlıların Güney Avrupa'daki askeri üsleri vurma tehdidi de anlaşılır bir nitelik kazanıyor.
Ancak bu tablo, bir taraftan bölgedeki Amerikan üslerinin telafisi güç derecede tahrip olduğunu ve Körfez'den kademeli bir çekilmenin zeminini hazırladığını gösterirken diğer taraftan Washington'ın Çin'in Afrika'daki nüfuz alanlarına kaygıyla bakarak ağırlığını oraya kaydırmak istediğini fısıldıyor.
Fakat ABD, çekilmeden önce kendi kontrol alanını muhafaza edecek yeni bir bölgesel düzen kurmayı amaçlıyor; bu sebeple son üç yıldır Siyonist rejimin önünü alabildiğine açarken Bilad-ı Şam'daki askeri unsurlarını yeniden konuşlandırıyor.
Bölgenin büyük güçleri de bu dönüşümü Netanyahu'nun dilinden düşürmediği "Büyük İsrail" projesinin sahaya sürülmesi olarak değerlendiriyor; nitekim Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki Mekke Mutabakatı bunun somut bir göstergesi niteliğinde.
Bu verilerin ortasında, ABD ve Siyonist rejimdeki seçim hesapları iki taraf arasındaki çıkar çatışmalarını gün yüzüne çıkarıyor.
Her iki taraf da ellerine fırsat geçse İran'ı bütünüyle yok etmek istiyor; ancak Trump, sonucu kestirilemeyen askeri bir tırmanış uğruna ara seçimleri tehlikeye atmaya yanaşmadığından ekonomik yaptırımlar kartını devreye sokuyor. Üstelik yönetiminin içinde de belirgin bir ayrışma yaşanıyor: Başkan Yardımcısı JD Vance'in temsil ettiği MAGA (Amerika'yı Yeniden Harika Yap Hareketi) kanadı ile Siyonist rejimin çıkarlarını Amerikan çıkarlarının önünde tutmayı sürdüren ve Savaş Bakanı Pete Hegseth, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Trump'ın temsilcisi Steve Witkoff üçlüsünün başını çektiği grup karşı karşıya.
Öte yandan Trump'ı destekleyen Cumhuriyetçiler arasında, rejime verilen desteğin sürmesini meşrulaştırmak adına Netanyahu'yu feda etmeye meyilli yeni bir eğilim de güç kazanıyor.
Buna mukabil Netanyahu, yalnızca İran'da değil tüm cephelerde çatışmayı büyütmek için var gücüyle çabalıyor. Amerikalılarla aralarındaki çıkar çatışmasını ise Gazze anlaşmasını uygulaması yönündeki Amerikan baskılarının ardından, hem Theodor Herzl'in Osmanlı Sultanı ile yaptığı görüşmenin başarısızlığına tarihsel bir gönderme yaparak dolaylı yoldan, hem de "Trump en büyük dostumuzdur... ancak İsrail'in varlığı müzakere konusu edilemez" diyerek açıkça dile getirdi tekrar.
Buna rağmen İranlılar Trump'a güvenmiyor; her an öngörülemez bir hamleye girişebileceği ihtimaline karşı, Amerikalılara faturayı ağırlaştıracak bir baskı kurmak amacıyla önleyici bir saldırıya başvurma seçeneğini saklı tutuyorlar.
Bunun yanı sıra Ensarullah'ın bugün Yemen'e uygulanan ablukayı kırmak için kullandığı, fakat topyekûn bir harp patlak verdiğinde devreye sokulabilecek Babülmendep kartı da elde duruyor.
Keza 2 Mart'ta mevcut denklemleri değiştirmek adına doğru anı yakalayan Hizbullah'ın hamle potansiyeli ve yapabileceklerinin henüz tükenmediği gerçeği de ortada.
Savaş çıkar mı? Savaş zaten hiç durmadı.
Çeviri: YDH