PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
❝Siyasi söylemi kapsamlı ve küresel bir hukuk çerçevesiyle desteklemeden salt ahlaki ve pratik meşruiyet boyutunda bırakmak; egemen güçlerin bu eylemleri, yeni hukuk kurallarının inşası için bir girdi olarak kabul etmek yerine 'kamu düzenini bozan gayrimeşru ihlaller' şeklinde nitelendirmeye devam etmelerine olanak tanıyor.❞

YDH ― El-Ahbar’da Edip İsmail Mahfuz imzasıyla yayımlanan makale, Batı merkezli uluslararası hukuk düzeninin nasıl bir hegemonya aracına dönüştüğünü ve Direniş Ekseni’nin sahada oluşturduğu caydırıcılığı neden kalıcı bir hukuki ve kurumsal meşruiyete taşıyamadığını eleştirel bir perspektifle inceliyor. Makale, askeri kazanımların ötesinde, Direniş Ekseni’nin kapsayıcı bir hukuk dili, güçlü kurumlar ve toplumun ekonomik-sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecek sürdürülebilir bir model geliştirmesi gerektiğini vurguluyor.
✱✱✱
Çağdaş dünyada çatışma, salt fiziksel çarpışmaların ve ekonomik kaynak rekabetinin ötesine geçerek özünde temsil yapılarına ve anlam üretim sistemlerine uzanıyor. Siyasi söylemler, varoluşu meşrulaştırma ya da reddetme alanlarına dönüşüyor. Bu bağlamda, Batı hegemonyasının kurguladığı uluslararası hukuk dili, evrensel olduğu iddiasıyla sahneye çıkıyor.
Ne var ki iş uygulamaya geldiğinde bu dil, meşruiyet kisvesi altında güç dengelerini yöneten ve jeopolitik çıkarları koruyan teknik bir araca dönüşüyor; üstelik kendi iradesinden sapan her türlü eylemi yerleşik düzenden kopuş olarak yaftalıyor (Anthony Anghie, 2005).
Buna karşılık, başta Direniş Ekseni olmak üzere hegemonyaya meydan okuyan güçlerin söylemi, kurumsal olarak dışlanmış olma gerçeğine yapısal bir yanıt olarak doğdu. Bu söylem, dört başı mamur hukuki bir alternatif olmaktan ziyade, gücünü sahadaki etkinliğinden alan bir meşruiyet inşa etme zorunluluğu üzerine kuruldu.
Ne var ki bu söylem; aktörlerinin Batı merkezli düşünceyi alt edebilecek tutarlı, hukuki ve siyasi bir argüman üretememesi, sıklıkla bir savunma psikolojisine bürünmesi ve entelektüel bir tecride sürüklenmesi gibi derin yapısal sorunlarla boğuşuyor.
Söz konusu tecrit, bir anlatı ve teori inşasına girişmeden doğrudan sahadaki çatışmaya bel bağlanmasından kaynaklanıyor. Bu durum, “direniş” ile “terörizm” arasındaki ayrım gibi hayati kavram ve sınıflandırmaların Batı merkezli düşüncenin tekeline girmesine zemin hazırlarken; sürdürülebilir kurumsal teoriler üretmek yerine sloganvari retoriğe ve duygusal seferberliklere bağımlı kalınmasına yol açıyor.
Dahası, bu entelektüel boşluğun yarattığı sarsıntı yerel dinamiklere de gölge düşürüyor. Nitekim sahada caydırıcılığı koruma telaşı, otoriter uzlaşmalara kapı aralayarak kurumsal çürümüşlüğün görmezden gelinmesiyle sonuçlanıyor.
Tüm bunlar, söylemin temelindeki değer sermayesini eritirken, onu yönetişim ve sosyal adalet talepleri karşısında savunmasız bırakıyor.
Uluslararası hegemonyanın dayattığı "güçlülerin hukuku" ile Eksen aktörlerinin benimsediği çatışmacı söylem arasındaki bu gerilim, aslında uluslararası sistemin yapısındaki çok daha derin bir krize işaret ediyor.
Öyle ki bu krizde hukuk, hakların koruyucusu olma vasfını yitirerek güçlülerin ihlallerini meşrulaştıran teknik bir maskeye dönüşüyor (Martti Koskenniemi, 2001).
Bu çalışma, söz konusu iki söylem arasındaki diyalektiği nesnel ve eleştirel bir bakış açısıyla masaya yatırmayı amaçlıyor. Bir yandan sahada oldubitti dayatan gücün kaynaklarını bertaraf etmeyi hedeflerken; diğer yandan Eksen söyleminin hegemonyayla çatışırken verdiği bilişsel açıkları, iletişimsel ve teorik noksanlıkları incelemeye odaklanıyor.
Böylelikle bu siyasi tercihlerin iç dinamiklerdeki yankılarını, otoriter uzlaşmaların yarattığı kurumsal ve değersel çıkmazları ve nihayetinde söylemin kurumsallaşmasını ile ulusal direncini nasıl baltaladığını gözler önüne sermeyi gaye ediniyor.
Uluslararası hukuk dili, kamusal alanda kendini, uluslararası aktörler arasındaki ilişkileri mutlak bir eşitlik zemininde düzenlemeyi amaçlayan tarafsız ve evrensel bir sistem olarak sunar. Ne var ki bu yapının eleştirel bir okuması, onun işlevsel özünde tamamen farklı bir amaca hizmet ettiğini kanıtlıyor: Bu dil, egemen merkezlerin çıkarlarını korumak ve savunmasız toplumların özlemlerini baskılamak üzere kurgulanmış bir tekniktir.
Dolayısıyla hukuki metin tarafsız bir hakem gibi değil, mevcut güç dengelerine ahlaki ve yasal bir kılıf geçiren ideolojik bir referans noktası olarak işlev görüyor (Anthony Anghie, 2005).
Bu bağlamda uluslararası hukukun, çatışmaları sınırlayan ve kontrol altında tutan bir mekanizma olarak kullanıldığı açıkça görülüyor. Çağdaş emperyalizm; egemenlik, meşru müdafaa hakkı ve sivillerin korunması gibi meşruiyet inşa eden hukuki kavramları kasıtlı olarak seçmeci bir yaklaşımla uyguluyor.
Zira bu terimler, savundukları evrensel ilkelere değil, güç dengelerinin anlık çıkarlarına uyduruluyor. Örneğin İsrail'e, soykırıma varan eylemlerini aklayabilmesi için “meşru müdafaa” kavramını eğip bükme konusunda mutlak bir imtiyaz tanınırken; direniş biçimleri ve ulusal kurtuluş hareketleri terörizmle ya da uygar düzenden sapmakla damgalanıyor.
Bu yapısal eşitsizliğin temelinde, “adlandırma gücünün” mutlak üstünlüğü yatıyor. Öyle ki egemen güçler, gerçekliği şekillendiren tanım ve kavramları üretme tekelini ellerinde tutuyor. Adlandırma gücünü elinde bulunduran da doğal olarak her şeyi kendi işine geldiği gibi nitelendirme ve kontrol etme salahiyetine kavuşuyor (Edward Said, 1993).
Hâl böyle olunca, bilhassa Güvenlik Konseyi gibi uluslararası arenanın zirvelerinde hukuk dili; varoluşsal meseleleri ahlaki ağırlığından koparan, halkların haklarını emperyal bir perspektifle yönetilen kuru müzakerelere ve bürokratik belgelere indirgeyen soğuk bir mekanizmaya dönüşüyor.
Üstelik bu kontrol mekanizması yalnızca usulle sınırlı kalmıyor; uluslararası hukukun üzerine inşa edildiği o sözde “tarafsızlık” yanılsamasını da paramparça etmeye kadar uzanıyor. İkinci Dünya Savaşı galiplerinin hegemonyası altında şekillenen uluslararası hukukun mevcut yapısı, doğası gereği ulusal kurtuluş hareketlerinin filizlenen meşruiyetini –dar ve işlevsel sınırlar haricinde– barındırmaktan acizdir. Bu tek taraflı hegemonya, Washington yönetiminin uluslararası örgütleri kendi jeopolitik hedeflerine hizmet eden ve bunu asgari bir usul maliyetiyle gerçekleştiren örgütsel aparatlara dönüştürmesine olanak tanımıştır.
Alanını giderek genişleten bu yapıda hukuki metinler, hegemonyaya başkaldıran devletler ve aktörler üzerinde birer baskı ve zapturapt aracına dönüşüyor. Sistemi reddeden aktörlerin önünde yalnızca iki seçenek bırakılıyor: Ya emperyal iradeye kayıtsız şartsız boyun eğecekler ya da meşruiyeti ihlal ettikleri gerekçesiyle tecrit ve yaptırım cenderesinde boğulacaklar. Metinlerin bu denli araçsallaştırılması, hukukun aslında egemen iradeleri tahakküm altına almak ve bağımlılık ilişkilerini bir hukuk kisvesi altında yeniden üretmek için yapısal bir silaha dönüştüğünü kanıtlıyor (Martti Koskenniemi, 2001).
Hukukun o yavan diline ve büyük güçlerin iradesine boyun eğen yerleşik yaklaşıma tepki olarak, hegemonyaya direnen güçler tarafından benimsenen ve "eylem söylemi ve çatışma retoriği" olarak adlandırılabilecek yeni bir siyasi söylem doğdu. Bu söylem, retoriği yalnızca bir dizi kurucu araç olarak gören o klasik öncülden yola çıkmıyor. Aksine kelimelerin sahadaki somut başarılarla yoğrulduğu ve yeni denklemler dayatan bir taahhüde dönüştüğü, deyim yerindeyse bir "sözlü eylem" (speech act) olarak sahneye çıkıyor. Ne var ki barındırdığı muazzam seferber edici güce rağmen bu söylem, diplomatik arenada direnç gösterebilecek kurumsal bir dille kendini ifade etme noktasında ciddi yapısal handikaplar taşıyor.
a) Egemenliği geleneksel çerçevelerin ötesinde yeniden tanımlamak
Geleneksel hukuk literatürü “egemenlik” kavramını salt diplomatik tanınma süreçlerine ve sömürgecilikten miras kalan sınırların dokunulmazlığına hapsederken; direniş söylemi egemenliği bu şekilci kalıplardan çıkarıp varoluşsal ve mekânsal bir düzleme taşımayı amaçlıyor. Bu yeni anlayışta egemenlik, gücünü kâğıt üzerindeki kurallardan değil; hayati etki alanlarını koruma iradesinden ve sahada bu alan uğruna çarpışabilme kapasitesinden alıyor.
Lübnan deneyiminde bu dönüşüm; caydırıcılık denklemlerini dayatmak ve düşmanı çatışmanın maliyetini yeniden hesaplamaya zorlamak adına, “sahadaki güvenilirliğin (etkinliğin)” stratejik bir kaldıraç olarak benimsenmesiyle vücut buldu. Ne var ki eleştirel bir analiz, bu yaklaşımın temel bir kusurunu gözler önüne seriyor.
Egemenliğin meşruiyetini yalnızca sahadaki eylemlerle sınırlayıp devletin yasal ve kurumsal söylemini geliştirmeyi ihmal etmek, düşmanlara büyük bir koz veriyor. Bu ihmal, karşı tarafın direnişi uluslararası hukukun dışında faaliyet gösteren gayrimeşru bir hareket gibi göstermesine zemin hazırlarken; onu sürekli olarak diplomatik dokunulmazlıktan yoksun, sıradan bir "halk seferberliği" çerçevesine hapsetmelerine olanak tanıyor.
b) Uluslararası hukukun değişkenliği karşısında somut bir gerçeklik olarak direniş
Bu söylemin ardında yatan felsefe, geleneksel maddi güçteki yetersizliği asimetrik bir caydırıcılığa dönüştürme iradesinden besleniyor. Öyle ki bu irade, uluslararası arenadaki "yalvarma ve talep etme" dilini silip atarak onun yerine sahada dayatılan "denklemlerin" dilini ikame etmeyi amaçlıyor. Zira bu dönüşüm, uluslararası oyunun yerleşik kurallarını altüst etmeyi ve büyük anlaşmalarda bugüne dek hasır altı edilen hakları tanımak zorunda bırakacak egemen bir gerçekliği küresel sisteme dayatmayı hedefliyor.
Bu yaklaşım, uluslararası sistemi soyut hukuki metinlerin değil güç dengelerinin yönettiğini savunan, uluslararası ilişkilerdeki o katı gerçekçi (realist) okumalarla da kısmen örtüşüyor (John Mearsheimer, 2001). Ancak direniş söyleminin en büyük zafiyeti, tam da bu noktada, kendisine ait bir uluslararası hukuk dilinden yoksun olmasında yatıyor. Söylem çoğunlukla kendini sahadaki eylemleri ve caydırıcılığı ön plana çıkarmakla sınırlıyor; uluslararası forumlara nüfuz edebilecek veya küresel kamuoyunu ikna edebilecek hukuki bir kod ve argüman dizgesi üretemiyor. Hâl böyle olunca bu söylem, dışarıdan bakıldığında katı ve iletişimsel esneklikten mahrum bir tablo çiziyor. Dahası, sahadaki o muazzam etkinliğini hukuki anlatılar savaşına taşıma ve aynı ustalıkla orada yürütebilme becerisinden de yoksun kalıyor.
Egemen güçlerle girilen çatışma, artık yalnızca askeri cepheler veya ekonomik rekabet alanlarıyla sınırlı kalmıyor; Batı hegemonyasının dayattığı epistemolojik (bilgi temelli) sömürgeciliğin en derin yapılarına kadar uzanıyor.
Bu noktada Direniş Ekseni, salt silahlı bir fraksiyon olma kalıbını aşan geniş bir çerçeve inşa etmeye çabalıyor.
Temel hedefi; ulusların bilincini esir almak için tasarlanmış o küreselleşmiş kavramlara kafa tutan alternatif anlatılar sunmak ve böylece bilginin tek kutupluluğunu yıkarak yepyeni bir entelektüel sistem kurmaktır.
a) İran modeli: Egemen eşitlik ile hukuku yorumlama arasındaki uzlaşı
Tahran yönetimi siyasi söyleminde, uluslararası hukukun dilini kullanma ve onun çerçevelerini yorumlama noktasında kendine has bir model sunuyor. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın meşru müdafaayı düzenleyen 51. maddesi gibi antlaşma temelli referansları; ulusal egemenlik ve kıyı devletlerinin hakları gibi kavramlarla maharetle harmanlıyor.
Bu stratejik yaklaşım, bilhassa 2026 yılında tüm çıplaklığıyla süregelen açık askeri ve ekonomik çatışma ortamında son derece belirginleşti. İran bu süreçte kendini yalnızca siyasi argümanlar öne sürmekle sınırlamadı. Aksine, sahadaki o güçlü pozisyonunu –yani Hürmüz Boğazı'nda denizciliğe kısıtlamalar getirme ve seyrüseferi kendi kurallarına göre düzenleme hamlesini– 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ni imzalamış olmasına rağmen onaylamamış olmasından doğan o kesin hukuki argümana yaslandı.
İşte bu kritik hamle, İran'ın sözleşmeden doğan “transit geçiş hakkı” rejiminin bağlayıcılığından sıyrılmasını sağlayan hayati bir manevraydı. Böylelikle Tahran, kendi karasularını ve ulusal güvenliğini korumak adına çok daha geleneksel bir kural olan "zararsız geçiş" rejimine ve silahlı çatışma hukukunun normlarına sadık kalma esnekliğini elde etmiş oldu.
Bu söylem, Batı hegemonyasının yarattığı yanılsamayı yıkmayı ve boyun eğme dilini reddeden yeni bir siyasi denge kurmayı amaçlıyor (Hamid Dabashi, 2008). Bununla birlikte, bu modelin eleştirel bir okuması, söylemin karşı karşıya kaldığı büyük epistemolojik zorluğu; yani uluslararası hukukun o karmaşık yorumlanma krizini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Öyle ki İran'ın pozisyonu, bir kıyı devletine kendi güvenliğini koruma ve düşman gemilerinin geçişini yasaklama hakkı tanıyan hem geleneksel hem de antlaşmaya dayalı yasal çerçevelere yaslanıyor. Buna karşın Batılı güçler, bu eylemleri “transit geçiş hakkı” sisteminin ve uluslararası seyrüsefer özgürlüğünün bir ihlali olarak yansıtmaya çabalıyor.
Söylemin buradaki temel zafiyeti, kendi yasal yorumunu uluslararası sistemin de kabul edeceği alternatif ve evrensel bir standarda dönüştürememesinde yatıyor. Hâl böyle olunca rakipler, ortadaki bu meşru egemenlik uygulamasını küresel çapta yeni bir hukuki meşruiyet inşası olarak görmek yerine; sistemdeki boşluklardan faydalanan bölgesel ve taktiksel bir manevra olarak yaftalama fırsatı buluyor.
b) Bölgesel anlatılar: Gücün prestijini sarsmak ve kurumsallaşmanın sınırları
Emperyalist güçlerin, Siyonist rejimin çıkarlarını korumaya yönelik askeri hamlelerini “deniz güvenliği” ve “seyrüsefer özgürlüğü” gibi ambalajlarla meşrulaştırma girişimlerine karşılık; Yemen ve Lübnan deneyimleri bu bilişsel kalıbı yerle bir etti.
Yemen'deki saha operasyonları “deniz güvenliği” kavramını yeniden tanımlayıp onu doğrudan soykırım savaşını durdurma misyonuyla ilişkilendirirken; Lübnan'daki eylemler, geleneksel kontrol modellerine meydan okumayı ve saldırganlığın bedelini artıran asimetrik angajman denklemleri dayatmayı amaçladı.
Saha dinamiklerinden beslenen bu yerel bütünleşme, Güvenlik Konseyi'nin soğuk salonlarını aşıp doğrudan insan vicdanına hitap eden alternatif ve ahlaki bir meşruiyet üreterek Batı hegemonyasına meydan okumayı mümkün kılıyor (Walter Mignolo, 2011). Ancak bu söylemin kırılganlığı, gösterilen bu direnci bölgesel sınırları aşacak kurumsal ve diplomatik çerçevelere taşıyamamasında yatıyor.
Zira bu aktörlerin ürettiği anlatı büyük ölçüde duygusal seferberliklerle ve iç tüketime yönelik dinamiklerle şekilleniyor. Batı müesses nizamının tekelindeki küresel medya ve insan hakları ağlarına sızabilecek uluslararası iletişim araçlarından ise ne yazık ki yoksun kalıyor.
Sonuç olarak bu söylem, geleneksel retoriğin kalıplarını kırıp kapsamlı bir küresel yaklaşıma evrilen hukuki ve medyatik araçlar geliştiremediği sürece, klişeleştirilmeye ve marjinalleştirilmeye mahkûm kalıyor.
2023 ile 2026 yılları arasında çatışma cephelerinde art arda yaşanan saha gelişmeleri, uluslararası hukukun yürütme mekanizmasındaki o derin krizi bir kez daha gözler önüne seriyor. Zira elinde somut güç kartları bulunmayan küçük devletlerin ve hegemonya karşıtı aktörlerin salt soyut uluslararası güvencelere bel bağlaması, güvenlik açığını ve kırılganlığı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.
Lübnan'ın tarihsel deneyimi, hem kurumsal caydırıcılığın içine düştüğü krizi hem de sahadaki etkili eylemlerin sınırlarını net bir biçimde yansıtıyor.
Birleşmiş Milletler'in peş peşe aldığı kararlar (örneğin 425 ve 1701 sayılı kararlar), uluslararası sistemin sağlam uygulama mekanizmalarından yoksun olması ve saldırgan tarafın veto yetkisini siyasi bir kalkan olarak kullanması nedeniyle saldırılara karşı gerçek bir koruma sağlayamadı.
Tam da bu bağlamda "saha caydırıcılığı" kavramı, kurumsal işleyişteki bu eksiklikleri telafi etmek ve fiili bir koruma kalkanı oluşturmak adına, pratik bir alternatif olarak doğdu ve kendini dayattı.
Ne var ki bu argümanın eleştirel ve anayasal düzeydeki analizi, Eksen'in söyleminde ve kurumsal performansında çifte bir açmazı (ikilemi) gözler önüne seriyor:
Fiziksel caydırıcılığın tek başına kalıcı bir kurumsallaşma sağlayamaması, alternatif kurallar oluşturma sorununu ve uluslararası arenada tanınma ikilemini de beraberinde getiriyor. Bu noktada Eksen söylemi; doğrudan çatışma eylemlerini karşılıklılık (mütekabiliyet) ilkesi ve sistematik suçlara karşı meşru müdafaa çerçevesinde ele almayı (Richard Falk, 2008) ve bizzat sahayı, adalet ve egemenlik kavramlarının yeniden tanımlandığı bir zemin olarak kullanmayı amaçlıyor.
Fakat bu yaklaşımın önündeki en temel engel, sahadaki bu fiili uygulamaların yeni filizlenen “teamül (yapılageliş) kurallarına” dönüşememesidir. Uluslararası sistem, salt fiziksel bir çatışma yaşanıyor diye kendi normatif çerçevelerini otomatikman yeniden şekillendirmez; aksine, bunun için uluslararası forumlarda sunulacak ve savunulacak güçlü bir hukuki inancın (opinio juris) geliştirilmesini şart koşar.
Dolayısıyla siyasi söylemi kapsamlı ve küresel bir hukuk çerçevesiyle desteklemeden salt ahlaki ve pratik meşruiyet boyutunda bırakmak; egemen güçlerin bu eylemleri, yeni hukuk kurallarının inşası için bir girdi olarak kabul etmek yerine “kamu düzenini bozan gayrimeşru ihlaller” şeklinde nitelendirmeye devam etmelerine olanak tanıyor.
Direniş Ekseni, siyasi literatüründe kendini; uluslararası hegemonyayı ve bölgeyi yeniden dizayn etme projelerini sınırlandırmak adına “savunmacı realizm” (defensive realism) stratejisini benimseyen, tutarlı bir caydırıcılık ağı olarak konumlandırıyor.
Bu düzlemde, Batı'nın çizdiği çerçevelere hapsolmayan bölgesel aktörlerin rolü; ulusal yapıların parçalanmasını ve egemenlik boşluklarının doğmasını engelleyen bir tampon işlevi görüyor.
a) Egemen dayanışma kavramı ve ulusal bütünlük sorunu
Eksen üyeleri arasındaki karşılıklı destek; parçalanmaya ve “yaratıcı kaos” projelerine karşı kolektif direnci diri tutmayı hedefleyen egemen bir dayanışma biçimi olarak çerçeveleniyor. Bu anlatı, ağ tabanlı caydırıcılığı; bölgesel güvenliği teminat altına almanın ve Ortadoğu'nun jeopolitik alanına yönelik ihlalleri bertaraf etmenin bir aracı olarak sunmayı gaye ediniyor.
Ne var ki bu dayanışma biçimi son derece karmaşık bir zorlukla karşı karşıya. Ağ tabanlı bu koordinasyon, bir yandan düşmanların askeri zafer elde etmesini engellemeye ve saldırganlığın faturasını kabartmaya yardımcı olurken; diğer yandan bitmek bilmeyen kuşatma ve saldırılar yüzünden ev sahibi toplulukları devasa bir ekonomik ve insani baskı altında eziyor.
Buradaki asıl açmaz; sınır ötesi jeopolitik direnç talepleri ile halihazırda mali ve yapısal tükenmişliğin ağırlığı altında ezilen iç toplumsal uyumu koruma mecburiyeti arasında bir denge kurmanın zorluğunda düğümleniyor.
b) Kurtuluşun etiği ve toplumsal sürdürülebilirlik ikilemi
İnsan haklarını işine geldiği gibi kullanan Batı anlatısına karşı direnişin siyasi söylemi; teslimiyeti reddetmek ve medeniyetin özerkliğini yeniden tesis etmek adına gücünü “kurtuluş etiğinden” alan bir literatür sunmayı amaçlıyor (Enrique Dussel, 1998).
Bu yaklaşımda sebat (direnç gösterme), psikolojik çöküşü engelleyen ve halkların kendi kaderini tayin hakkını koruyan kültürel ve değer temelli bir eylem olarak tanımlanıyor.
Ancak bu anlatının önündeki en büyük sınav, toplumsal sürdürülebilirlik meselesinde yatıyor. Yaptırımlara ve altyapı yıkımlarına karşı somut, kalkınma odaklı ve ekonomik çözümler sunmaksızın salt seferberlik söylemine ve psikolojik dayanıklılığa bel bağlamak; söylemin uzun vadede kamuoyunu harekete geçirme kapasitesini tüketme riskini taşıyor. Sahada verilen ağır kayıpların ve fedakârlıkların topyekûn bir toplumsal tükenişe dönüşmesini engellemek için, kriz yönetimi mantığından sıyrılıp toplumu ayakta tutabilecek sahici bir ekonomik ve siyasi model inşasına geçmek artık elzemdir.
Direnişin siyasi söylemindeki noksanlıklar yalnızca dışsal, hukuki ve diplomatik boyutlarla sınırlı kalmıyor; iç ortaklarıyla kurduğu iletişim biçimine, destek tabanıyla ilişkisini yönetme tarzına ve iktidar yapısı içindeki konumlanışına dair çok daha derin yapısal ikilemlere uzanıyor. Bu ikilemler dört temel eksende kendini gösteriyor:
a) İdeolojik seferberlik ve kapsayıcı insan hakları söyleminin sınırları: Direniş söyleminin beslendiği doktriner literatürün özü; dini mükellefiyet, kutsal görev ve ilahi zafer gibi inanç temelli ve metafizik kavramlar sistemine dayanıyor. Bu ideolojik seferberlik; bir mücadele doktrini yaratmada ve bu literatüre inanan toplumsal tabanı konsolide etmede olağanüstü bir başarı gösterse de, söylemin ideolojik olmayan, insan ve hak temelli sivil alanlara nüfuz etmesini engelleyen anlamsal (semiyotik) bir bariyer de örüyor. Söylemin ahlaki beyanlarını ve mağduriyet iddialarını kapsayıcı bir hukuki ve siyasi dile tahvil edememesi; onu yerel ve uluslararası kamuoyuna etkili bir biçimde seslenmekten alıkoyuyor. Aynı nedenden ötürü, doktriner retoriğe şüpheyle yaklaşan ve silahlı mücadeleyi ulusal ve insani bir kurtuluş projesi olarak görmek yerine kapalı bir ideolojiye indirgeyen yerel ve uluslararası sivil, laik ve insan hakları çevreleriyle köprüler kurmaktan da aciz kalıyor.
b) Ulusal çoğulculuğun yönetimi ve ortak savunma paktı çıkmazı: Direniş söylemi, o çok sesli ulusal manzarayla ilişki kurarken birbiriyle çelişen iki zıt kutup arasında sarkaç gibi gidip geliyor: Bir yandan ortak dış tehdide karşı birlik ve ulusal mutabakat çağrısı yaparken; diğer yandan gerilimi tırmandırarak, sahadaki çatışma seçeneklerine şerh düşen siyasi ve sosyal güçlerin vatanseverliğini sorgulamaya ve yeri geldiğinde onları doğrudan ihanetle suçlamaya meylediyor. Siyasi uzlaşı arayışı ile sistematik suçlama arasındaki bu savrulma, kapsayıcı bir ulusal savunma paktının inşasını baltalıyor. Söylem, kimi durumlarda mezhepsel ve toplumsal dengelerin hassasiyetini göz ardı ederek kendi stratejik tercihlerini tartışmaya kapalı, mutlak doğrularmış gibi dayatma eğilimi gösteriyor. Hâl böyle olunca rakipler, sahadaki caydırıcılığı tüm ulusun varlığını ilgilendiren meşru bir egemenlik ve savunma hakkı olarak görmek yerine; onu mezhepsel bir proje veya iç siyasette bir tahakküm aracı olarak yaftalama fırsatı buluyor.
c) Askeri gereklilik ve halk tabanıyla şeffaflık sorunu: Asimetrik savaşın doğası; caydırıcı saldırıların başarısını güvence altına almak ve askeri altyapıyı korumak adına, sahada en üst düzeyde taktiksel gizliliği ve baskın yeteneğini şart koşar. Ne var ki bu temel askeri mantık, siyasi söylemin ev sahibi toplumla kurduğu ilişkiyi zehirliyor. Ortada şeffaflığın olmaması ve altyapının yerle bir edilmesi ya da zorunlu göç gibi en ağır bedelleri ödeyecek olan halkla ortak bir karar alma mekanizmasının kurulamaması, derin bir ahlaki ve siyasi ikilem doğuruyor. Halkla önceden kurulacak doğrudan bir siyasi diyalog ve açık risk değerlendirme mekanizmalarının yokluğu; o kitleye sonuçları ve öncelikleri tartışma hakkı tanımaksızın, sadece seferberlik söylemleri üzerinden kriz yönetimine başvuran ve onlardan ucu açık bir sabır dileyen bir tutum yaratıyor. Bu durum, savaş alanındaki kahramanca fedakârlıklar ile toplumun uzun vadeli dayanıklılık ve uyum kapasitesi arasında sessiz ama derin bir uçurum açıyor.
d) Otoriter pazarlıklar ve söylemin sembolik sermayesinin aşınması: Bu söylemin ve politikaların belki de en çarpıcı çelişkisi, sahada sağlanan caydırıcılık ile iç siyasetteki yolsuzluklara göz yumulması arasındaki o tuhaf dengede yatıyor. Direnişin siyasi aktörleri; silahlarını güvence altına almak ve varlıklarına siyasi bir zırh sağlamak uğruna, mali yolsuzluklara batmış ve kurumları çürütmüş otoriter sınıflarla uzlaşmaya ve kirli pazarlıklar yapmaya yöneldi. Bu pragmatik (faydacı) tercih, söylemi korkunç bir etik ve siyasi açmaza sürükledi. Zira özgürleşmeyi savunan, kibri reddeden ve onuru onarmayı vadeden bir söylem; kamu kaynaklarının yağmalanmasına ve vatandaşın gündelik hayatını doğrudan vuran devlet kurumlarının çöküşüne seyirci kalan bir siyasi pratikle nasıl bağdaşabilir? Bu ikiyüzlü pratik, bilhassa direniş çemberinin dışındaki genç kuşaklar ve yolsuzluğun faturasını ödeyen orta sınıflar nezdinde söylemin ahlaki ve sembolik sermayesini eritip bitirdi. Artık bu kesimler söz konusu tavizleri; dışarıya karşı atılan kurtuluş sloganları ile içerideki sosyal adalet ve iyi yönetişim talepleri arasındaki devasa bir uçurum olarak okuyor.
Bu araştırma, uluslararası hukuk dilinin bir tahakküm aygıtı olarak kullanımı ile direniş söyleminin bir caydırıcılık aracı olarak kullanımı arasındaki o karmaşık diyalektiği gözler önüne seriyor. 2026 yılına uzanan baş döndürücü dönüşümler, salt uluslararası sisteme bel bağlamanın, küçük devletlerin ve hegemonya karşıtı aktörlerin ulusal egemenliğini korumaya yetmediğini kanıtladı. Direniş Ekseninin sahadaki eylemleri, normatif ilkelerin uluslarüstü kurumlar eliyle nasıl çifte standartla uygulandığını ifşa etti. Böylelikle uluslararası hukukun, egemen güçlerin suçları söz konusu olduğunda nasıl askıya alındığını; iş varoluşsal haklarını talep eden halklara geldiğinde ise nasıl kusursuz bir kontrol ve baskı aygıtı olarak işletildiğini –Giorgio Agamben'in (2005) kavramsallaştırdığı o kalıcı 'istisna hali'ni– tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.
Ne var ki eleştirel analiz, Direniş Ekseni söyleminin yapısal bir ikileme ve epistemolojik bir sınırlamaya hapsolduğunu da gösteriyor. Zira Batı'nın epistemolojik hegemonyasını kırmadaki ve maddi caydırıcılık ile bölgesel dayanışma üzerine ileri düzey bir literatür üretmedeki başarısına rağmen, bu söylem hâlâ şu hastalıklardan mustariptir:
Özetle; insan haklarını ve ulusal egemenlik kavramını, emperyal merkezin elindeki birer oyuncak olmaktan çıkarıp evrensel bir kurtuluş projesine dönüştürmek (Upendra Baxi, 2002); direniş söyleminin kurumsallaşma yolunda somut adımlar atmasını zorunlu kılıyor.
Söylem, salt sahada verilen askeri tepkilerin ötesine geçerek; hem içeride hem dışarıda sağlam bir değer zeminine oturan, tutarlı ve küresel bir insan hakları tezi yaratacak alternatif bir hukuk anlayışını acilen formüle etmelidir.