PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’te Filistinli öğrencilere kendi müfredatını dayatarak eğitim alanında da kenti “İsrailleştirmeyi” hedefliyor.

YDH- El-Ahbar gazetesinin haberine göre, Filistinliler için artık hayatlarının hiçbir alanında nefes alacak bir alan kalmadı. Kendi topraklarında yaşamlarını sürdürebilmeleri için temel öneme sahip tüm sektörler tehdit altında; eğitim de bunların başında geliyor.
Ancak İsrail’in eğitime yönelik saldırıları yalnızca eğitimi engellemekle sınırlı değil. İsrail, özellikle 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te Filistinli öğrencilere kendi anlatısını dayatmaya çalışıyor.
İsrail, Doğu Kudüs’ü kendi “başkenti” olarak görüyor, burada kendi medeni hukukunu uyguluyor ve bakanlıkları ile kurumlarını işletiyor. Bunlar arasında, işgal belediyesiyle iş birliği içinde kentteki eğitimin bir bölümünü düzenleyen Eğitim Bakanlığı da bulunuyor.
Kudüs’te eğitim üzerinden İsrailleştirme
Filistin genelinde, özellikle de Kudüs’te eğitime yönelik saldırı eskiye dayanıyor. Ancak bugün yeni olan, İsrail’in Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinli öğrencilere uygulamaya koymaya çalıştığı kesin ve bağlayıcı kararlar.
Bu kararların sayısı, işgal altındaki Filistin topraklarında Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) faaliyetlerini yasaklayan kararın Ocak 2025’te yürürlüğe girmesinden bu yana giderek arttı.
Bunun sonucunda UNRWA okulları kapatıldı ve yaklaşık 1.100 öğrenci, işgal belediyesine bağlı okullara gitmedikleri ve dolayısıyla İsrail müfredatını kabul etmedikleri takdirde eğitimden mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
UNRWA okulları ajansın yönetimi altında faaliyet gösteriyor ve Filistin eğitim sistemine ve Filistin müfredatına bağlı kalıyor. Aynı durum, Kudüs Eğitim ve Öğretim Müdürlüğü’ne bağlı olan ve Filistin Eğitim Bakanlığı çatısı altında faaliyet göstererek Filistin müfredatını uygulayan Vakıflar okulları için de geçerli.
Öte yandan özel ve sivil okullar kiliselere, hayır kuruluşlarına veya şahıslara bağlı olarak faaliyet gösteriyor ve onlar da Filistin eğitim programlarına bağlı kalıyor. Bununla birlikte bu okulların büyük bölümü, bazı koşullara bağlanan aylık İsrail ödeneklerinden yararlanıyor; bu durum zaman zaman okulları öğrencilere İbranice öğretmeye yöneltiyor.
Eğitim Bakanlığı’na ve belediyeye bağlı okullar ise doğrudan “İsrail Eğitim Dairesi” ve işgal belediyesi tarafından yönetiliyor. Bu okullarda değiştirilmiş Filistin müfredatı veya İsrail müfredatı uygulanıyor. Bugün ise kentin farklı bölgelerinde asıl yerleştirilmek istenen müfredat İsrail müfredatı.
Amaç: Filistinlileri kendi topraklarında İsrailleştirmek
İsrail, Filistin’in geri kalanını da işgal ettiği günden bu yana Filistin’i bütünüyle İsrailleştirmeye çalışıyor. İsrail açıkça kendisi için uygun olanın, ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan kendisine bağımlı “iyi Filistinli” olduğunu ilan ediyor. Fakat bu bağımlılığın nihai amacı onları ülkeden çıkarabilmek.
İsrail’in işgal altındaki bölgelerde yaşayan Filistinliler ve Araplara yönelik tek hedefi, onları kendi devleti olarak gördüğü topraklardan çıkarmak.
Bu topraklar, Filistin ve Golan’dan, İsrail askerinin ayağının bastığı ya da İsrail’in siyasi ve güvenlik politikaları yoluyla yerleşimcileri yerleştirebildiği her yere kadar uzanıyor. İşgal altındaki Kudüs ve Batı Şeria’da yaşanan da bunun bir örneği.
Dolayısıyla Kudüs’te müfredatın İsrailleştirilmesi, topraklarına sıkı sıkıya bağlı Filistinlileri İsrailleştirme girişiminden başka bir şey değil. İsrail bu insanları kendisine bütünüyle bağımlı hale getirmek, yeni nesiller yetiştirmek, onların kendisine düşman olmamasını sağlamak ve işgal devletinin Filistin’deki varlığı boyunca zulmettiği atalarının mirasını reddetmelerini sağlamak istiyor.
İsrail aklı, Kudüs’teki yaklaşık 120 bin Filistinli öğrencinin 45 binine İsrail müfredatını dayatmayı başarmanın, bu öğrencilerin önemli bir bölümünü işgal ortamıyla bütünleştireceğini ve İsrail askerî “postalı” altında yaşamayı kabullenmelerini sağlayacağını düşünüyor olabilir. Özellikle de İsrail “polisi” ve “sınır muhafızları”nı kentteki “kanun uygulayıcı” makamlar olarak gördüğü için. Zira İsrail ordusu, İsrail’in diğer kentlerinde olduğu gibi Kudüs’e ancak zorunlu hâllerde giriyor.
Başka bir ifadeyle, Kudüs’ün “başkenti” olduğu yönünde ABD’nin tanımasını elde eden ve 1948’de işgal edilen Batı Kudüs ile Doğu Kudüs’ü birleştirme hedefini sürdüren İsrail, egemenliğini dayatmanın ve kentin iki bölümündeki mutlak kontrolünü pekiştirmenin bir parçası olarak her iki bölgede de aynı müfredatı uygulamak istiyor.
Eğitimden mülkiyete: Kudüs’te adım adım tasfiye
Bugün Doğu Kudüs’ten gelen gündelik görüntülere, Mescid-i Aksa’ya yönelik günlük baskınlar, burayı bölme girişimleri ve Kutsal Kabir Kilisesi ile Eski Şehir’deki diğer kiliselere ve din adamlarına yönelik saldırılar damgasını vuruyor. Ancak kutsal ve dinî mekânların dışında kalan kentin diğer bölgeleri de sürekli bir Yahudileştirme ve çeşitli alanlarda uygulanan İsrailleştirme sürecine tabi tutuluyor.
Öyle ki Filistinlilerin kendi kentlerinde kendilerine ait hiçbir şeyin kalmayacağı günün yaklaştığını söylemek mümkün. Özellikle de yargı dâhil olmak üzere tüm İsrail kurumları Siyonist projeyle bütünüyle bütünleşmiş durumdayken.
Örneğin İsrail yargısı, Mescid-i Aksa’nın yakınındaki bir taşınmazın yerleşimcilere ait olduğuna hükmedebiliyor; oysa Filistinli sahipleri, atalarının atalarından bu yana söz konusu mülkün kendilerine ait olduğunu gösteren tüm tapu ve mülkiyet belgelerine sahip.
Okulların halihazırda sürdürdüğü grevin devam etmesi durumunda da benzer bir süreç yaşanabilir. Söz konusu grev, işgal makamlarının Doğu Kudüs’te ders veren Filistinli öğretmenlere giriş izni vermemesi üzerine başlatıldı.
Bu gerçekleşirse, söz konusu okullar er ya da geç, şu veya bu şekilde, İsrail’in ek dayatmalarına ve şartlarına boyun eğmek zorunda kalacak. Önce bu yıl İsrail müfredatının belirli bölümlerini öğretmeleri istenecek; gelecek yıl bunun kapsamı genişletilecek, bir sonraki yıl daha da genişletilecek... Ve bu süreç böyle devam edecek.
Sonunda Filistinlilere ait okullar ortadan kaldırılacak ve Kudüs’te yalnızca İsrail okulları veya İsrail’in şartlarına tamamen tabi okullar kalacak. On binlerce Filistinli öğrenci bu okullarda, kendi toprakları hakkında işgalcinin anlatısını öğrenecek; kendilerine o topraklarda yalnızca misafir oldukları ve işgalcinin onları şimdilik himayesi altında tuttuğu öğretilecek.
“İsrail yasalarına tabi olan” Kudüs kentinde yaşayan Filistinliler, yarın İbranice öğrenmek ve hatta İsrail üniversitelerinde eğitim görmek zorunda da kalabilir. Zira Filistin üniversitelerinden alınan diplomalar İsrail kurumları tarafından çoğu zaman kabul edilmiyor. Nitekim bazı Kudüslüler halihazırda İsrail üniversitelerinde eğitim almak veya Filistin üniversitelerinden aldıkları diplomaları denklikten geçirmek zorunda kalıyor. Bunun nedeni, Kudüs’te, kentin ister doğusunda ister batısında, hatta işgal altındaki diğer kentlerde çalışabilmelerini sağlamak. Batı Şeria ise halen “belirli ölçüde” Filistin hukukuna tabi.
İsrail’in istediği de tam olarak bu; bir kez daha söylemek gerekirse, Filistin’i Filistinlilerden temizleyebilmek.
Ancak İsrail’in bu hedefe giden yolu tamamen açık değil. Çünkü 1948’de işgal edilen topraklarda yaşayan tüm Filistinli öğrenciler İsrail müfredatını öğreniyor. Bu müfredatın içeriği 1948 Nekbe’den bu yana kuşaklar boyunca aktarıldı. Buna rağmen İsrail’in iç kesimlerinde yaşayan Filistinlilerin kimliği değişmedi, ulusal ve siyasi hedefleri dönüştürülemedi. Onlar topraklarının evlatları olan Filistinliler olarak kalmaya devam etti. Dahası, Filistinli ulusalcıların, aydınların, düşünürlerin ve edebiyatçıların önemli bir bölümü de onların arasından çıktı.
Bu nedenle İsrail’in Kudüs’teki hedefi, bugün buna karşı mücadelenin yeterince düzenli olmaması nedeniyle belirli ölçüde başarı kazanıyor olsa da birçok nedenle başarısızlığa uğrayacak. Bunların başında ise doğrudan İsrail kaynaklı nedenler geliyor: işgal devletinin ırkçılığı ve bu ırkçılığın “öteki”ne karşı ehlileştirilmesinin imkânsızlığı.
Buradaki “öteki” ise kendi topraklarında kalmaya devam eden Arap Filistinlidir.