Prof. Sachs: ABD'nin tek kutuplu hayali küresel gerçekliğe çarpıyor Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
BATI YARIM KÜRE
06 Eylul 2026 · 15:27

Prof. Sachs: ABD'nin tek kutuplu hayali küresel gerçekliğe çarpıyor

Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü Prof. Jeffrey D. Sachs, küresel krizlerin Amerikan tek kutupluluk hayalinin çok kutuplu dünya gerçekliğine çarpmasından doğduğunu vurguladı.

YDH - Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü dünyaca ünlü ekonomist Prof. Jeffrey D. Sachs, Norveçli uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Glenn Diesen'ın programında küresel jeopolitik krizleri, Soğuk Savaş sonrası yapılan stratejik hataları ve Washington yönetiminin benimsediği yeni dış politika yaklaşımını ele aldı.

Güneydoğu Norveç Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını yürüten siyaset bilimci Glenn Diesen, mülakatın başlangıcında dünyanın içinden geçtiği dönemi tanımlarken, Kuzey Atlantik İttifakı'nın Rusya ile doğrudan çatışma eşiğine geldiğine işaret etti.

Diesen, daha önce vekalet savaşı şeklinde yürütülen mücadelenin artık doğrudan bir çatışmaya evrildiğini, Amerika Birleşik Devletleri'nin İran ile girdiği savaş ortamının tüm Ortadoğu bölgesine yayıldığını ve diğer büyük güçleri de içine çekme riski barındırdığını dile getirdi.

Diplomasinin suç haline getirildiğini ve Washington yönetiminin kendi müttefiklerine baskı uyguladığını vurgulayan Diesen, Avrupa ülkelerinin küresel sahnedeki ağırlığını hızla kaybettiğini belirtti.

Diesen, ABD yönetiminin ve ana akım medyanın her şeyin yolunda gittiğine dair halkı ikna etmeye çalıştığını hatırlatarak, Sachs'a bu tarihsel dönemi nasıl açıkladığını sordu.

"Tek kutuplu vizyon çok kutuplu gerçeklikle çarpışıyor"

Jeffrey D. Sachs, mevcut küresel krizin temel kaynağını tek kutuplu dünya hayali ile nesnel şartlar arasındaki uyumsuzluk olarak niteledi. Sachs, "Geniş çerçeveden baktığımızda yaşanan süreç, Amerika Birleşik Devletleri'nin tek kutuplu vizyonu ve hedefleri ile çok kutuplu dünyanın somut gerçekliğinin doğrudan çarpışmasıdır" dedi.

Sachs, Amerikan askeri-sanayi yapısının Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte küresel bir yanılsamaya kapıldığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: "Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte ABD'nin ebediyen dünyanın tartışmasız hükümdarı ilan edildiği yönünde bir zihniyet yerleşti. Ancak bu yaklaşım, hayatın temel gerçeklerine çarpıyor. Çünkü gerçekler öyle değil. ABD, dünya nüfusunun yüzde 4,2'sini ve küresel gayrisafi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 14,5'ini temsil ediyor. Bu oranlar, yeryüzünün mutlak egemeni olmak için yeterli değildir."

Çin ekonomisinin büyüklüğüne ve dünyanın büyük çoğunluğunun Amerikan kuralları altında yaşamak istemediğine dikkati çeken Sachs, söz konusu zihniyet çarpışmasının farklı coğrafyalarda patlak veren savaş alanlarında doğrudan kendini gösterdiğini ifade etti. Sachs, "Ortadoğu'da, Ukrayna'da ve Doğu Asya'da aynı senaryoyu görüyoruz. Karşımızda, İkinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1947 yılından bu yana Amerikan siyasal mekanizmalarını ve güvenlik devletini yöneten bir savaş makinesi var" ifadelerini kullandı.

Bu yapının Sovyetler Birliği ile girilen alacakaranlık mücadelesini kazanarak 19. yüzyıl Britanya İmparatorluğu ya da miladi birinci yüzyıl Roma İmparatorluğu gibi tek küresel lider olarak ortaya çıkacağına kesin inanç beslediğini anlatan Sachs, tek kutuplu anı sabitleme politikasının Amerikan siyasetindeki her iki parti tarafından da eksiksiz benimsendiğini açıkladı.

Sachs, bu meselenin sadece Donald Trump yönetimiyle ya da tek bir partiyle sınırlı olmadığını, devlet aygıtını yönlendiren hâkim odakların kurumsal tercihi olduğunu vurguladı. Sachs, "Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, 17 Ocak 1961 tarihindeki veda konuşmasında Amerikan halkına askeri-sanayi yapıyı anlatmıştı. Tarih boyunca güvenlik devleti niteliği taşıyan mekanizmalar devlet aygıtının liderliğini üstlenir. ABD ölçeğinde bu yapı Pentagon, Merkezi İstihbarat Teşkilatı, Silikon Vadisi şirketleri, savaş yüklenicileri ve finans çevreleri anlamına gelir" dedi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki diplomatik kibri eleştiren Sachs, dönemin Dışişleri Bakanı Dean Acheson'ın anılarına "Yaratılışta Hazır Bulunmak" başlığını koymasını hatırlattı. Gençlik yıllarında bu başlığı zekice bulduğunu ancak bugün gelinen noktada bunun tam bir delilik olduğunu düşündüğünü söyleyen Sachs, "Yaratılış 1945 ya da 1947 yılları değildi. Fakat Amerikan bakış açısına göre bu süreç, Amerikan dünyasının yaratılışıydı. Sovyetler Birliği'nin dağılması da bu dünyanın teyidi sayıldı. O tarihten bu yana ABD'nin her şeye kadir tek güç olduğuna dair söylem aralıksız tekrarlandı" değerlendirmesini yaptı.

Sachs, Madeleine Albright'ın 1990'lı yıllarda ABD'yi herkesten daha uzağı gören "vazgeçilmez ülke" olarak tanımladığını, yeni muhafazakâr kanadın da ülkeyi "dünyanın liberal egemeni" şeklinde adlandırdığını hatırlattı. Zbigniew Brzezinski'nin 1997 yılında kaleme aldığı Büyük Satranç Tahtası kitabına atıfta bulunan Sachs, Brzezinski'nin Amerikan gücünün karşı konulamaz olduğunu ve Rusya'nın bu güce boyun eğmek dışında seçeneği kalmayacağını yazdığını aktardı. Sachs, Amerikan bilimsel, teknolojik, finansal ve askeri üstünlüğünün dünyada alternatifsiz olduğu yönündeki o tezlerin günümüz koşullarında geçerliliğini tamamen yitirdiğini dile getirdi.

"Dünyanın yüzde 4'ü ile küresel egemenlik kurulamaz"

Tarihsel koşulların köklü biçimde değiştiğini vurgulayan Sachs, İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD'nin elindeki gerçek gücün bugünkünden çok farklı olduğunu şu sözlerle anlattı: "İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD gerçekten olağanüstü bir güce sahipti. 1945'ten 1949 yılına kadar atom bombası tekeline sahipti. Dünyanın tartışmasız sanayi ve finans deviydi. Hitler ordularına karşı 27 milyon insanını kaybeden Sovyetler Birliği'nin aksine, ABD kendi topraklarında yalnızca 7 Aralık 1941 günü tek bir saldırıya uğradı. Geri kalan tüm zamanda devasa askeri kapasitesini inşa etti."

Sachs, savaş sonrasında Washington'ın elindeki muazzam ekonomik üstünlüğü dünyayı finanse etmek için kullandığını, Marshall Planı'nın da bu yaklaşımın en belirgin örneğini teşkil ettiğini ifade etti. Ancak aradan geçen 75 yılın ardından tablonun bütünüyle tersine döndüğüne dikkati çeken Sachs, "Bugün çok daha gerilemiş bir ekonomik ve finansal rolle karşı karşıyayız. Teknoloji alanındaki mutlak tekel kayboldu. Amerikan toplumunda derin eşitsizlikler ve hegomanya kurma arzusunun getirdiği maliyetlerin yol açtığı devasa bir borç yükü var. ABD artık küresel düzeni finanse edeceğini söylemiyor; doğrudan haraç talep ediyor" değerlendirmesinde bulundu.

Washington'ın yabancı ülkelerde konuşlandırdığı askeri birlikler için o ülkelerden ödeme talep etmeye başladığını hatırlatan Sachs, "Güney Kore ve Japonya'ya açıkça 'Topraklarınızda üslerimiz var, sizi koruyoruz, öyleyse masraflarımızı karşılayacaksınız' deniyor. Avrupa'dan gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 5'ini savunmaya ayırması isteniyor. Diğer yandan 'Petrole ihtiyacımız var, bu yüzden Venezuela'yı işgal edeceğiz, devlet başkanını kaçıracağız, hükümeti rüşvetle kontrol altına alacağız ve petrol bizim olacak' yaklaşımı sergileniyor" dedi.

Sachs, ABD'nin kendi çıkarlarını gözeten fakat yine de dünyaya kaynak aktaran bir yapıdan, zorbalık ve şantajla kaynak toplayan bir mekanizmaya evrildiğini ifade etti.

"Trump'ın iş yapma biçimi artık Amerikan dış politikası oldu"

Donald Trump'ın yönetim tarzını ve karakterini doğrudan iş hayatındaki alışkanlıklarıyla açıklayan Sachs, şu sert ifadeleri kullandı: "Trump düşük profilli bir hayduttur. Her zaman öyleydi. Şirketlerini defalarca iflasa sürüklemiş New Yorklu bir gayrimenkul müteahhididir. On yıllar boyunca normal iş yapma yöntemi sözleşmeyi imzalamak, inşaat bittiğinde karşı tarafı çağırıp 'Sana sözleşmedeki tutarın yarısını ödeyeceğim, bunu kabul edeceksin' demekten ibaretti. Şaşkına dönen iş ortağı sözleşmeyi hatırlattığında ise Trump 'Git beni mahkemeye ver' yanıtını verirdi. Bu yaklaşım onun yıllardır uyguladığı çalışma yöntemidir. Şimdiyse bu yöntem Amerikan dış politikası haline geldi."

Sachs, bu mafyavari yöntemlerin küresel ölçekte sürdürülebilir olmadığını belirterek şunları kaydetti: "Dünya nüfusunun yüzde 4'ünü, küresel üretimin yüzde 14'ünü ve dünya ithalat pazarının yaklaşık yüzde 13'ünü temsil edip, önüne gelenden haraç keserek, dilediğin ülkeyi işgal edip istediğin yeri tehdit ederek bu düzeni kontrol altında tutamazsın. Dünyanın geri kalanı artık bu yaklaşıma açıkça 'Hayır, teşekkürler' cevabını veriyor."

Jeopolitik tarihin en temel kuralının zorbalığa karşı denge arayışı olduğunu vurgulayan Sachs, Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS zirvelerini örnek gösterdi. Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısının dünya nüfusu ve üretiminin yaklaşık yüzde 40'ını bir araya getirdiğini, Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de toplanacak BRICS zirvesinin ise küresel üretim ve nüfusun yarısını temsil ettiğini hatırlatan Sachs, bu ülkelerin tek bir ağızdan zorbalığa boyun eğmeyeceklerini ilan ettiklerini dile getirdi.

ABD yönetiminin Hindistan ve diğer ülkeleri tehditle, rüşvetle ya da baskıyla bu birliktelikten koparmaya çalıştığını aktaran Sachs, Trump'ın yöntemlerinin kabalığı, hukuksuzluğu ve anlaşmaları bir gün sonra çöpe atma huyu sebebiyle Washington için hegemonyayı koruyacak akılcı bir yol kalmadığını söyledi. Sachs, "Kendi büyüklük kurgusu ile gerçeklik arasındaki çarpışma ve bencilce de olsa yardım eden bir güçten gaspçı bir çete düzenine geçiş, son derece tehlikeli bir tablo oluşturuyor" dedi.

"Dünya bir sistemden değil, büyük bir düzensizlikten geçiyor"

Program yöneticisi Glenn Diesen'ın küresel sistemin ekonomik dengelerine, Avrupa'nın bağımlı ortak rolüne ve yaşanan enerji ile para birimi krizlerine dair sorusunu yanıtlayan Sachs, mevcut yapıyı bir sistem olarak adlandırmanın mümkün olmadığını belirtti.

Sachs, "Ortada işleyen bir sistem kalmadı. Düzen yerine tam anlamıyla bir düzensizlik içindeyiz. Her aktör yeniden hesap yapıyor. Kuşkusuz ABD'nin hâlâ yapay zekâ yatırımları, yükselen borsa grafikleri ve küresel rezerv para birimi olma gibi belirgin avantajları bulunuyor. Birçok hükümet doğrudan 'Jeff, seninle aynı fikirdeyiz ama büyük adamı karşımıza almaya cesaret edemiyoruz' diyerek iki tarafa da kapı aralıyor. Ancak bu durum kalıcı bir belirleyicilik taşımıyor; ortada büyük bir belirsizlik ve tehlikeli bir şiddet dalgası var" ifadelerini kullandı.

Küresel ekonomiyi derinden dönüştüren üç büyük yapısal kırılmaya işaret eden Sachs, bunların başında teknoloji devriminin geldiğini vurguladı. Yapay zekâ, hesaplama ve dijitalleşme alanındaki gelişmelerin derin ve dönüştürücü etkiler yarattığını kaydeden Sachs, bu gücün ABD'nin tekelinde olmadığını söyledi. Sachs, "Yapay zekâ istihdamın sonunu mu getirecek, yoksa bolluk çağını mı başlatacak? Ya da kontrol dışına çıkan algoritmalar nükleer fırlatma sistemlerini ele geçirip hepimizi yok mu edecek? Bunları kesin olarak bilmiyoruz. Asıl tehlikeli olan, ABD devletinin bu teknoloji şirketlerini yönetmek yerine şirketlerin devleti kontrol eder hale gelmesidir" şeklinde konuştu.

İkinci büyük kırılmanın ekolojik ve çevresel çöküş olduğunu belirten Sachs, yeryüzünün kritik eşikleri aşmak üzere olduğuna dikkati çekti. Sachs, Batı Antarktika buz örtüsündeki kırılmaların okyanus sularında birkaç metrelik ani yükselmelere yol açabileceğini, bu durumun yüz milyonlarca insanı felakete sürükleyeceğini açıkladı. Nepal'de buzul çökmesi sonucu binaların devasa bir dalgayla yıkıldığı ve binlerce insanın hayatını kaybettiği görüntüleri hatırlatan Sachs, Amazon yağmur ormanlarındaki kuruma ve okyanus akıntılarındaki bozulmaların gıda ile su güvenliğini doğrudan tehdit ettiğini kaydetti.

Trump yönetiminin çevre politikalarını sert bir dille eleştiren Sachs, "Trump bizi bütün çevre anlaşmalarından çıkardı. Çevre bilimini ve bilimsel kurumlarımızın internet sitelerini tahrip etti. Temel izleme faaliyetleri dahi durduruldu. Üstelik tarihin en güçlü El Nino olayına yaklaştığımız, devasa orman yangınlarının ve kuraklıkların kapıda olduğu bir dönemde bu sorumsuzluk sergileniyor" dedi.

Üçüncü ana başlık olarak demografik dönüşümlere değinen Sachs, Afrika nüfusunun 2050 yılına kadar en az bir milyar, yüzyılın sonuna kadar ise iki milyar kişi artacağını, buna karşılık Çin nüfusunun 1,4 milyardan 1 milyarın altına gerileyebileceğini belirtti. Sachs, tüm bu devasa dönüşümlerin yaşandığı bir çağda ABD'nin tarihin en zayıf liderliğiyle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Sachs, "James Buchanan ve Millard Fillmore gibi isimlerle kıyaslandığında Donald Trump Amerikan tarihinin en bilgisiz ve en yetersiz beş başkanı arasında yer alır. Kararların perde arkasından alındığı bir hükümet yapısı görüyoruz. Merkezi İstihbarat Teşkilatı Direktörü Daniel Radcliffe'in doğrudan Moskova'ya giderek temaslarda bulunması tesadüf değildir. Güvenlik aygıtı dış politikada Dışişleri Bakanlığı'ndan çok daha belirleyici rol üstleniyor" değerlendirmesini yaptı.

"Yüzde 85'lik kesim Batı hegemonyasıyla ilgilenmiyor"

Sachs, dünyadaki istikrar unsurunun Batı dışındaki ülkelerden kaynaklandığını belirterek, Çin, Rusya, Hindistan ve Afrika ülkelerinin yıkıcı ya da haydut güçler olmadığını dile getirdi. Gelişmekte olan ekonomilerin dünya nüfusunun yüzde 85'ini oluşturduğunu hatırlatan Sachs, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu ülkelerin gayet net ve rasyonel bir siyasi gündemi var: Ekonomik kalkınma. Yaşam standartlarını yükseltmek, kamu yatırımlarını artırmak, altyapıyı modernize etmek ve genç nesilleri yapay zekâ çağında eğitmek istiyorlar. Amerikan hegemonyası veya Batı tahakkümü onların umurunda değil. Brüksel ile Berlin arasındaki çekişmelere odaklanmıyorlar. Dünya düzenini yıkmak gibi bir niyetleri yok. Onlar küresel sistemin asıl çıpasını teşkil ediyor."

Gelişmekte olan ülkelerin ABD gibi küresel tahakküm kurma peşinde koşmadığını, İngiltere gibi geçmiş imparatorluk hayalleri kurmadığını vurgulayan Sachs, "Tamamen pragmatik hedeflere odaklanmış durumdalar. 'Eğitim sistemimizi nasıl finanse ederiz, elektrik şebekemizi nasıl inşa ederiz?' sorularına yanıt arıyorlar. Eğer biz de bu pratik meselelere odaklanabilseydik, tüm bu jeopolitik gerilimler kendiliğinden ortadan kalkardı. Hiç kimse ABD'yi işgal etmek ya da tehdit etmek istemiyor. Rusya'nın yüz maddelik hedef listesini hazırlasanız, Berlin veya Paris'i işgal etmek ilk yüz madde arasına bile girmez. Rusya'nın Batı Avrupa'yı kaç kez işgal ettiğine bakarsanız, cevabın koca bir sıfır olduğunu görürsünüz" dedi.

Glenn Diesen'ın Soğuk Savaş'ın sona erdiği döneme ve Avrupa güvenlik mimarisinde yapılan fahiş hatalara dair sorusu üzerine Sachs, o yıllarda doğrudan sahada görev almış bir iktisatçı olarak tanıklıklarını aktardı.

"Yeltsin bana sadece normal bir ülke olmak istediklerini söyledi"

Soğuk Savaş'ın bitişinde ABD yönetiminin en büyük stratejik hatayı yaptığını ifade eden Sachs, elde edilen tarihi fırsatın heba edildiğini söyledi. Sachs, "Soğuk Savaş'ın doğru kapanışı, Bolşevik İhtilali'nin 75 yıllık sürecinin ardından barışın tesis edilmiş olmasını bir mucize olarak kutlamaktı. Bu değişimi bizzat Sovyet liderleri istedi. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin bizzat yüzüme karşı 'Biz sadece normal bir ülke olmak istiyoruz. Piyasa ekonomisine geçmek, barış içinde yaşamak ve ABD ile işbirliği kurmak istiyoruz. 1917 ile 1991 arasındaki dönemin ardından yeniden normale dönmeyi arzuluyoruz' dedi. Bu tarihi yaklaşım altın tepside önümüze konmuştu" açıklamasını yaptı.

Her iki tarafın elinde binlerce nükleer başlığın bulunduğu ve nükleer kıyamet ihtimalinin defalarca kapıyı çaldığı bir dönemin ardından Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin'in barış masasına oturduğunu hatırlatan Sachs, Washington'ın bu uzlaşmayı samimiyetle kabul etmesi durumunda dünyanın altın çağa girebileceğini ifade etti.

Kendi entelektüel gelişiminde Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşımların belirleyici olduğunu anlatan Sachs, Versay Antlaşması'nın cezalandırıcı mantığının felaket getirdiğini, buna karşılık Marshall Planı'nın kalkınma ve barış ortamı sağladığını belirtti. Sachs, "John Maynard Keynes'in Barışın Ekonomik Sonuçları eserinden öğrendiğim en temel ders, 1991 gibi bir fırsat yakalandığında cezalandırıcı davranmamak, zafer sarhoşluğuna kapılıp karşı tarafa boyun eğdirmeye çalışmamak ve barış çağını inşa edecek büyüklüğü göstermek gerektiğiydi" şeklinde konuştu.

"Gorbaçov bir şovmen dediler ve yardım teklifini geri çevirdiler"

Sachs, hem Gorbaçov hem de Yeltsin döneminde derin ekonomik istikrarsızlık yaşayan Sovyet ve Rus ekonomisi için kapsamlı yardım paketleri hazırladığını anlattı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte birbirleriyle ticaret mekanizması dahi bulunmayan 15 yeni cumhuriyetin ortaya çıktığını, borçların ödenemediğini ve hiperenflasyon tehlikesinin belirdiğini aktaran Sachs, 1991 yılında Harvard ve Teknoloji Enstitüsü'nden akademisyen arkadaşları ve Gorbaçov'un başekonomisti Grigory Yavlinsky ile ortak bir istikrar paketi hazırladıklarını belirtti.

Hazırlanan bu teklifin Beyaz Saray tarafından nasıl reddedildiğini yıllar sonra Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında ulaştığı gizli belgelerden öğrendiğini açıklayan Sachs, belgenin içeriğini şu sözlerle aktardı: "Önerimiz Ulusal Güvenlik Konseyi'nin 3 Haziran 1991 tarihli toplantısında doğrudan ele alınıp reddedildi. Toplantı tutanaklarını incelediğimde Beyaz Saray'daki kadroların pervasızlığı karşısında dehşete düştüm. Harvard'dan eski meslektaşım olan ve o sırada Yönetim ve Bütçe Ofisi'nin başında bulunan Richard Darman gibi isimler Amerikan yönetimindeki kibir ve cehaletin simgesiydi."

Sachs, söz konusu gizli tutanaktan Richard Darman'ın ifadelerini doğrudan okudu: "Kendimizi kandırmadan ciddi görünmek istiyorum. Elimizde iyi bir halkla ilişkiler paketi için yeterli malzeme zaten var. Bu listenin büyümesine gerek yok. Bütün barutumuzu şimdi tüketmemeliyiz. Mihail Gorbaçov bir şovmendir. Ne olursa olsun bize baskı yapmaya devam edecektir. İleride başka bir şeye ihtiyacımız olabilir."

Bu yaklaşımı sert biçimde eleştiren Sachs, "İşte zihniyet buydu: 'Bize bir halkla ilişkiler paketi yeter.' Bu toplantı, Gorbaçov'un Yediler Grubu zirvesinde aşağılandığı, ardından ülkesine dönüp askeri darbeyle alıkonulduğu ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasına yol açan sürecin hemen öncesinde yapıldı. Gorbaçov bir şovmen değildi. Gorbaçov küresel düzeni barış yönünde değiştirmek için muazzam çaba gösteren tarihi bir liderdi. Batı'nın verdiği yanıt ise onunla alay etmek oldu" dedi.

"Kazandığınızda hile yapmanın meşru olduğunu düşündüler"

Sachs, 1989 yılında Doğu Avrupa'da yaşanan barışçıl dönüşümün mimarının bizzat Gorbaçov olduğunu vurguladı. Polonya hükümetine piyasa ekonomisine geçiş ve istikrar reformları konusunda danışmanlık yaptığı dönemi hatırlatan Sachs, Dayanışma hareketi muhalefeti ile Devlet Başkanı Wojciech Jaruzelski'yi bir araya getiren koalisyon hükümetinin Gorbaçov'un doğrudan girişimiyle kurulduğunu açıkladı.

Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından Helmut Kohl'ün Almanya'yı birleştirme kararı aldığını belirten Sachs, "Gorbaçov'un bu birleşmeyi veto etme hakkı vardı ama veto etmedi. Birleşik bir Avrupa ve ortak Avrupa evi vizyonunu destekledi. Ocak ve Şubat 1990 tarihlerinde Gorbaçov'a İttifak'ın bu durumdan istifade etmeyeceği ve doğuya doğru bir santim dahi genişlemeyeceği yönünde aralıksız güvence verildi. Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher'in meşhur konuşması kayıtlardadır. ABD Dışişleri Bakanı James Baker bizzat Gorbaçov'a bunu söyledi. Helmut Kohl, 10 Şubat 1990 tarihinde bu taahhüdü Gorbaçov'a bizzat iletti" dedi.

Günümüz Batı liderlerinin bu gerçekleri inkâr ettiğini söyleyen Sachs, "Almanya'da Friedrich Merz bu vaatler hakkında tek bir kelime dahi etmiyor. Amerikan akademisi derin bir sessizliğe gömülmüş durumda. Bütün bu belgeler George Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi'nde açıkça duruyor. Fakat kimse bunlardan bahsetmiyor. Çünkü kazandığınızda hile yapmanın, yalan söylemenin ve anlaşmaları çiğnemenin meşru olduğunu düşündüler" ifadelerini kullandı.

Brzezinski'nin 1997 tarihli Büyük Satranç Tahtası kitabındaki kurguya yeniden değinen Sachs, Ukrayna'nın Avrasya hâkimiyeti için kullanılan bir "jeopolitik eksen" olarak tanımlandığını ve Rusya'nın deniz yollarının kesilmesi gerektiğinin o tarihlerde planlandığını anlattı. Sachs, zafer sarhoşluğuyla hareket eden Amerikan liderliğinin dünyayı felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

"Zihniyet değişimi hem trilyonlarca doları hem gezegeni kurtarabilir"

Mülakatın kapanış bölümünde Sachs, Washington'ın elinde gerçeği değiştirecek hiçbir sihirli formül, mutlak teknolojik tekel ya da aşılmaz bir boğaz kontrolü kalmadığını vurguladı. Çin'in en gelişmiş yapay zekâ modellerini hızla yakaladığını, İran'ın ABD'yi stratejik bir kilitlenmeye zorlayabildiğini kaydeden Sachs, bu tablonun kibirli politikaları tamamen anlamsız kıldığını ifade etti.

Sachs, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı: "Bu dünya için iyi haber şudur: İhtiyacımız olan en önemli adım tek bir kuruş harcamayı gerektirmeyen bir zihniyet değişimidir. Bu değişim trilyonlarca dolar tasarruf sağlayacağı gibi bütün gezegeni de mutlak bir felaketten kurtarabilir."

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 06.09.2026 17:20 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/44332/prof-sachs-abd-nin-tek-kutuplu-hayali-kuresel-gerceklige-carpiyor