PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
"Uzun süre hava ve istihbarat üstünlüğüne bel bağlayan İsrail, bugün kapasitesinin büyük bölümü imha edilse dahi saf dışı bırakılamayan bir hasımla karşı karşıya."

ABD'nin tırmandırdığı gerilimin mevcut aşaması, İran'a yönelik savaşın ilk safhalarıyla kıyaslandığında, Amerikan harekât tavanında belirgin bir gerilemeyi gözler önüne seriyor.
Savaşın başlangıcında saldırılar, rejim mimarisinde geniş çaplı bir çöküş yaratarak yönetimi devirme veya kökten zayıflatma beklentisiyle İran topraklarının derinliklerine kadar uzanıyordu.
Bugün ise, daha geniş bir savaşa dönüş ihtimalinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmese de saldırı sahası daralmış durumda.
Bu dönüşüm, özellikle azami hedefi artık askeri varlığını ve bölgesel çıkarlarını korumakla stratejik deniz geçidini açık tutmaktan ibaret kalan ABD cephesinde, stratejik denklemdeki tarafların konumunda yaşanan değişimi yansıtıyor.
Bu durumun bir kısmı, İran yönetiminin kenetlenme düzeyine, İran toplumunun yapısına yahut yoğun saldırıların Tahran'ın kriz yönetimi kapasitesini aşacak hızda siyasi sonuçlar doğurma kabiliyetine dair ABD ve İsrail kaynaklı yanlış hesaplarla açıklanabilir.
Ne var ki söz konusu etken, İran'ın darbeleri göğüsleme, saflarını yeniden düzenleme, misilleme araçlarını muhafaza etme ve savaşın maliyetini artırma gücünü tek başına izah etmeye yetmiyor.
Tam da bu noktada, hasımlarının askeri üstünlüklerini siyasi ve stratejik bir kazanıma dönüştürmesini engelleyen temel dinamikler belirginleşiyor.
Bu etkenlerin başında devletin niteliği ve kurumsal yapısı geliyor. Savaş, İslam Cumhuriyeti'nin, tepesine vurulduğunda zincirleme felce uğrayacak tek bir lidere endeksli kırılgan bir yapı olmadığını; aksine hasımlarının varsaydığından çok daha dirençli, komuta ve karar mekanizmaları ağır baskı altında dahi işleyebilen kurumsal bir gövdeye sahip olduğunu kanıtladı.
Bunun yanı sıra, ideolojik ve siyasi kimlik de yönetimin baskıya direnme gücünde merkezi bir işlev görüyor.
Zira İran örneğinde siyasi bağımsızlık, öz askeri yetkinlik ve dış dayatmaların reddi, rejimin kendi varlık tanımının ve meşruiyet kaynaklarının ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor; yönetimin boyun eğdirilmesindeki zorluğun altında da bu gerçek yatıyor.
ABD, "savaştan kaçınmak adına akılcı sayılabilecek olası bir taviz" beklerken, İran böylesi bir geri adımı düzenin çözülüşünün başlangıcı ve yeni taleplerin dayatılmasına kapı aralayan bir gelişme saydı; bu durum, savaşın bedelini göğüslemeyi teslim olmaktan daha az riskli kıldı.
Askeri boyutta ise İran, dayanma gücünün kayda değer bir kısmını güç dengelerindeki eşitsizliğin bilincinde olarak inşa etti. Hava ve teknoloji üstünlüğünde ABD ve İsrail ile yarışmak yerine; balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları, hareketli bataryalar, dağınık ve gizlenmiş mevziler gibi asimetrik bir savaşa çok daha uygun enstrümanlar geliştirdi.
Gücün farklı noktalara, platformlara ve seyyar vasıtalara dağıtılması; bunların tespit edilmesini, izlenmesini ve vurulmasını katbekat zorlaştırıyor. Bu açıdan bakıldığında, İran'ın karşı darbelerini sürdürmesi ve hassas üsler ile menfaatleri tehdit edebilme yeteneği, askeri kabiliyetinin tamamen yok edildiği söylemini sahada fiilen boşa çıkarıyor.
Söz konusu direnç toplumsal boyuttan da bağımsız değil. Amerikalılar ve İsrailliler, toplumsal ve ekonomik hoşnutsuzluğun dışarıdan gelen bir savaşa doğrudan destek sağlayacağını varsaydı; fakat bu varsayımın temelsizliği kanıtlandı. İran örneğinde savaş, ulusal kimliği iç ayrışmaların önüne geçirdi.
Baskı altında kenetlenmeyi pekiştiren sağlam ve seferber edilebilir bir tabana zaten sahip olan rejimin politikalarıyla bütünüyle uyuşmayan kesimlerde bile savunma amaçlı bir sahiplenme doğdu.
Bu güç unsurlarına ilaveten, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik konumu da devreye giriyor. Tahran bu sayede enerji akışını ve deniz trafiğini sınırlayabiliyor, askeri koruma harcamalarını yükseltebiliyor ve aradaki binlerce kilometrelik mesafeye rağmen savaşın sarsıntılarını doğrudan hasmının sahasına taşıyabileceği siyasi ve iktisadi bir caydırıcılık kozu elde ediyor.
Bütün bu etkenler bir arada değerlendirildiğinde, askeri üstünlüğe sahip olmakla bu üstünlüğü siyasi bir neticeye dönüştürebilmek arasındaki farkı ortaya koyuyor ve Amerikan operasyonel tavanının neden gerilediğini açıklıyor.
İsrail cephesinde ise, İran'ın geniş çaplı bir savaşı atlatıp savunma pozisyonundan hamle üstünlüğüne geçmesi, Tel Aviv'i ulusal güvenliğinin temel varsayımlarını gözden geçirmek zorunda bırakıyor.
Uzun süre hava ve istihbarat üstünlüğüne bel bağlayan İsrail, bugün kapasitesinin büyük bölümü imha edilse dahi saf dışı bırakılamayan bir hasımla karşı karşıya; üstelik bu hasım, bölgesel caydırıcılık dengesini dönüştüren ve İsrail'in gelecekte güç kullanma serbestisini sınırlayan yeni bir denklem inşa etme evresinde olabilir.
Çeviri: YDH