PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Filistinlilerin zorla sürülmesini açıkça savunan isimler İsrail'de kritik devlet makamlarını kontrol ederken, uluslararası toplumun bu planları hâlâ neden somut yaptırımlarla karşılamadığı sorgulanıyor.

YDH- The Guardian yazarı Nesrine Malik, İsrailli yetkililerin Gazze'deki Filistinlilerin zorla sürülmesi ve Batı Şeria'nın fiilen ilhak edilmesine yönelik açıklamalarının artık “marjinal aşırı sağın söylemi” olarak değerlendirilemeyeceğini, bu isimlerin devletin güvenlik ve savunma politikalarını belirleyen makamları ellerinde tuttuğunu yazdı.
Malik, Filistinlilere yönelik uygulamalar ile uluslararası toplumun bunlara verdiği tepki arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü belirterek, Almanya gibi ülkelerin İsrail'e silah ihracatı lisanslarını artırdığı bir dönemde bazı Avrupa ülkelerinin daha sert tedbir ve yaptırım söylemlerinin “söz düzeyinde” kaldığına dikkat çekti.
Gazze'de Filistinliler öldürülmeye devam ederken işgal altındaki Batı Şeria'daki Filistinli aileler kuşatma altında tutuluyor. İsrail siyasi sağının önde gelen isimleri ise Filistinlilere yönelik planlarını giderek daha açık biçimde dile getiriyor.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, perşembe günü Gazze Şeridi'ndeki bütün Filistinlilerin yasadışı biçimde etnik temizliğe tabi tutulmasına yönelik bir planın ayrıntılarını açıkladı.
Ben-Gvir ayrıca daha sonra sildiği yapay zeka üretimi bir videoda, Filistinli erkeklerin bir taşıma bandıyla gözaltına alındığı ve diğer taraftan zayıflamış ve gözyaşları içinde çıktığı görüntüler paylaştı.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz da birkaç gün önce, ABD'nin onay vermesi halinde Gazze'deki Filistinlileri “mümkün olan her yolla” sürmek için İsrail'in “örgütlü ve hazır” olduğunu söyledi.
Gazze'nin “nesiller boyunca yıkılmış” kalması
Bu açıklamalar, Gazze'nin geleceğine ilişkin uluslararası kamuoyuna sunulan planlarla açık bir tezat oluşturuyor.
“Barış Kurulu” Gazze'nin halkının yararına olacak şekilde yeniden inşa edileceğini vaat ederken, İsrailli siyasetçiler Filistinlilerin Gazze'de yeniden yaşayabilir koşullara kavuşmasına izin verilmemesi gerektiğini açıkça savunuyor.
İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi'nin eski Başkanı Giora Eiland da geçen ay İsrail'in ABD Başkanı Donald Trump'ın 15 maddelik planını kabul etmesinin uzun vadeli barış arayışından değil, geçici askeri hesaplardan kaynaklandığını söyledi.
Eiland, “İsrail'in Gazze'nin yeniden inşa edilmesinde hiçbir çıkarı yok. Bizim için onun gelecek nesiller boyunca yıkılmış halde kalması daha iyi.” dedi.
Times of Israel'in daha önce “aşırı sağcı dışlanmış bir isim” olarak tanımladığı Moshe Feiglin de Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in Dini Siyonizm Partisi ile yaptığı ittifak sayesinde kabinede görev alma ihtimali bulunan isimlerden biri haline geldi.
Feiglin, yakın tarihli bir röportajında Gazze'den ayrılmak istemeyen Filistinlilerin “mümkün olan her yolla” buna zorlanması gerektiğini söyledi.
“Örneğin su borularını kapatacağız.” diyen Feiglin, Filistinlilerin yaşam koşullarının ortadan kaldırılarak Gazze'den çıkmaya zorlanmasını açıkça savundu.
Söylemler politikaya dönüşüyor
İsrail hükümetinden gelen bu tür açıklamalar, çoğu zaman söz konusu isimlerin İsrail devletini temsil etmediği gerekçesiyle göz ardı ediliyor. Yaklaşan seçimler de açıklamaların yalnızca sert seçim söylemleri olarak değerlendirilmesine gerekçe gösteriliyor.
Ancak Ben-Gvir ve Katz, İsrail siyasetinin kenarında bulunan etkisiz isimler değil. İkisi de güvenlik ve savunma gibi doğrudan icra yetkisine sahip kritik bakanlıkların başında bulunuyor ve yetkilerini açıklamalarıyla örtüşen politikaları hayata geçirmek için kullanıyor.
Ben-Gvir, insanlık dışı koşulları nedeniyle 1980'lerde kapatılan yeraltındaki Rakefet Cezaevi'ni yeniden açtı.
Filistinlilere ölüm cezası verilmesini öngören düzenlemenin çıkarılması için de çalışan Ben-Gvir, söz konusu düzenlemeyi üzerinde darağacı ilmeği bulunan bir pastayla kutladı.
İsrail hapishanelerindeki işkence ve cinsel istismar vakaları da kapsamlı biçimde belgelendi. Cinsel şiddet vakaları nedeniyle İsrail, Birleşmiş Milletler'in çatışma bölgelerinde cinsel şiddet uygulayan taraflara ilişkin kara listesine alındı.
Ben-Gvir ise kendi icraatlarını sık sık, “Söz verdik, yaptık.” sözleriyle savunuyor.
Batı Şeria'da fiili ilhak
Savunma Bakanı Katz da onlarca yılın en büyük Batı Şeria yerleşim genişlemesini onayladı.
Katz, bu kararı “İsrail'i tehlikeye atacak bir Filistin devletinin kurulmasını engellediği” gerekçesiyle savundu.
Kısa süre önce Batı Şeria'daki yasadışı yerleşim çiftliklerinin yasallaştırılması sürecini de ilerleten Katz, İsrail ordusuna Batı Şeria'daki kolluk yetkilerinin İsrail polisine devredilmesine yönelik plan hazırlanması talimatı verdi.
Söz konusu yetki devri, işgal altındaki Batı Şeria'nın fiilen ilhak edilmesi yönünde yeni bir adım olarak değerlendiriliyor.
İsrail Meclisi üyesi Ahmed Tibi de bu yıl Haaretz'de yayımlanan yazısında, İsrail siyasetinin merkezindeki çelişkiye dikkat çekti.
Tibi'ye göre İsrailli siyasetçiler politikalarını uluslararası kamuoyuna açıklarken, “hükümet politikasını yönlendiren ırkçılık ve aşırılık yalnızca siyasi sistemin kıyılarında bulunuyormuş” gibi davranıyor. Oysa söz konusu siyaset ve söylemler artık “devlet politikasının” merkezinde yer alıyor.
“Seçim söylemiyse bu neyi gösteriyor?”
İsrailli yetkililerin en aşırı açıklamalarının yalnızca seçim propagandası olduğu kabul edilse bile bu durum, ülkedeki siyasi söylemin ulaştığı noktaya ilişkin başka bir soruyu gündeme getiriyor.
Malik bu çelişkiyi, “Seçim kampanyanız kitlesel etnik temizlikse, bu ülkedeki siyasi söylemin sınırları hakkında ne söylüyor?” sorusuyla ortaya koyuyor.
Sorun yalnızca Gazze'nin geleceğiyle de sınırlı değil. İşgal altındaki diğer Filistin topraklarında yaşayanlar ev yıkımları, silahlı yerleşimcilerin saldırıları ve Batı Şeria'nın fiili ilhakıyla karşı karşıya bulunuyor.
Ben-Gvir ve benzeri isimler gerek İsrail Meclisi'ndeki sandalye sayıları gerekse aldıkları oy bakımından azınlığı temsil etseler de devlet iktidarının kritik araçlarını ellerinde tutuyor.
Bu isimlere karşı İsrail içinde onları durdurabilecek ölçekte bir toplumsal seferberlik bulunmazken, siyasi sistemin geri kalanı da politikalarını engellemek konusunda ya isteksiz ya da yetersiz kalıyor.
Dolayısıyla bu isimlerin İsrail toplumunun ne kadarını temsil ettiği tartışması, doğrudan onların idari ve askeri yetkileri altında yaşayan Filistinliler açısından sonucu değiştirmiyor.
İsrailli yetkililerin sözleri neden ciddiye alınmıyor?
Malik'e göre gelinen noktada temel soru, İsrailli yetkililerin açıkça ilan ettikleri hedeflerin uluslararası toplum tarafından neden kendi ifadeleri üzerinden değerlendirilmediği.
İsrail hükümetinden gelen bu açıklama ve politikalar, yaptırımlar, ticaret ve silah ambargoları ya da benzer ölçekte uluslararası baskıyla karşılanmıyor.
Malik, İsrail'in söylem ve eylemlerinin değerlendirilmesinde büyük bir asimetri bulunduğuna dikkat çekerek “Nehirden denize” sloganını örnek gösteriyor.
Filistinliler ve destekçileri tarafından kullanıldığında bu slogan damgalanıp kınanırken, sloganın en aşırı yorumu olan söz konusu topraklarda yalnızca tek bir egemen halkın bulunması gerektiği düşüncesi İsrail siyasetinde olağan bir söylem haline gelmiş durumda.