11 Eylül: Nerede yanlış yapıldı? Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
İSRAİL EKSENİ
12 Eylul 2026 · 19:16

11 Eylül: Nerede yanlış yapıldı?

"Tam manasıyla akıl tutulmasıydı. Bakın, biz elbette pislik herifleri devşiriyorduk. Kanun kaçaklarını sevk ve idare ediyordum. Neticede Yoksul Rahibeler Cemiyeti’nden kız devşirecek halimiz yok ya; onlar istihbarattan ne anlar?"

YDH - Aşağıda tercümesi verilen makale, Seymour M. Hersh’ün, 11 Eylül 2001 saldırılarının hemen ardından The New Yorker için kaleme aldığı ve Amerikan istihbarat mimarisinin yapısal iflasını gözler önüne seren çığır açıcı incelemesidir. Hersh, Soğuk Savaş sonrasında CIA’in bürokratikleşme, riskten kaçınma ve insan istihbaratını (HUMINT) tasfiye etme süreçlerini; teşkilat içi iktidar savaşları, liyakatsizlik ve siyasi basiretsizlikle harmanlayarak teşrih masasına yatırır. Metin, yalnızca tarihin en büyük istihbarat zafiyetlerinden birinin anatomisini sunmakla kalmaz; aynı zamanda küresel terörle mücadelede saha gerçekliği ile masa başı bürokrasisi arasındaki ölümcül uçurumu yetkin bir üslupla belgeler.

CIA ve Amerikan İstihbaratının İflası

The New Yorker, 1 Ekim 2001

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a [1] yönelik 11 Eylül saldırılarına ilişkin gece gündüz aralıksız sürdürülen iki haftayı aşkın tahkikatın ardından Amerikan istihbarat camiası; teröristlerin bu eylemleri nasıl idare ettiği, kaç kişi oldukları ve bundan sonra ne yapabilecekleri konusunda hâlâ şaşkın, bölünmüş ve kararsız. Hükümet yetkililerinin bana aktardığına göre, Bush Yönetimi’nin [2] geçtiğimiz hafta Usame bin Ladin’in örgütünü saldırılarla doğrudan irtibatlandıran delilleri sıralayacağı vadedilen "beyaz bülteni" [3] yayımlamama kararının ardındaki temel âmil, işte bu somut bilgi eksikliğiydi.

Hükümet kanadında iki hususta tam bir mutabakat hâkim: Terör saldırıları dahiyane bir kusursuzlukla planlanıp icra edilmişti ve istihbarat camiası bunları bertaraf etmekten fersah fersah uzaktı. Yetkililer, bu fiyaskonun bürokratik kurbanlarından birinin, istifası Yönetim içindeki pek çok kesimce zaruri addedilen Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet [4] olabileceğini belirtiyor. Kıdemli bir subay bana, “Sistem Tenet’ın peşine düştü,” dedi; “Onu başından defetmek istiyor.”

Tahkikatı yürütenler şu an en az iki hizbe ayrılmış durumda. FBI merkezli ilk hizip, soruşturmaya müdahil bir yetkilinin ifadesiyle, teröristlerin bu operasyon için eğitim almaya ve birlikte çalışmaya başlamadan evvel “yekpare bir grup” teşkil etmemiş olabileceğine inanıyor. Yetkili, “Bu adamlar sanki mahalle arasında rastgele toplanmış bir basketbol takımını andırıyor,” diyordu; “Bir araya gelivermiş bir güruh.” FBI hâlâ hava korsanlarının kimliklerini ve geçmişlerini açıklığa kavuşturmaya çabalıyor. Yetkili acı gerçeği itiraf etti: “Haklarında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz.”

Bu araştırmacılar, intihar timlerinin yalnızca şans eseri muvaffak olduğunu düşünüyor. Yetkili, “En çılgınca hayallerinizde dahi, dört uçağı birden kaçırmayı başarabileceklerini öngördüklerini sanıyor musunuz?” diye sordu. “Tek bir jeti ele geçirip yere çakmak bile onlar için muazzam bir başarı sayılırdı. Bunlar süpermen falan değil.” Hava korsanlarının, baskın unsurunun haricinde sahip oldukları en büyük avantajın bizzat tarih olduğunu izah etti: Geçmişte uçak kaçırma eylemlerinin ekseriyeti Üçüncü Dünya ülkelerindeki bir havalimanında kazasız belasız neticelendiği için, pilotlar daima saldırganlarla işbirliği yapacak şekilde eğitilmişti.

Pentagon ve CIA eksenli diğer görüş ise korsanların yıllar süren bir ön hazırlık ve tatbikat sürecinden geçtiklerine, eylemin akabinde ise kasten bir dezenformasyon faaliyeti yürüttüklerine inanıyor. Bir yetkili, “Bu adamlar herkesin radarının altından süzüldü; tam manasıyla profesyoneller,” dedi. “Bir hücrede en fazla beş ya da altı kişi bulunur. Üçü planı bilir, üçü bilmez. Yıllar yılı orada burada ‘uykudaydılar’. [5]” Bir askeri planlamacı, meslektaşlarının birçoğunun, teröristlerin 11 Eylül’den çok önce “yeraltına çekilip telefon hatlarını kestiğine” [6] -yani faaliyetlerinin tüm izlerini sildiğine- inandığını aktardı. Teröristlerin bir lojistik destek ekibine sahip olduğu genel kabul görüyor; FBI’ın ABD'de geride bırakılan suç ortaklarının izini sürememesi de bu titiz planlamanın ilave bir delili sayılıyor. Tahkikata vakıf bir kaynak, “Bakınız,” dedi; “Eğer bu iş şans yaver gitmesiyle kotarılmış, nevzuhur, tek seferlik bir garabetten ibaret olsaydı, zihinleri böylesine allak bullak eden nifak tohumları bu denli ustalıkla ekilemezdi.”

Soruşturmayı yürütenlerin birçoğu, teröristlerin kimliklerine ve hazırlıklarına dair ilk etapta ele geçirilen uçuş elkitapları gibi bazı ipuçlarının, özellikle bulunması istendiği için arkada bırakıldığı kanaatinde. Üst düzey eski bir istihbarat yetkilisi bana şunları söyledi: “Geride bırakılan her iz, kasten FBI’ın peşine düşmesi için tezgâhlanmıştı.”

Son iki hafta boyunca yapılan mülakatlarda bir dizi istihbarat yetkilisi, Usame bin Ladin’in operasyonel kabiliyetine dair şüphelerini dile getirdi. Bir CIA yetkilisi, “Yani bu adam Afganistan’da bir mağaraya kurulmuş, koskoca operasyonu oradan mı sevk ve idare ediyor?” diye sordu. “Bu o kadar devasa bir cürüm ki, tek başına üstesinden gelmiş olamaz.” Kıdemli bir kurmay subay ise tim mensuplarını Birleşik Devletler’e sızdırmak için gereken vizeler ve sair resmi evraklar göz önüne alındığında, işin içinde yabancı ve büyük bir istihbarat servisinin de parmağı olabileceğini kaydetti. “Bir adama uçak kullandırtmak ve kendini öldürtmek,” diye ekledi yetkili; “ailesine muazzam miktarda para ödendiğine karinedir.”

Adalet Bakanlığı’ndan bir yetkili, “Bu şahısların tamamının bin Ladin’in maiyetinden olması şart değil,” dedi. FBI’ın ihbar ve ipucu seline boğulduğunu belirterek ekledi: “Hâlâ pek çok ihtimalin peşinden koşuyoruz.” 23 Eylül’de Dışişleri Bakanı Colin Powell, bir televizyon mülakatında “Tüm dünyanın ve Amerikan halkının önüne, saldırılardan bin Ladin’in mesul olduğunu ortaya koyan ikna edici bir dosya sunacağız,” demişti. Ne var ki Adalet Bakanlığı yetkilisi, merakla beklenen beyaz bültenin somut delil yetersizliğinden ötürü yayımlanamadığını belirtti: “Ortada müşteriye kabul ettirilecek cinsten bir mal yoktu.”

Yönetim bu gecikmeyi, bilgilerin ekseriyetinin gizlilik derecesine haiz olduğu ve henüz ifşa edilemeyeceği gerekçesiyle basına izah etmeye çalıştı. Ancak geçen hafta üst düzey bir CIA yetkilisi, istihbarat camiasının teröristlerin operasyonel ağı, finansmanı ve planlaması hakkında henüz dişe dokur hiçbir somut bilgiye ulaşamadığını teyit etti: “Günün birinde elbet öğreneceğiz; fakat şu an için hiçbir şey bilmiyoruz.”

Yetkili sözlerini şöyle sürdürdü: “Bana kalırsa en ürkütücü cihet, bu adamların -yani teröristlerin- ilk darbeyi bedavaya getirmiş olmalarıdır. [7] Bir uçak kaçırma eyleminde standart harekât usulünün zamana oynamak olduğunu biliyorlardı. Ve bu eylemin ardından uçaklardaki güvenlik tedbirlerinin arşa çıkacağını da pekâlâ kestiriyorlardı. Dolayısıyla, bir sonraki raunt için ne planladılarsa, taşları şimdiden yerine oturtmuş durumdalar.”

İkinci bir saldırı ihtimaline dair duyulan bu derin endişe, tahkikata dahil olan diğer yetkililerce de tekraren dile getirildi. FBI’daki bazı kaynaklar, teröristlerin 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalamasının baş mimarı olduğu kabul edilen hükümlü komplocu Remzi Ahmed Yusuf’un [8] tasarladığı bir harp planını tatbik ettiğinden şüpheleniyor. Yusuf; havaya zehirli gaz salınması ve New York ile New Jersey arasındaki tünellerin havaya uçurulması gibi dehşet verici planlara müdahildi. Hükümetin tehlikeli atık taşıyıcılarından gelebilecek potansiyel tehdide dair teyakkuzu, bu Yusuf vakasıyla had safhaya ulaşmıştı.

Kıdemli bir general, cevabını kendisinin de bildiği o retorik soruyu sordu: “Bir, iki ya da üç yıl içinde kimyasal ve biyolojik silahlara başvururlar mı?” Ve devam etti: “Artık adli kovuşturmaya bel bağlamaktan vazgeçip önleyici müdahale doktrinine [9] doğru o sancılı geçişi yapmak mecburiyetindeyiz. İşin en çetin kısmı da bu. Yeterince vasıflı insanı istihdam edebilecek miyiz?” Son yıllarda, “üniversiteden yeni çıkmış bilgisayar delisi çocukları işe alıp durduk,” dedi. “Oysa asıl mesele; karanlık dehlizlere dalmaktan çekinmeyen, sağlam sezgilere ve çelik gibi iradeye sahip o sert adamlarla yürütülen o köklü, zahmetli ve pis işe geri dönmektir.”

Ne var ki bugünün CIA’i bu vazifeyi ifa edecek kudretten yoksundur. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana teşkilat, gitgide bürokrasiye batmış, risk almaktan imtina eden bir yapıya bürünmüş ve bu zihniyeti paylaşan memurları taltif edip terfi ettirmiştir. (Eski bir istihbarat subayının tabiriyle, “kendi tıynetindekilerin şuuruyla” [10]). Teşkilat, denizaşırı beşeri istihbarata (HUMINT) [11] olan itimadını günden güne azaltmış ve casus devşirmekle mükellef olan -eskiden “kirli dolaplar dairesi” [12] diye anılan, şimdiki resmi adıyla Operasyonlar Direktörlüğü (DO) mensubu- yurtdışı saha amirlerinin kadrolarını tırpanlamıştır. Teşkilat bunun yerine irtibat ilişkilerine -yani dünyanın dört bir yanındaki dost istihbarat servisleri ile polis teşkilatlarından gelen raporlara- ve teknik istihbarat toplama sistemlerine bel bağlamıştır.

Ajanları yeniden sahaya sürmek ise hiç de kolay olmayacaktır. Soğuk Savaş yıllarında teşkilatın en hayati misyonu, Sovyetler Birliği’nin ordu ve diplomatik kadroları içerisinden casus devşirmekti. CIA ajanları, mühim başkentlerdeki Amerikan elçiliklerine diplomatik ya da kültürel ataşe kisvesi altında tayin edilir, vazifelerinin büyük bir kısmını diplomatik kabullerde ve sair cemiyet hayatı etkinliklerinde rahatlıkla yürütebilirdi. Böylesi bir dokunulmazlık örtüsü altındaki bir ajan için deşifre olmanın yegâne faturası, ekseriyetle ev sahibi ülkeden sınır dışı edilmek ve Washington’daki bir masa başı görevine muvakkaten çekilmekten ibaretti. Oysa bugün Afganistan’da ya da Ortadoğu veya Güney Asya’nın herhangi bir köşesinde görev yapacak bir CIA ajanının yerel lisanı anadili gibi konuşması ve yerli ahalinin arasına kusursuzca karışabilmesi icap etmektedir. Ajanın görünürde hiçbir Amerikalıyla veya şayet varsa Amerikan elçiliğiyle zerre miskal irtibatı olmamalıdır. Teşkilat jargonunda bu statüye “resmi olmayan kisve” (NOC) [13] denir. Burada deşifre olmanın bedeli muhakkak ölümdür.

Bugün İslami köktendinci çevrelerin içerisine sızmayı başarmış böylesi tek bir saha amirinin dahi bulunmaması kuvvetle muhtemeldir. CIA’in Yakındoğu Dairesi’nde yaklaşık on yıl saha amiri olarak vazife yapan Reuel Marc Gerecht, geçen yaz The Atlantic Monthly dergisinde yayımlanan bir makalesinde, bir teşkilat mensubunun şu sözlerini iktibas etmişti: “Tanrı aşkına, saha amirlerinin çoğu Virginia’nın lüks banliyölerinde sefa sürüyor. Biz öyle işlere kalkışmayız.” Bir diğer amir ise Gerecht’e mealen şöyle demişti: “İçinde bir hayat tarzı olarak dizanteri barındıran operasyonlar bizde yaşanmaz.”

Aynı esnada Operasyonlar Direktörlüğü, kamuoyunca pek tanınmayan fakat teşkilat genelinde derin hürmet gören dört kritik ismin de aralarında bulunduğu üst düzey istifalar ve emeklilik dalgasıyla ağır bir yara almıştır: Gizli serviste otuz bir yılını dolduran Douglas Smith; 1996’daki emekliliği sırasında Orta Avrasya Dairesi Başkanı olan William Lofgren; 1998’de teşkilattan ayrıldığında Ürdün’ün başkenti Amman’daki İstasyon Şefi olan David Manners; ve Ortadoğu’da sahanın tartışmasız en yetkin ajanı kabul edilen, anadili gibi Arapça konuşan Robert Baer... Bu isimlerin tamamı, teşkilatın gizli operasyonları idare etme usullerine duydukları derin teessür ve kırgınlıkla kurumdan ayrılmıştır.

Kıdemli eski bir gizli servis amiri bana, “Operasyonlar Direktörlüğü’nü yeniden ayağa kaldırmadığımız müddetçe terör meselesini asla çözemeyiz,” dedi. “Savunmanın ilk ve en can alıcı hattı, beşeri istihbarattır.” 1997 sonundaki istifasının ardından Üstün Hizmet İstihbarat Madalyası ile taltif edilen Baer ise şunları söyledi: “Vahametin derecesine inanamazsınız. 93 Sefer Sayılı Uçak’ta [14] -Pennsylvania’ya çakılan uçakta- Beyaz Saray’ı kurtaran şey, bir grup ragbi oyuncusunun fedakârlığıydı. Otuz milyar dolarlık bütçeyi bunun için mi ödüyorsunuz?” Burada kastettiği meblağ, federal istihbarat bütçesiydi. O ve mesai arkadaşları, FBI’ın saldırıya dair en ufak bir istihbari ikazda bulunamamış olmasına zerrece şaşırmıyor. Bir CIA mensubu, “Büro, işlendikten sonra cürümleri aydınlatmakta fevkaladedir,” dedi. “Fakat düşmanın bağrına sızma konusunda çaresizdir. Bu işi bizim yapmamız şart.”

Bugün CIA, dünyanın dört bir yanındaki pek çok istasyon ve üssünü tahkim edecek ehil saha amirlerinden mahrumdur. Terör faaliyetlerinin odak noktası konumundaki Pakistan’ın Karaçi kentindeki küçük üssün idaresini muvakkaten devralmaları için emekli iki ajan nöbetleşe göreve çağrılmıştır. (Karaçi; 1995 senesinde, Remzi Ahmed Yusuf’un Pakistan’da derdest edilmesinin intikamı kabilinden, biri CIA personeli iki Amerikalının katledildiği yerdir.) Casus devşirme havuzu olabilecek Müslüman bir memleket olan Bangladeş’in Dakka kentindeki daha büyük CIA istasyonunu da yine emekli bir ajan sevk ve idare etmektedir. Afrika’daki kimi CIA istasyonlarının başında da benzer şekilde emekliler bulunmaktadır.

Cevaplanması güç asıl sual, CIA’in nereye kadar ileri gidebileceğidir. Yapılan bir mülakatta, eski iki operasyon subayı, 1980’lerin sonlarında Ürdün istihbarat servisinin, Dışişleri Bakanlığı’nın o dönem “yeryüzündeki en tehlikeli terör örgütü” olarak nitelediği yapının elebaşısı olan Filistinli Ebu Nidal’i [15] çökertmekte kullandığı taktikleri misal gösterdi. Ebu Nidal örgütü en çok, Aralık 1985’te Roma ve Viyana havalimanlarındaki İsrail havayolu şirketi El Al’ın bilet kontrol kontuarlarına düzenlediği kanlı silahlı ve el bombalı baskınlarla nam salmıştı. Ebu Nidal şaşaalı döneminde, “cüce kral” diye tezyif ettiği Ürdün Kralı Hüseyin’in [16] hayatına kastetmiş, Kral da eski istihbaratçıların rivayetine göre devlet güvenlik teşkilatına tek bir emir vermişti: “Gidin ve haklarından gelin.”

Ürdünlüler, Ebu Nidal’in şüpheli militanlarının doğrudan üzerlerine gitmek yerine, en yakın aile fertlerini -annelerini ve erkek kardeşlerini- derdest ettiler. Zanlının yanına yaklaşılıp eline bir telefon tutuşturulur ve annesini araması söylenirdi; bir CIA mensubunun aktardığına göre anne telefonda şöyle feryat ederdi: “Oğlum, dediklerini yapmazsan benim canıma okuyacaklar.” (Yetkili, bildiği kadarıyla hiçbir aile ferdinin kılına dahi zarar gelmeden tüm şüphelilerin bülbül gibi konuşmayı kabul ettiğini ihtiyatla ekledi.) 1990’ların başına gelindiğinde örgüt, dahili tefrikalarla felç olmuş ve ehemmiyetini yitirmişti. (Bugün altmışlarında ve sıhhati bozuk olan Ebu Nidal’in Mısır’da münzevi bir hayat sürdüğü tahmin ediliyor.) Yetkili, “Ürdün, bir terör hücresine sızmayı bütünüyle başarmış yegâne devlettir,” diye ekledi; “Ailelerini kontrol altına almak mecburiyetindesiniz.”

Bu türden taktikler elbette Amerikan hukuk nizamına ve CIA’in yerleşik usullerine taban tabana zıttır; fakat yetkili, mevzubahis Usame bin Ladin ve suç ortakları olduğunda başka hiçbir çare kalmadığında ısrarcıydı. “Bunu yapmaya mecburuz; hepsini teker teker alaşağı etmeliyiz,” dedi. “Burada oturup çeşitlilik kırkyaması dikmek [17] yerine bu belayı defetmek hususunda sahi ciddi miyiz?”

Saldırılardan birkaç gün sonra Başkan Yardımcısı Dick Cheney televizyona çıkıp CIA Direktörü George Tenet’ı müdafaa ederek “günah keçisi” [18] aramanın bir “facia” olacağını beyan etti. Akabinde Başkan Bush da CIA karargâhını bizzat ziyaret ederek desteğini hissettirdi. Geçen hafta yapılan bir mülakatta üst düzey bir CIA yetkilisi de Tenet’a kalkan oldu: “Maç bittikten sonra ahkâm kesenlerin [19] gırla gittiğini biliyoruz; fakat insanlar George’un devraldığı enkazın şartlarını idrak edemiyor,” dedi bana. “Hepsi öz be öz kardeş ve amcaoğullarından müteşekkil altı kişilik bir hücrenin içine -ne kadar Urduca bilirseniz bilin- asla sızamazsınız.” Yetkili, CIA’in performansına dair teşkilat içinde büyük bir hoşnutsuzluk olduğunu kabul etti ancak ekledi: “George’a, Sayın Başkan’ın kendisine itimadının tam olduğu haricinde hiçbir söz ulaşmadı. Zaten George da böylesi bir hengâmede asla istifa etmez.”

Buna mukabil, diğer yetkililerce Tenet’ın sayılı günlerinin kaldığı tarafıma fısıldandı. Bir yetkili, “Ona yolun sonuna geldiğini tebliğ ettiler,” dedi. “Şimdi vakur bir edayla kendi rızasıyla mı çekilmeli, yoksa azledilmiş görüntüsü mü vermeli, bunun hesabını yapıyor.” Bir Beyaz Saray danışmanı, Cheney’nin Tenet’a yönelik aleni desteğini şu kinayeli sözlerle izah etti: “Washington’da dostlarınız sizi daima göğsünüzden bıçaklar. [20] Nihayetinde birinin faturayı ödemesi gerekecek.” Danışman, edindiği intibayı şöyle aktardı: “Münasip bir mühletin ardından -meselede biraz mesafe katettikleri an-görevden ayrılacaktır. Kulağıma üç ilâ altı ay gibi bir süre çalındı.” Hatta Tenet’ın yakın bir dostu dahi bana açıkça, “Onun defteri dürüldü,” dedi.

Tenet’ın teşkilat nezdindeki meşruiyeti, 11 Eylül sonrasında, CIA’in Terörle Mücadele Merkezi’nin (CTC) [21] etkinliğine dair geçmişte savrulan o fazlasıyla iyimser iddiaların bir bir çökmesiyle daha da sarsıldı. Merkez; 1986 yılında uluslararası bombalamalar, uçak kaçırmalar ve rehin alma dalgasının akabinde kurulmuştu. Esas gaye, Gizli Servis de dahil olmak üzere her bir Amerikan kolluk kuvvetinden uzmanları bir araya getirerek terörizme dair istihbari verileri koordine edecek bir “füzyon merkezi” inşa etmekti. Ekim 1998’de, bin Ladin ile irtibatlı dört kişi Tanzanya ve Kenya’daki Amerikan elçiliklerinin bombalanmasındaki rolleri sebebiyle itham edildiğinde, Newsweek muhabirleri bu merkeze hususi bir geziye davet edilmişti. Newsweek’in haberine göre bu iddianameler, “bin Ladin ve firari müritlerine açık bir muhtıra niteliğindeydi: Birleşik Devletler kim olduklarını ve onları nerede bulacağını pekâlâ bilmektedir... Bir vakitler birbirinin can düşmanı olan CIA ve FBI’ın bin Ladin’in o ele avuca sığmaz şebekesini çökertmek için nasıl el ele verdiğinin hikâyesi, son teknoloji dedektiflik ile kör talihin fevkalade bir terkibidir.”

Halbuki hakikatte CTC’nin denizaşırı ülkelerde ajan devşirme yahut sevk etme salahiyeti yoktu; bu vazife bütünüyle kendi öncelikleri olan Operasyonlar Direktörlüğü’ne ve onun Ortadoğu’daki istasyonlarına terk edilmişti. CTC, 1993’teki Dünya Ticaret Merkezi saldırısının ardından daha fazla bütçe ve insan gücüyle tahkim edilmişti edilmesine ama memurlarının yabancı dil bilmesinin dahi şart koşulmadığı hantal bir evrak öğütme bürosu olmaktan öteye gidememişti. CIA’in kıdemli kurtları bana, tüm o cafcaflı şöhretine rağmen CTC’nin genç ve istikbal vadeden bir DO memuru için asla tercih edilen bir görev yeri olmadığını aktardılar. CTC ve uyuşturucu ile nükleer silahların yayılmasını önleme gibi meselelerle ilgilenen diğer iki büyük istihbarat merkezi, kurum içi o meşum taht kavgalarıyla [22] öylesine felç olmuş durumdaydı ki, profesyonel analistler vazifelerini ifa edemez hale gelmişti. Erken emekliliğe ayrılan ve son vazifesi bu merkezlerden birinin direktörlüğü olan kıdemli bir yönetici, “Hepsi birbirinin kuyusunu kazıyor,” dedi; “Meselelere odaklanmak hak getire.”

1986’da, Hartum’dan ayağının tozuyla çiçeği burnunda bir saha amiri olarak dönen Robert Baer, Terörle Mücadele Merkezi kurulduktan birkaç ay sonra Merkezin Direktörü Duane (Dewey) Clarridge tarafından kadroya dahil edilmişti. Baer’in kaleme aldığı ve bu sonbaharda Crown Yayınları’ndan çıkacak olan hatıratının müsveddesi, sonrasında yaşananları bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor:

“İlk birkaç ay, casusluk mesleğinde tadılabilecek en heyecan verici ve baş döndürücü dönemdi. Dewey’nin teröristlere karşı aklına esen her şeyi yapma salahiyeti vardı. İrade ettiği kadar bütçe emrine amadeydi... Gelgelelim, çok geçmeden istihbaratın o kirli siyaseti Dewey’nin inşa etmeye çalıştığı her şeyi temellerinden dinamitledi... Her şey haddinden fazla riskli görülüyordu. Yüz karası bir fiyasko -hatta fevkalade muvaffak olmuş bir operasyon bile- dost bir yabancı hükümetin canını sıkabilirdi. Birileri o kuştüyü makamlarından fırlatılıp atılabilirdi. Hatta birileri nalları dikebilirdi... [CIA’in] Bonn [istasyonundan] Batı Almanya’daki Ortadoğulu muhacir cemaatini takibe almak için birkaç Arap ve İranlı devşirmesini rica ederdiniz; kadrolarının yetersiz olduğu cevabını yapıştırırlardı. Beyrut’tan Lübnan’a seyahat eden muayyen bir ajanla temas kurmasını talep ederdiniz; güvenlik gerekçelerini öne sürüp reddederlerdi. Bu, bürokratik ayak sürümekten başka bir şey değildi; fakat Dewey’nin yapmaya teşebbüs ettiği her işin elini kolunu bağlamaya yetti. Altı ayın sonunda Dewey’nin elinin altında Arapça bilen topu topu iki kişi kalmıştı: Bir başka memur ve bendeniz.”

İstihbarat camiasından pek çok kişi benimle yaptıkları mülakatlarda, kriz anlarında dahi Operasyonlar Direktörlüğü ile çalışmanın ne denli imkânsız bir azap olduğundan acı acı yakındı. Eski bir kıdemli bilim insanı, “DO ile bir mesele üzerinde teşriki mesai yapabilmek için bizzat DO mensubu olmanız icap eder,” dedi. Benzer şekilde, Kongre adına CIA’i denetleyen bir gözlemci de DO’nun bürokratik tahakkümünü tecrübeyle sabit kılmıştı: “Merkezi İstihbarat Direktörü olarak tutunabilmek istiyorsanız,” diyordu, “DO’ya yaranmak, onların suyuna gitmek mecburiyetindesiniz.” Diğer istihbarat kaynakları, DO’nun çevirdiği bu entrikaların bir noktada Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA.) [23] ile aralarında Özel Toplama Servisi’nin (SCS) [24] kontrolü üzerine kanlı bıçaklı bir nüfuz savaşına dönüştüğünü fısıldadı. SCS, kriz anlarında diplomatik ve sair muhaberatı dinlemek üzere dünyanın dört bir yanına elektronik uzmanı timler konuşlandıran, iki teşkilatın müşterek bir teşebbüsüdür. Soğuk Savaş’ın en kıymetli istihbari verilerini üreten bu son derece gizli operasyonlar, ekseriyetle Amerikan büyükelçilikleri içerisindeki muhkem sığınaklardan idare edilirdi. Ancak liyakat ve mesleki maharet, akıllara ziyan bir sürtüşme ve hırlaşmanın kurbanı oldu. 1998’de Ortadoğu’daki bir sinyal istihbaratı operasyonuna müdahil olan bir subay, aynı anda hem CIA hem de NSA. temsilcileriyle bu faaliyeti müştereken müzakere edemediğini anlattı: “Virginia’daki bir hücre evinde biriyle buluşur, öğle yemeği molası verir, ardından diğeriyle görüşürdüm,” dedi subay. “Aynı odaya girmeyi dahi zül addederlerdi.”

Şayet mevcut kriz teşkilatın tepeden tırnağa ıslahına vesile olacaksa bile, Senato ve Temsilciler Meclisi istihbarat komisyonlarının bu süreçte pek bir hayrı dokunmayacaktır. Lofgren, Smith, Manners ve Baer gibi isimler, bir reform dalgası yaratabilmek ümidiyle defalarca yasa koyucular ve heyetleriyle bir araya gelmiş, Kongre önünde şehadette bulunmuşlardı. Ancak tek bir arpa boyu yol alınamadı.

Cumhuriyetçiler ile Demokratların neyin ters gittiğine dair taban tabana zıt izahatlar getirmesi şaşırtıcı değildir. Cumhuriyetçi bir komisyon personeli, bu yılın başlarına kadar komisyon başkanlığını yürüten Alabamalı Senatör Richard C. Shelby’nin [25], meselenin teşkilatın tepe yönetiminden neşet ettiğini kavradığını belirtti: “Sahada parlak fikirlere sahip adamlarımız var fakat müesses nizam [26] arkalarında durmuyor,” dedi. Buna mukabil, kıdemli Demokratların hiçbirinin, muhtelif şikâyetlere dair bir tahkikat yahut soruşturma oturumu başlatıp Direktör George Tenet’ı zor durumda bırakmak istemediğini kaydetti. (Tenet, yıllar yılı komisyondaki Demokratların maiyetinde çalışmış ve CIA yönetimine katılmadan evvel Bill Clinton’ın Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosunda vazife yapmıştı.)

Fakat bir Demokrat yetkili suçu, siyasi bakımdan daha sansasyonel meseleler uğruna terörizmi ihmal eden Senato komisyonunun işleyişine yükledi: “Tenet yıllardır bin Ladin hakkında brifing verip duruyor ama biz Birleşik Devletler’e yönelik gerçek tehditlerin ne olduğunu tartabilecek bir nizam kuramadık. O an haber bültenlerine hangi cehennemin ateşi düşmüşse onun peşinden koşuyoruz.”

İstihbarat Komisyonu'ndaki dört yıl boyunca kıdemli Demokrat üye olarak görev yapan ve halihazırda New York’taki The New School’un rektörlüğünü yürüten eski Nebraska Senatörü Bob Kerrey [27], Tenet’ı müdafaa edenlerden biri. Ancak Kerrey dahi yasama organının denetleme vazifesini “ne derece hakkıyla yerine getirdiğini” artık kestiremediğini itiraf ediyor: “Sorumluluk mevkiindeki hiç kimse bu felaketin vebalinden sıyrılamaz. Bir yerlerde feci bir basiretsizlik gösterdik.”

Kerrey, Sovyetler Birliği’nin mağlup edilmesinin ardından geçen yıllarda ABD’nin Afganistan’a karşı izlediği siyasete duyduğu öfkeyi hâlâ muhafaza ediyor: “Soğuk Savaş bitti ve biz Afganistan’ın kapısına kilit vurduk”; yani tüm istihbari faaliyetleri bıçak gibi kestik. “Bush’tan Clinton’a uzanan bu süreçte yaşananlar, Vietnam kadar yüz kızartıcı, Amerikan dış politikasının en utanç verici fiyaskolarından biridir,” diyordu Kerrey. CIA’in 1996’da Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i devirmeye yönelik yüzüne gözüne bulaştırdığı darbe girişimini hatırlatarak ekledi: “Irak’ta da yarım yamalak, iğreti bir tezgâh kurduk ve dünyaya bu işlerde zerre ciddiyetimizin olmadığı mesajını verdik.”

Geçtiğimiz haziran ayında Shelby, Basra Körfezi turunun ve bir dizi istihbarat brifinginin ardından bir Washington Post muhabirine, bin Ladin’in “kaçacak delik aradığını ve arkasını bırakmayacağımız için kaçmaya da devam edeceğini” söylemişti. Sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Onun bizi sindirdiğini söyleyemezsiniz. Asıl köşeye sıkışan ve pusuya yatan kendisidir.” Gelgelelim bombaların patlamasının akabinde Shelby, Tenet’ın artık gitme vaktinin geldiğini kamuoyu önünde ilk telaffuz edenlerden biri oldu: “Bence iyi bir insan, takdire şayan işler de yaptı; lâkin onun nöbetinde pek çok fiyasko yaşandı,” dedi USA Today’e. Shelby’ye göre Tenet, “tüm teşkilatları çekip çevirecek dirayetten yoksundu. Bir bakıma dümenin başında görünüyordu ama hakikatte ipler elinde değildi.”

Tenet’ın kadim bir dostu ve eski mesai arkadaşı, onun Senato liderliğini çetin meselelerle yüzleşmeye sevk etmekten imtina etmesinin, CIA direktörlüğü sırasındaki zaaflarının tipik bir tezahürü olduğunu ifade etti: “O da nihayetinde bir siyasetçi,” dedi Tenet için. “İşte tam da bu yüzden o koltukta oturmaması gerekirdi; zira senatörlerin yüzüne baka baka ‘Siz neden bahsettiğinizi dahi bilmiyorsunuz!’ diyecek mesleki ağırlığı ve kudreti yoktu.”

Hatıratında Robert Baer, doksanların başında CIA’in Paris istasyonunu esir alan o “ölümcül marazı” [28] şöyle tasvir eder: “Saha amirleri yeni ajan devşirmiyordu. Defterde kayıtlı mevcut ajanlarsa ununu elemiş eleğini asmıştı. Bilgi kaynaklarına erişimleri kalmamıştı. Ve işin fenası, bunu kimse zerre umursamıyordu.” 1992 başlarında Sovyet-Doğu Avrupa masası şefi Milton Bearden -ki kendisi CIA’in Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü o amansız savaşta Afgan mücahitlerine verdiği destekte başrolü oynamıştı- yurtdışı istasyonlarına artık Rusya’ya tıpkı Almanya yahut Fransa gibi dost bir müttefik muamelesi yapılacağını tebliğ ettiğinde, teşkilattaki pek çok kişi küçük dilini yutmuştu. CIA artık Ruslara karşı casus devşirme işini rafa kaldırmıştı. Dahası, Ortadoğu ve Avrupa genelindeki CIA gözetleme evleri kapatılmış, dinleme hatlarının fişi çekilmişti. Emekli bir yetkili, “Sovyetler’in çöküşünü ganimete dönüştürememekle uğradığımız kayıpların boyutunu asla öğrenemeyeceğiz,” dedi. İstihbari bilgi yahut sair verilerle kapıyı çalan üst düzey eski Sovyet yetkilileri kapı dışarı edildi. “Kendi ayağıyla gelen muhbirler [29] geri çevrildi. Akıllara ziyan bir tabloydu ve bildiğim kadarıyla tek bir Allah’ın kulu bile buna itiraz etmedi.”

1993’te Bill Clinton Beyaz Saray’a çıktığında da vaziyet pek değişmedi. Baer, kendi talebi üzerine tayin edildiği Afganistan sınırına yakın Tacikistan’ın Duşanbe kentindeki o minik CIA karakolunda, Suudi destekli köktendincilerin- yani Taliban’ın öncüllerinin- eğitim kamplarını tahkim edişini, eski Sovyetler Birliği’nin sınır boylarında yandaş toplayıp operasyonlar icra etmeye başlayışını çaresizlik içinde seyretti.

1995 senesinde teşkilat, Guatemala’daki maaşlı bir muhbirin, Amerikalı bir otelcinin ve Amerikalı bir avukatın Guatemalalı kocasının katledilmesine karıştığı haberinin patlak vermesiyle ağır bir infiale hedef oldu. Muhbirin bu kanlı faaliyetleri Operasyonlar Direktörlüğü’nün malumu olmasına rağmen şahıs CIA’in bordrosunda tutulmaya devam etmişti. Üç yıl içindeki üçüncü CIA direktörü olan John Deutch, bu suistimallere ve yükselen toplumsal infiale karşılık, sabıkalı yahut insan hakları ihlallerine bulaşmış herhangi bir şahsın ajan olarak devşirilmesinden evvel karargâhtan yazılı onay alınmasını şart koşan bir tamim neşretti. Deutch daha sonra bu onayın basit bir terazi hesabına dayanması gerektiğini izah edecekti: “Elde edilecek istihbari kazanım, katil olması muhtemel bir şahısla iş tutmanın getireceği ahlaki ve siyasi maliyete değer mi?”

Sonradan “tasfiye emri” [30] diye anılacak olan bu tamim, Deutch ve mesai arkadaşları tarafından son derece hüsnüniyetle ve vaka bazlı inceleme hükümleri gözetilerek vazedilmişti. Gelgelelim tatbikatta yüzlerce “istihbarat kaynağı”, kurunun yanında yaş da yanarak CIA’in bordrosundan körlemesine silindi; bu durum Ortadoğu’daki terörle mücadele operasyonları üzerinde yıkıcı bir tahribat yarattı.

Tasfiye emri, CIA karargâhında bir dizi teftiş ve eleme heyetinin mantar gibi bitmesine yol açtı. Yeni bir istihbarat kaynağı devşirilmeden evvel, bir CIA saha amirinin Kıdemli İnceleme Heyeti’nden icazet alması şart koşuldu. Eski bir subay o günleri şöyle yâd ediyordu: “Bu vaziyet, New York’taki bir cerrahın hastanın göğsünü yarıp yaramayacağına Kaliforniya’daki bir kardiyoloğun karar vermesine benziyordu.” Müstakbel ajanlar, örtülü operasyonların tozunu yutmamış, sahaya dair en ufak bir müktesebatı olmayan bürokratlarca tartılıp biçiliyordu. (Robert Baer o günlerde içinden “Amerikalılar istihbarattan nefret ediyor, basbayağı tiksiniyor,” diye geçirdiğini hatırlıyor.) Operasyon subaylarının zaviyesinden bakıldığında; uluslararası terörizme karşı savaşın en keskin silahları, emekli bir amirin ifadesiyle, “akşamları asayiş berkemal değil korkusuyla Washington’da bir restorana arabayla gitmekten aciz” kadın ve erkeklerin insafına terk edilmişti.

Eski bir istasyon şefi, sair bürokratik komisyonların “tavşan gibi habire üremeye başladığını” anlattı. Casus devşirmeye devam etmekte sebat eden tecrübeli amirler, bir adaya kanca atmadan evvel icazet alabilmenin komisyon komisyon sürünmek manasına geldiğini gördüler. “Eski günlerde olsa ‘Gidin ve haklarından gelin’ derlerdi,” diyordu emekli amir. Yetmezmiş gibi, AVS -kaynak doğrulama sistemi- adı altında bir başka denetim mekanizması daha ihdas edildi. Bir diğer emekli amir bana şunları aktardı: “O kadar çok evrak küreklemeniz gerekiyordu ki, adamlar sokakta fink atmak yerine istasyonda oturup rapor döktürmekten helak oluyordu.”

Üçüncü bir amir ise öfkesini gizlemedi: “Tam manasıyla akıl tutulmasıydı. Bakın, biz elbette pislik herifleri devşiriyorduk. Kanun kaçaklarını sevk ve idare ediyordum. Neticede Yoksul Rahibeler Cemiyeti’nden kız devşirecek halimiz yok ya; onlar istihbarattan ne anlar? Kendi elimizle kendimize ettiğimiz bu eziyet düpedüz hıyanettir. Sahada vaziyeti toparlamaya çalışan topu topu yarım düzine has adam kaldı.”

Robert Baer, bahse konu tamim için “Mesaiyi muazzam hafiflettiği kesindi,” dedi; “Açıp CNN izliyordum. Kimsenin umurunda bile değildi.” Baer’in ifadesine göre, Orta Asya’daki sekiz istasyondan müteşekkil olan ve özellikle Özbekistan ile Tacikistan’da Taliban ve bin Ladin iltisaklı köktendinci yapıların tehdidi altında bulunan CIA’in o hayati Güney Grubu’nun elinde doksanların ortasına gelindiğinde tek bir ajan dahi kalmamıştı: “Teşkilat güpegündüz buharlaşıyordu.”

CIA karargâhındaki pek çok üst düzey bürokratın aksine, seksenli yıllarda Beyrut’ta ve Ortadoğu’nun sair noktalarında sahte kimlikle, kelle koltukta yaşamış olan Baer, terör örgütlerinin ardında iz bırakmama konusundaki şeytani maharetini fevkalade iyi biliyordu. Baer bana, CIA’in Reagan devrindeki bir dizi rehine eylemiyle irtibatlı radikal Lübnanlı bir grup olan İslami Cihad’ın peşine düştüğü dönemde, “örgüt mensuplarının Beyrut genelindeki tüm evrakı iğneden ipliğe tarayarak imha ettiğini, hatta talebe kayıtlarını dahi yaktığını” anlattı. “Havalimanını abluka altına almışlardı, gelen Amerikalıları anında gözünden tanırlardı. Kimi kaçıracaklarını adam daha tekerlek koymadan bilirlerdi.” Teröristler, Amerika’nın küresel muhaberatı dinleme kabiliyetini şifrelerini durmaksızın yenileyerek -çoğu zaman yalnızca gündelik dildeki ibarelerin anlamlarını değiştirerek- boşa çıkarıyorlardı. “Karşımızda profesyonel bir kadro var,” dedi Baer. Ve 11 Eylül’de hançeri vuran teröristleri kastederek ekledi: “Bu adamlar kahrolası derecede mükemmel.”


[1] Dünya Ticaret Merkezi ve Savunma Bakanlığı (Pentagon). Bağlamsal olarak Amerikan küresel hegemonyasının iki kurumsal sütununu; sırasıyla küresel finansal gücü ve küresel askeri tahakkümü temsil eder. 11 Eylül saldırılarında bu iki hedefin vurulması, Amerikan anakarasının 1812 Savaşı’ndan bu yana ilk kez doğrudan ve böylesine ağır bir stratejik/psikolojik taarruza maruz kalması demektir. (ç.n.)

[2] Anglo-Amerikan kamu hukukunda "Administration", parlamenter sistemlerdeki "hükümet" (government) kavramından farklı olarak başkanın şahsi kabinesini, bürokratik atamalarını ve siyasi elit kadrosunu niteler. (ç.n.)

[3] Beyaz bülten, beyaz kitap; bir hükümetin yahut resmî heyetin muayyen bir meseleye dair icraatını, delillerini ve resmi politikasını kamuoyuna açıkladığı yetkin rapor. Kökeni 1920’lerin Britanya parlamento geleneğine (Churchill White Paper) dayanır. Ciltli ve kapsamlı "mavi kitapların" (blue books) aksine, acil ve bağlayıcı resmi izahatlar için kullanılan beyaz kapaklı brifing dokümanlarıdır. (ç.n.)

[4] 997-2004 yılları arasında DCI (Director of Central Intelligence) olarak görev yapan, hem Demokrat Clinton hem Cumhuriyetçi Bush dönemlerinde koltuğunu korumayı başarmış istihbarat bürokratı. Metinde siyaset ile istihbarat arasındaki omurgasız dengenin kurbanı/faili olarak konumlandırılır. (ç.n.)

[5] ‘Sleeping’ out there / Sleeper cells: Orijinal: They’ve been ‘sleeping’ out there for years and years. Yıllardır uykuda/hareketsiz beklemek. İstihbarat terminolojisindeki "uyuyan hücre" (sleeper cell) kavramına atıftır. Soğuk Savaş casusluk doktrininden devşirilen bu terim, hedef ülkeye yasal yollarla sızıp hiçbir şüpheli faaliyete girişmeden, sıradan vatandaş gibi yıllarca pasif bekleyen ajanları tanımlar. (ç.n.)

[6] Went to ground and pulled phone lines: Yeraltına çekilmek, saklanmak ve elektronik iletişimi tamamen kesmek. "Go to ground", aslen İngiliz tilki avı geleneğinde (foxhunting) köşeye sıkışan tilkinin yer altındaki inine kaçarak izini kaybettirmesi metaforundan türemiştir. (ç.n.)

[7] Got the first one free: İlk vuruşu bedavaya getirmek; hiçbir engelle karşılaşmadan, savunmasız bir hedefe maliyetsizce darbe indirmek. Ticari pazarlamadaki "buy one get one free" (biri bedava) veya sokak kavgalarındaki ilk yumruğu savunmasız yakalayıp bedavaya atma jargonundan mülhemdir. Metinde güvenlik zafiyetinin büyüklüğünü hicveden acı bir tona sahiptir. (ç.n.)

[8] 26 Şubat 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalı saldırısını planlayan, 1995'te Filipinler'de onlarca yolcu uçağını havaya uçurmayı hedefleyen Bojinka Planı'nın mimarı olan El-Kaide bağlantılı militan. (ç.n.)

[9] The preëmptive: Orijinal: reliance on law enforcement to the preëmptive. Suç oluştuktan sonra devreye giren klasik adli kolluk anlayışından (reactive/law enforcement), tehdit belirmeden veya eylem safhasına geçmeden önce kaynağında yok etmeyi öngören "önleyici vuruş/önleyici müdahale" (preemptive strike/action) doktrinine geçiş. (ç.n.)

[10] The consciousness of kind: Amerikalı sosyolog Franklin Henry Giddings tarafından 1896'da ortaya atılan kavram; bireylerin kendi türünden, kendi zihniyetinden ve kendi sosyal tabakasından olanları içgüdüsel olarak tanıma, kayırma ve onlarla kümeleşme eğilimini ifade eder. CIA bürokrasisinin liyakatli saha ajanlarını dışlayıp sadece kendi gibi düşünen, risk almayan konformist masa başı memurlarını terfi ettirmesini yeren felsefi/eleştirel bir teşhistir. (ç.n.)

[11] Sinyal (SIGINT) veya uydu/görüntü (IMINT) gibi teknik aygıtların aksine, doğrudan sahada insan unsuru (casus, muhbir, ajan) marifetiyle elde edilen istihbarat. (ç.n.)

[12] Dirty tricks department: Soğuk Savaş boyunca CIA'in suikastlar, darbe tezgâhları, dezenformasyon ve sabotaj eylemlerini yürüten örtülü operasyon birimlerine gayriresmî olarak verilen isim. (ç.n.)

[13] Nonofficial cover (NOC): Diplomatik dokunulmazlığı ve elçilik koruması bulunmayan; işadamı, akademisyen, gazeteci veya sivil kimliklerle çalışan en yüksek riskli ajanlık kategorisi. (ç.n.)

[14] United Airlines'ın 93 sefer sayılı uçağı. 11 Eylül'de kaçırılan dört uçaktan biri olup yolcuların korsanlara direnmesi neticesinde hedeflenen Kongre Binası veya Beyaz Saray yerine Pennsylvania'da boş bir araziye düşmüştür. (ç.n.)

[15] Sabri Halil el-Benna. FKÖ'den ayrılarak 1970 ve 80'lerde 20'den fazla ülkede yüzlerce eylem düzenleyen "Ebu Nidal Örgütü"nün (Fatah-Devrimci Konsey) kurucusu. (ç.n.)

[16] 1953-1999 arasında hüküm süren Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal. Kısa boyuna atıfla Ebu Nidal tarafından tahkir amacıyla "cüce kral" olarak anılmıştır. Kral Hüseyin'in yanıtı ise kabilevi ve kanuni sınırları aşan doğrudan bir devlet şiddeti emridir. (ç.n.)

[17] Making diversity quilts: Orijinal: sitting around making diversity quilts. "Diversity quilt", 1990'larda Amerikan kamu kurumlarında ve üniversitelerinde çokkültürlülüğü, etnik ve cinsel kapsayıcılığı teşvik etmek amacıyla personelin ortaklaşa diktiği sembolik kırkyamadır. Sert saha ajanının, karargâhtaki liberal, siyaseten doğrucu (politically correct) ve pasifist bürokrasiye yönelik derin aşağılamasını ve öfkesini yansıtır. (ç.n.)

[18] Kitab-ı Mukaddes kökenli bir kavramdır (Levililer 16:21-22). Antik Yahudi kefaret gününde (Yom Kippur), halkın tüm günahlarının sembolik olarak yüklendiği ve çöle/Azazel'e salınan kurbanlık teke (günah keçisi). (ç.n.)

[19] Monday-morning quarterbacking: Amerikan futbolu maçları pazar günleri oynandığı için, pazartesi sabahı işyerinde toplanıp dünkü maçta oyun kurucunun (quarterback) yaptığı hataları eleştiren, iş işten geçtikten sonra akıl veren kişileri tanımlar. (ç.n.)

[20] In Washington, your friends always stab you in the chest: Klasik "arkadan bıçaklanmak" (stab in the back) deyiminin kinik bir tersyüz edilişidir. Washington siyasetinde ikiyüzlülüğün o derece pervasızlaştığını, insanların sizi sırtınızdan gizlice değil, yüzünüze gülerek ve gözünüzün içine baka baka doğrudan "göğsünüzden" hançerlediğini anlatan çarpıcı bir siyaset hicvidir. (ç.n.)

[21] 1986'da kurulan, istihbarat ve operasyonel birimleri tek çatı altında toplamayı hedefleyen ancak bürokratik hantallığın kurbanı olan CIA Terörle Mücadele Merkezi. (ç.n.)

[22] Internecine warfare: Latince internecinus (birbirini boğazlayan, karşılıklı yok oluşa götüren) kökünden gelir. Kurum içi kardeş katlini, iki tarafın da birbirini tüketerek mahvolduğu iç çekişmeleri tanımlar. (ç.n.)

[23] Kriptoloji, sinyal istihbaratı ve küresel elektronik dinlemelerden sorumlu devasa Amerikan istihbarat teşkilatı. (ç.n.)

[24] CIA ve NSA'in 1970'lerin sonunda müştereken kurduğu, kod adı "F6" olan ve büyükelçilik çatılarına yerleştirilen sofistike antenlerle yabancı hükümet muhaberatını dinleyen son derece gizli müşterek birim. (ç.n.)

[25] Senato İstihbarat Komisyonu'nun uzun yıllar başkanlığını yapan, CIA'in yapısal reformdan geçirilmesi gerektiğini ve Tenet'ın istifa etmesini en sert savunan Cumhuriyetçi siyasetçi.

[26] Devlette kök salmış, değişime direnen, kendi ayrıcalıklarını ve statükoyu koruyan yerleşik bürokratik ve kurumsal elitler bütünü. (ç.n.)

[27] Vietnam Savaşı gazisi (Onur Madalyası sahibi), eski Nebraska Valisi ve Senatörü. İstihbarat Komitesi'ndeki görevinin ardından 11 Eylül Komisyonu'nda da kilit rol oynamıştır. (ç.n.)

[28] Fatal malaise: Fransızca kökenli malaise (iç sıkıntısı, dermansızlık, çürüme, tefessüh) sözcüğünün fatal (ölümcül) sıfatıyla birleşimi. Teşkilatın ruhunu esir alan kurumsal tembellik, gayesizlik ve mesleki çürümeyi anlatır. (ç.n.)

[29] Walk-ins: İstihbarat teşkilatının önceden temas kurmadığı, kendi rızası ve inisiyatifiyle bir büyükelçiliğe veya istasyona fiziken gelerek bilgi satmak ya da sığınmak isteyen "kendi ayağıyla gelen kaynak/muhbir". (ç.n.)

[30] Scrub order: "Scrub" (fırçalayarak/kazıyarak temizlemek). CIA'in geçmişte insan hakları ihlallerine ve cinayetlere karışmış tüm muhbir ve ajan kayıtlarını "temizlemek", bordrodan kazımak amacıyla çıkardığı radikal yönerge. (ç.n.)

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 12.09.2026 21:09 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/44583/11-eylul-nerede-yanlis-yapildi