PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
"Bir yanda işgale ve tahakküme karşı direnirken, diğer yanda devletin ve toplumun ıslahı uğruna verilen adil mücadelede doğru bir mevzi kazanmak nasıl mümkün olabilir?"

Bölgedeki direniş hareketleri, askeri, teknolojik ve istihbari güç dengelerindeki uçurumun giderek derinleştiği son derece çetin bir dönemeçten geçiyor.
Bu tabloyu özellikle gözetleme ve hedef alma kabiliyetlerindeki sıçrama, yapay zekânın sahaya sürülmesi ile Siyonist varlığın kendisini destekleyen Batılı devletlerle istihbari ve askeri sistemlerini bütünleştirmesi belirliyor.
Zira Siyonist varlık, bu çatışmayı kolektif Batı'dan yalıtılmış münferit bir güç sıfatıyla yürütmüyor; aksine, Batı'nın bölgedeki güvenlik ve strateji mimarisinin ileri bir karakolu olarak varlık gösteriyor.
Batı'yla sıkı bağları bulunan ülkeler de dâhil olmak üzere çevresindeki tüm güçlere karşı mutlak ve niteliksel bir üstünlük kurması ilkesine dayanılarak, kendisine askeri, teknolojik ve istihbari alanda istisnai bir destek sağlanıyor.
Buna mukabil direniş, yalnızca dışarıdan gelen bir düşmanla yüzleşmekle kalmıyor; tahakküm düzeninin sürmesinde çıkar gören, ABD'nin doğrudan askeri varlığıyla, güvenlik anlaşmalarıyla, siyasi ve iktisadi menfaat ağlarıyla perçinlemeye çalıştığı bölgesel güvenlik nizamına boyun eğen odakların yer aldığı karmaşık bir iç ve bölgesel çevreyle de mücadele ediyor.
Bu gerçeklik, direnişi salt askeri harekât sınırlarını ve düşman ordularıyla çatışmayı aşan bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Bir yanda işgale ve tahakküme karşı direnirken, diğer yanda devletin ve toplumun ıslahı uğruna verilen adil mücadelede doğru bir mevzi kazanmak nasıl mümkün olabilir?
Tam da bu noktada, düşmanla yüzleşmekten geri durup iç mücadeleye odaklanmayı savunan eski bir tez, yeni kisveler altında yeniden tedavüle girdi.
Bu görüşü savunanlara göre hedef; mezhepçi siyasal düzeni değiştirerek yerine direniş için bir emniyet supabı oluşturacak ulusal ve demokratik bir yapı inşa etmek, bir başka deyişle direnişi mezhepçi paylaşıma ve onun getirdiği yozlaşmaya rıza gösterme halinden kurtarmak.
Kuşkusuz bu yaklaşım dışarıdan bakıldığında cazip görünüyor. Zira yolsuzlukla mücadele etmek, devleti yeniden ayağa kaldırmak ve siyasi sistemi ıslah etmek meşru ve zaruri hedefler.
Ne var ki sorun, bu gayelerin işgale ve dış tahakküme direnmenin alternatifi haline getirilmesiyle ya da iç düzeni değiştirmenin, ulusal bir projenin hareket alanını büyük ölçüde belirleyen bölgesel ve uluslararası çatışmalardan bağımsız yürütülebileceğinin varsayılmasıyla başlıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki asıl mesele direniş ile ıslah arasında bir tercihte bulunmak değil, ikisi arasındaki bağı doğru kavramaktır.
Bu tartışma yeni değil. Sol, milliyetçi ve yurtsever hareketler bunu on yıllardır farklı biçimlerde tecrübe etti.
"Birlik, Özgürlük ve Sosyalizm" ya da "Özgürlük, Sosyalizm ve Birlik" sloganlarından, komünist partilerin benimsediği demokratik gelişim ve barışçıl parlamenter mücadele tezlerine; Filistin davası etrafındaki tartışmalardan, ulusal güçlerin bu davayla kurduğu ilişkiye ve nihayet ulusal kurtuluş ile toplumsal-siyasi değişim arasındaki öncelik sıralamasına kadar uzanan bir geçmişi var.
Lübnan'da ise bu tartışma, Filistinli silahlı unsurların 1969'daki dahliyle çok daha keskin bir boyut kazandı; Siyonist varlıkla yürütülen mücadele, iç çatışmaları doğrudan belirleyen ve yönlendiren başat bir unsura dönüştü.
Yaşanan bu fikri ayrışma, muhtelif dönemlerde siyasi ittifakların yeniden kurulmasına yol açtı; ulusal güçler sahasında yeni odakların, blokların doğmasını ve kopuşların yaşanmasını tetikledi.
Üstelik bütün bunlar, henüz Hizbullah ortaya çıkmadan ve İran İslam Cumhuriyeti kurulmadan önce cereyan etti.
Demek ki bugün tartıştığımız mesele yeni türemiş bir sual değil; çok daha geniş kapsamlı, kadim bir açmazın parçası: İçsel bir dönüşüm, ulusal bağımsızlık mücadelesinden soyutlanarak gerçekleştirilebilir mi?
İçe çekilmeyi savunanların bir kısmı, çatışmanın mahiyetini bizzat ulusal ve devrimci güçlerin tayin ettiğini, dolayısıyla önceliklerini değiştirmeleri halinde mücadeleyi dışarıyla hesaplaşmaktan içeriye çekip inşa sürecine aktarabileceklerini varsayıyor.
Oysa bu yaklaşım temel bir gerçeği ıskalıyor: Çatışmanın rotasını yalnızca fikirlerimiz, inançlarımız yahut öznel tasavvurlarımız çizmez; onu dayatan bizzat hayatın akışı ve çatışan güçlerin çıkarlarıdır.
Yarın direniş güçleri mücadeleyi terk etmeye karar verse, Siyonist proje sınırları belirsiz ve uygun her fırsatta genişlemeye ayarlı bir varlık kurma gayesinden vaz mı geçecek?
Büyük güçler, ekonomik üstünlüklerini muhafaza etmek uğruna enerji kaynaklarını, su yollarını, deniz ve kara koridorlarını, pazarları ve nüfuz alanlarını denetim altına alma hırsından geri mi duracak? Bölgenin, küresel nizam kavgasındaki merkezi konumundan el mi çekecekler?
Verilecek cevap, hiç şüphesiz, hayırdır.
Zira burası salt yerel ideolojik hesaplaşmaların yaşandığı sıradan bir alan değil; dünya jeopolitiğinin tam merkez üssüdür.
Muazzam enerji kaynaklarına ve zenginliklere ev sahipliği yapan, en kritik deniz geçitlerine hükmeden, Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ticaret yollarının kavşağında duran bölge, aynı zamanda Asya'daki yükselen güçleri etkileyebilecek stratejik bir kapıdır.
Üstelik zengin kültürel ve medeni mirasıyla yoğrulmuş, tıpkı tarihte bir zamanlar yaptığı gibi dünyaya yeniden yön verme iradesi taşıyan diri bir insan kaynağına sahiptir.
Bu yüzden bölgedeki herhangi bir ulusal proje, istese de istemese de kendini kaynaklar, koridorlar, pazarlar, güç dengeleri, iktidar felsefesi ve medeniyetler arası kavga etrafında dönen uluslararası bir çatışmanın tam ortasında bulur.
Haliyle siyasi söylemimizi değiştirmek, hasmımızın hedeflerini, ülkelerimize bakışını yahut üzerimizde tahakküm kurma arzusunu fiiliyatta değiştirmez.
Dünyadaki pek çok güç, siyasi, askeri ve iktisadi tavizler vererek istikrara ve kalkınmaya kavuşabileceği zannıyla tahakküm sistemiyle çatışmaktan kaçınmayı denedi; bunun yakın dönemdeki örneğini Venezuela tecrübesinde gördük.
Fakat tarihsel tecrübe açıkça gösteriyor ki güç unsurlarından feragat etmek himaye sağlamadığı gibi, elde kalan müzakere gücünü de bütünüyle yok edebiliyor.
Bir devlet kaynaklarını ve siyasi iradesini koruma kudretini kaybettiğinde, sahneye dış çıkarlara göbekten bağlı yeni toplumsal sınıflar fırlar.
O andan itibaren tahakküm düzeninin doğrudan bir işgale ihtiyacı kalmaz; zira kendi varlığını savunacak yerli çıkar bloklarını bizzat içeride üretmiştir.
Tahakküm mühendisliğinin en sinsi biçimlerinden biri de budur: Tıpkı bizim ülkelerimizde yaşandığı üzere, dış gücün doğrudan siyasi, iktisadi ve toplumsal bünyenin iç unsuru haline getirilmesi.
Lübnan'da mesele, mezhepçi sistemin tabiatı sebebiyle çok daha girift bir hal alıyor. Çünkü iktidarın yeniden paylaşımı mücadelesi siyasi bir boşlukta değil; cemaatlerin, mezheplerin, bölgelerin ve iktisadi çıkarların devlet yapısıyla iç içe geçtiği bir toplumda cereyan ediyor.
Bu sebeple geniş tabanlı ulusal bir dengeye dayanmayan her topyekûn değişim hamlesi, siyasi ve toplumsal bir mücadele olmaktan çıkıp hızla varlık, konum ve temsil kavgasına dönüşme riski taşır.
Lübnan tarihini 1958 olaylarından 1975 iç savaşına ve bugüne dek ibret dolu derslerle bezeyen dinamik de budur.
Bütün bu süreçlerde dış etken, iç çatışmaların uzağında kalmamış; aksine onun denklemlerini kuran temel unsurlardan biri olmuştur.
Dolayısıyla bölgesel ve uluslararası çatışmalardan yalıtılmış radikal bir iç dönüşüm tasarlamak tam tersi bir sonuca varabilir: Mücadele yolsuzluk ve mezhepçilikle hesaplaşmak yerine, Lübnan'ın bölgesel sistemdeki yerini belirleme ve güçler arası ilişkileri yönetip istikamet çizen iç toplumsal gücün kim olacağı kavgasına döner.
Lübnan'ın bu meseleye özellikle gerçekçi bir gözle bakması şart. Zira modern kuruluşundan bu yana, dışa bağımlı olmadan temel ihtiyaçlarını karşılayabilen üretken ve bağımsız bir ekonomiye hiçbir vakit sahip olamadı.
Farklı derecelerde olmak kaydıyla yurtdışından gönderilen işçi dövizlerine, turizme, genel olarak hizmet sektörüne, özelde bankacılık faaliyetlerine, dış yatırımlara, yardımlara, borçlanmaya ve yurtdışında çalışan Lübnanlıların gelirlerine bel bağladı.
Bu durum, Lübnan ekonomisinin siyasi konumlanışa karşı baştan beri aşırı kırılgan olduğunu ve bu hassasiyetini hâlâ koruduğunu gösteriyor.
Mali hareketler, turizm akışı ve yatırım sermayesi boşlukta dolaşmaz; siyasi istikrardan, bölgesel ilişkilerden ve uluslararası güçlerin Lübnan'a hâkim siyasi çizgiye yönelik tavrından doğrudan etkilenir.
Hal böyleyken, yalnızca iç iktidar bileşimini değiştirerek bağımsız ve ulusal bir siyasal düzen kurulabileceğini öne sürmek, mücadelenin en can alıcı güç unsurlarından birini görmezden gelmektir: Ekonomiyi yönlendirme gücünü elinde tutan kim?
Üretken ve bağımsız bir ekonomi kurmaktan, yüzü "Doğu'ya dönmekten" söz etmek kolay; gelgelelim bunu sahada hayata geçirmek hiç de basit bir iş değil.
Yalnızca bir fikir vermesi açısından: Uluslararası havalimanının altından geçip güneye bağlanan bir tünelin aydınlatılması dahi Amerikan Büyükelçiliği'nin onayına muhtaçtı; elektrik veya çöp krizini çözecek bir kararı varın siz düşünün.
Kuzey bölgesinin ileri gelen sermayedarlarından birine, işsizliği azaltmak adına bölgede neden büyük ve üretken bir yatırıma girişmediği sorulduğunda, dönemin Amerikan Büyükelçisi tarafından bizzat engellendiğini söylemişti.
Şunu iyi kavramak gerekir ki bütün bu meselelerin çözümü geçmişte yasaktı, bugün de yasak olmaya devam ediyor.
Sorun, ıslahat çağrısında bulunulması değildir. Siyasi düzenin ıslahına, yolsuzlukla mücadeleye, devlet kurumlarının yeniden inşasına, sosyal adaletin tesisine, halk katılımının tabana yayılmasına ve devleti felç eden mezhepçi paylaşım biçimlerine son verilmesine sahiden ihtiyacımız var.
Fakat asıl soru şudur: Bu ıslahatı, egemenlikten feragat ederek kurabilir miyiz? Dahası, bu ıslahat hamlesini dış baskılardan nasıl koruyacağız? Tahakküm sistemi, üretken ve bağımsız bir ekonominin inşasına müsaade eder mi? Kendi siyasi kararlarını, kaynaklarını, sınırlarını ve ekonomisini müdafaa edemeyen bir devletin iç ıslahatı, dışarıdan yönlendirilen bir operasyona dönüşmeye her daim açıktır.
Bu yüzden kurulması gereken doğru denklem "Direniş mi, yoksa ıslahat mı?" ikilemi değildir; bağımsızlığı kazanmak için direniş, kazanılan bağımsızlığı koruyacak bir toplumu inşa etmek için ise ıslahat birlikteliğidir.
Direnişi savunmak, yolsuzluğun, devletin zaafiyetinin veya kötü yönetimin arkasında durmaya dönüşmemelidir.
Aynı şekilde ıslahat çağrısı da direnişi zayıflatmanın, onun halk tabanını dağıtmanın, yani toplumu saldırılardan koruyan güç unsurlarını tasfiye etmenin bir kılıfı haline getirilmemelidir.
Yapılması gereken, bu iki mecra arasında yeni bir ilişki tesis etmektir. Her direniş arkasında güçlü ve kenetlenmiş bir topluma muhtaçtır; bağımsızlık peşindeki her toplum da bu bağımsızlığını muhafaza edecek sahici bir kuvvete dayanmak zorundadır.
Buradan hareketle, birbirini tamamlayan çok katmanlı bir ulusal proje tasavvur edilebilir:
Birincisi: Bedeli ne olursa olsun egemenlik ve bağımsızlık mücadelesini yürütmek; düşmanı caydıracak, Batılı büyükelçiliklerin ve yabancı temsilcilerin elini kolunu bağlayacak, bu sefaretlerin askeri düzenekler kurmasını ve iç işlere müdahale etmesini engelleyecek bir noktaya ulaşmak.
İkincisi: Devleti ve kurumları bu bağımsızlık mücadelesiyle çelişmeyecek bir anlayışla inşa etmek; direnişin ve devletin ahlaki meşruiyetini kemiren yolsuzlukla savaşmak.
Üçüncüsü: Gıda bağımsızlığına katkı sunacak tarımı, hayvancılığı ve dönüştürücü sanayiyi, gerekirse aile tipi üretim birimlerine dayanarak geliştirmek; böylelikle daha üretken ve bağımsız bir iktisadi yapı kurmak.
Dördüncüsü: Bölge ülkeleri arasında çıkarların, bilginin ve tecrübenin paylaşıldığı, her ülkenin diğerinin gelişmişlik ve ilerleme noktalarından istifade edebileceği yatay bir ilişkiler ağı geliştirmek.
Beşincisi: Temel bölge güçlerinin tamamını içeren, krizlerin çözümüne ortak katkı sunabilecek ve düşmanın bölge halklarına tasallut etmesini önleyecek bölgesel bir güvenlik ağı inşa etmek. Münferit devlet sınırlarına hapsolmuş çözümler, önümüzdeki sorunlara yanıt üretmekten, bilhassa halklarımızın -en başta da Filistin halkının- çıkarlarını güvenceye almak adına tahakküm nizamıyla yahut küresel güçlerle müzakere yürütmekten aciz kalmaya mahkûmdur.
Saydığımız bu katmanların hiçbiri, diğerleri göz ardı edilerek tam manasıyla başarıya ulaşamaz.
Nihayetinde nesnel şartları yok sayarak, açık bir bölgesel ve küresel çatışmadan yalıtılmış bir "ulusal vaha" inşa etme vehmine kapılamayız.
Tehditleri beşiğinde boğmayı ilan edilmiş değişmez bir strateji sayan yayılmacı bir varlığın bitişiğinde; Amerikan gücünün jeopolitik konumu, zenginlikleri ve stratejik koridorları yüzünden yeniden zapturapt altına almaya çalıştığı bir coğrafyada; hâkim gücün gerilediği ve sınırları henüz belirginleşmemiş yeni güç dengelerinin kurulduğu bir dünya ahvalinde bu mümkün değildir.
Bölge halklarının diri unsurları, kendi iradeleri çiğnenerek, menfaatleri ve kalkınma hedefleri gasbedilerek yeni bir düzenin tepeden inme kurulmasını engellemek adına bu sancılı sahnede varlık kavgası veriyor.
Filistin halkının maruz kaldığı kıyımı ses ve görüntüyle apaçık izleyen bölge halkları ile dünyanın hür odakları; Lübnan'ın hedef oluşuna, Suriye, Irak, Yemen ve İran'da olup bitenlere şahitlik eden kitleler ilelebet tarihin edilgen nesneleri olarak kalamaz.
Bu iradenin ilk işaretleri, siyasi kutuplaşma ölçütlerinin değişmesi, hazır şablon anlatıların reddedilmesi ve Küresel Güney kökenli göçmenlerin siyasi temsil ile ifade alanlarındaki ağırlığının artmasıyla Batı'da dahi filizlenmeye başladı.
Ülkelerimizde ise gerek taban hareketlerinin gerekse resmi makamların içindeki dinamik unsurların, Batı hegemonyasının gerileyişiyle uyumlu biçimde kendi varlıklarını ortaya koymaları kaçınılmazdır.
Dolayısıyla dönemin ağırlığı karşısında geri çekilmek bir seçenek değildir; aksine halklarımızın ve yürekli savaşçılarımızın sinesinde yatan güç unsurlarını keşfetmek, dış kararlara ipotek edilmemiş bağımsız bir devleti geliştirme çabasının yanı sıra, halklarımızın elindeki tek seçenek olan direnişi kararlılıkla sürdürmek gerekir.
İçe kapanıp programları terk etmek doğru bir yaklaşım değildir; aslolan öncelikleri yeniden sıralamak, mücadele araçlarını ıslah etmek, direniş ile ahlaki ve ıslahatçı bir modeli yan yana koyabilmektir.
Tıpkı direniş yürüyüşünün tarihi önderleri Seyyid Humeyni, Seyyid Hamenei, Seyyid Nasrullah, Seyyid Safiyüddin ile mücadele insanları Kasım Süleymani, Ebu Mehdi Mühendis, İmad Muğniye, Cumhurbaşkanı Reisi, Ali Laricani ve bu hareketin öncülüğünü yapmış daha nice ismin tecrübesinde görüldüğü gibi. Onlar mensubu oldukları halkın yoksul evlatları gibi yaşadılar ve öyle şehit düştüler; iktidara ve makamlara tutunup onları şahsi bir ranta ya da aile mirasına dönüştürme hevesine kapılmadılar.
Direnişi şeffaf ve adil bir devletin kurucu harcına, devleti direnişin emniyet kalkanına, sosyal adaleti bağımsızlığın zeminine, bağımsızlığı ise dış tahakküm projelerinin hazır şablonlarına esir olmayan sahici bir halk demokrasisinin ön şartına dönüştürecek yol budur.
Yol çetin ve uzundur; ancak mesafenin uzunluğu menzile varmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez.
Kurulu nizamın çözülüşü ve çifte standartlara yönelik küresel halk tepkisinin kabarması, uluslararası sistemde çok daha köklü dönüşümlerin habercisi olabilir. Bölge halklarına düşen ise bu dönüşümlerin sıradan bir nesnesi değil, doğrudan kurucu öznesi olmaktır.
Çeviri: YDH