Amerikan çağı sona erdi Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
ANALİZLER
17 Eylul 2026 · 13:12

Amerikan çağı sona erdi

❝ABD’nin küresel hâkimiyeti, onu ortaya çıkaran güç kaynakları olmadan sürdürülemez.❞

YDH ― Stratejik Çalışmalar profesörü Phillips Payson O’Brien, The Atlantic'te yer bulan analizinde, İran'a karşı savaşın ABD'nin askeri olarak yenilmesinden ziyade, Amerikan küresel gücünün dayandığı lojistik kapasite, mühimmat stokları, savunma sanayisi, sivil üretim gücü, üs ağı, müttefiklik sistemi ve caydırıcılık kapasitesindeki uzun süreli aşınmayı görünür hâle getirdiğini; bu nedenle II. Dünya Savaşı sonrası Amerikan çağının artık sona erdiğini savunuyor. 

✱✱✱


II. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Amerikan çağı er ya da geç sona erecekti. Asıl şaşırtıcı olan, bu anın ne kadar ani biçimde gelmiş olması. Son altı ayda, uzun yıllar boyunca dünyanın en gelişmiş savaş araçları ve en iyi eğitimli askeri personeli, küresel üs ve lojistik sistemleri ile dünyanın dört bir yanındaki askeri ve diplomatik ortaklıklarıyla simgelenen Amerikan gücünün; ucuz füzeler ve insansız hava araçlarıyla donanmış, baskıcı ve ekonomik açıdan durgun bir rejim olan İran’ı yenmeye yetmediği ortaya çıktı.

Yıllar boyunca neredeyse herkes, bir kriz durumunda Washington’ın diğer tüm ülkelerden daha fazla para, asker, mühimmat ve diplomatik destek kaynağına başvurabileceğini düşündü. ABD güçleri Vietnam, Irak ve Afganistan gibi çatışmalarda başarısızlıklarla karşılaştığında bile, Amerika’nın temel gücüne ilişkin yaygın kanaat müttefiklere güven verdi ve rakipleri caydırdı. Ancak aynı kanaat, bugün ucuz ve seri üretim silahların bile ölümcül bir isabetle hedeflerine yönlendirilebildiği bir ortamda ABD ordusunu savunmasız bırakan bir rehaveti de besledi.

Başkan Trump, ABD’nin kapasitesini tek başına aşındırmadı. Ancak Trump’ın İran’la savaşı, küresel güç dengelerinin altında yatan dinamiklerin ne ölçüde değiştiğini ve Amerikan gücünün ne kadar aşındığını ortaya koydu.

Britanya’nın savaş sonrası dönemde Ortadoğu’dan çekilmesinden bu yana ABD, istikrarsızlığın hâkim olduğu bu bölgedeki en önemli askeri güç oldu. Carter yönetimi 1980’de, Fars Körfezi’nden petrol ve diğer emtiaların dünyanın geri kalanına serbestçe taşınmasını Amerika’nın güvence altına alacağını ilan etti. Carter Doktrini’nin başarıya ulaşması için, o dönemde Sovyetler Birliği’nin yanı sıra İran’daki yeni teokrasiyi de içeren düşman hükümetlerin, dünya petrolünün ve diğer hayati emtiaların büyük bölümünün uzun süredir geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya cesaret edecek herhangi bir aktöre karşı ABD’nin kararlı bir askeri müdahalede bulunabileceğine ve bulunacağına inanması gerekiyordu.

Yakın zamana kadar İran’ı çevreleyen Amerikan üsleri ağı, boğazı kontrol altına almaya kalkışması hâlinde İran yönetiminin askeri açıdan ezilme korkusu yaşaması için yeterli neden sunuyordu. Ancak ABD ve İsrail’in üst düzey İranlı liderleri öldürmeyi başardığı saldırıların ardından bile rejim ayakta kaldı; İran’ın uzun menzilli füze ve İHA saldırıları ise Amerikan hava savunmasını aşarak çok sayıda ABD tesisini işlevsiz hâle getirdi.

New York Times, çatışmaların başlamasından iki haftadan kısa bir süre sonra, mart ayında saldırıya uğrayan 17 Amerikan üssü, hava savunma tesisi ve diplomatik tesisi tespit etti. Bunlar arasında ABD ordusunun önemli lojistik ve harekât noktalarından bazıları da bulunuyordu: Bahreyn’deki Beşinci Filo karargâhı ile Kuveyt’teki Ali es-Salim Hava Üssü, Arifcan Kampı ve Buehring Kampı.

Bu kayıpların ABD operasyonları üzerindeki etkisi neredeyse anında ortaya çıktı. Trump yönetiminin yaz boyunca yaptığı tüm tehditlere rağmen İran’la askeri gerilimi tırmandırmamasının başlıca nedenlerinden biri, donanmanın Ortadoğu’daki gemilere onlarca yıldır ikmal sağlamak için kullandığı Bahreyn üssünün kaybedilmesiydi. Bunun yerine ABD deniz operasyonlarının sözde lojistik kuyruğunun, Hürmüz Boğazı’ndan 3.200 kilometreden fazla uzaklıkta, Hint Okyanusu’nda Britanya’nın kontrolündeki Diego Garcia’ya kadar uzatılması gerekti.

İkmal faaliyetlerindeki güçlükler maliyetleri artırıyor, operasyonel verimliliği düşürüyor ve askeri personel üzerindeki yükü artırıyor. Lojistikte yaşanan aksamalar, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin uzun süreli görevde kalmasına katkıda bulundu ve bunun sonucunda personel morali düştü. Stars and Stripes’ın haberine göre Lincoln mürettebatının aileleri, denizde geçirilen ayların ciddi ruh sağlığı sorunlarına yol açmasından endişe ediyordu.

Şimdilik ve muhtemelen daha uzun bir süre boyunca, İran saldırıları nedeniyle kullanılamaz hâle gelen üsler, ABD personeli ve ekipmanlarına yönelik tehdidin devam etmesi nedeniyle operasyonel tesisler olarak büyük ölçüde terk edilmiş durumda. Navy Times’ın aktardığına göre, yakın tarihli bir personel toplantısında bir asker, Bahreyn üssündeki kişisel eşyaların geri alınmasını Amiral Daryl Caudle’a sordu. Caudle, “Yakın zamanda oraya geri dönmeyeceğiz. Bu konuda tamamen dürüst olmak istiyorum,” diye yanıt verdi.

İran yakınlarındaki ABD tesislerinin savunmasızlığı o kadar büyük ve onarımın muhtemel maliyeti o kadar yüksek ki Washington Post’un geçen ay bildirdiğine göre, yönetim yetkilileri bu tesisleri yeniden inşa etmek dahi istemeyebilir. Post’un ifadesiyle, durumu sunmanın bir yolu bunu “Pentagon’un Fars Körfezi bölgesindeki varlığını yeniden değerlendirmesi için nesilde bir kez gelecek bir fırsat” olarak görmek. Ancak temel gerçek şu: İran gibi teknolojik açıdan daha az gelişmiş bir rakibe karşı bile kilit tesisleri savunmak, ABD ordusunun şu anda yerine getirebildiği bir görev değil.

Amerikan gücündeki gerilemenin zincirleme etkileri var. ABD, İran’a karşı askeri çabalarını sürdürebilmek için Batı Pasifik’i hayati ekipmanlardan mahrum bırakmak zorunda kaldı. Trump yönetimi nihayet geçen ay Abraham Lincoln’un görevini sona erdirdi; onun yerine normalde Japonya’da konuşlu olan USS George Washington, Umman Denizi’ne gönderildi. Bu geminin normal görevi Çin’in askeri harekâta girişmesini caydırmak; ancak bu caydırıcılık şimdi büyük ölçüde zayıflamış durumda.

Bu çaresiz hamle, Amerikan askeri kaynaklarının çoğu ülkeninkiyle kıyaslandığında ne kadar büyük olursa olsun sınırsız olmadığını yalnızca daha açık biçimde ortaya koyuyor. İran’la savaş, Pentagon’un en önemli ve gelişmiş silah sistemlerinden bazılarının stoklarını tüketti. Nisan sonuna gelindiğinde ihtiyatlı çalışmalar, ABD’nin THAAD (Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunma Sistemi) mühimmatında, Patriot önleyicilerinde ve Tomahawk seyir füzelerinde tehlikeli derecede düşük seviyelere indiğini tahmin ediyordu. O tarihten bu yana kıtlık daha da kötüleşti.

ABD yıllar boyunca, sınırlı miktarlarda ve birim başına yüksek maliyetle üretilen gelişmiş silah sistemleri olan sözde “üst düzey sistemler” inşa etmeye odaklandı. Bu yaklaşım kısmen, ABD güçlerinin isyanla mücadeleye odaklandığı ve Amerikan lojistiğine karşı ciddi saldırılar düzenleme ve bunları sürdürme kapasitesinden yoksun düşmanlarla savaştığı 11 Eylül sonrası Terörle Savaş’a uyum sağlama çabasıydı.

Bu koşullar altında Pentagon geniş bir mühimmat yelpazesi oluşturdu ancak bunların derin stoklarını oluşturmadı. Mevcut üretim hızlarıyla ABD’nin stoklarını Trump’ın şubat ayında savaşa girdiği dönemdeki seviyelere çıkarması birkaç yıl sürecek; üstelik geriye dönüp bakıldığında, bu seviyeler bile seri üretim hassas güdümlü insansız hava araçlarına doğru yaşanan geçiş ortamında Amerika’nın uzun süredir devam eden küresel konumunu korumak için fazlasıyla yetersiz görünüyor.

Amerika’nın üretim üstünlüğünün aşınması eski bir hikâye ancak Amerikan çağının sonunu anlamak açısından temel bir unsur. ABD bir zamanlar sivil üretim kapasitesinden yararlanarak diğer güçleri üretim hacminde geride bırakabiliyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar otomotiv sanayisini uçak üretmek üzere yeniden yapılandırdı. Bugün ise ABD, dünyanın geri kalanıyla karşılaştırıldığında neredeyse hiç sivil gemi inşa etmiyor. Buna karşılık Çin, dünyadaki gemilerin yaklaşık yüzde 50’sini üretiyor ve küresel insansız hava aracı üretiminin yaklaşık yüzde 80’ini kontrol ediyor. ABD, yüksek yoğunluklu kısa süreli bir çatışmada üstünlük sağlamak üzere ordusunu inşa etmiş olduğundan, Çin’le uzun süreli bir çatışmaya girmek için gerekli ekipman, stok ve dinlenmiş kuvvetlerden yoksun.

Geçmişte ABD, kendi gücünü artırmak için müttefiklerine güvenebiliyordu. Washington’la ortak değerleri veya en azından ortak çıkarları paylaşan ülkeler üslerine ev sahipliği yaptı, Amerikan girişimlerine diplomatik destek verdi, istihbarat paylaştı ve ABD öncülüğündeki askeri operasyonları desteklemek üzere asker ve ekipman gönderdi. Bugün geleneksel müttefikler, ABD’nin ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu kapasitelere sahip. Örneğin Japonya ve Güney Kore, dünyanın ikinci ve üçüncü büyük gemi inşa güçleri.

Mevcut ABD yönetimi, müttefiklerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu kabul etmek yerine, Amerikan liderliğini onlarca yıldır takip eden hükümetleri bedavacılar, baş belaları ve hatta engeller olarak görüyor. Başkan Trump yakın zamanda Güney Kore’yi eleştirdi ve Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’la sözde mükemmel ilişkisini övdü. Güney Kore ile Kuzey Kore’nin hâlâ teknik olarak savaş hâlinde olması ve Kuzey Kore’nin güneydeki komşusunu, hatta daha uzaktaki diğer ABD müttefiklerini yıkıma uğratabilecek nükleer silahlara sahip bulunması ise göz ardı ediliyor.

Bu sırada Avrupa’da ABD hükümeti, uzun süredir demokrasiyle yönetilen ülkelerden uzaklaşarak Vladimir Putin’in Rusya diktatörlüğüne yaklaşıyor. Trump Beyaz Saray’a döndüğünden bu yana Avrupa’ya sağlanan Amerikan güvenlik desteğini azalttı. Pentagon bu yılın başlarında Almanya’dan 5 bin askerin çekilmesi için planlarını açıkladı; yönetim ayrıca daha fazla kesintinin habercisi olan bir savunma duruşu incelemesi başlattı. ABD, Avrupa’nın savunulması sorumluluğunun giderek daha büyük bölümünü Avrupalılara devretme hedefini gizlemiyor. Avrupa liderleri bu adımları ciddiye alıyor ve ABD’ye daha az bağımlı olmak için planlar yapıyor. Almanya, ABD’nin Avrupa’dan çekilmesi hâlinde kıtanın nükleer caydırıcılığa sahip olabilmesi amacıyla Birleşik Krallık’ın nükleer silahlarını modernize etmesine yardımcı olup olmayacağını değerlendiriyor.

ABD, Kanada’yı bile kendisinden uzaklaştırmaya başladı. Trump, Kanada’yı 51. eyalet olarak ülkeye katma arzusundan düzenli olarak söz ediyor. Ayrıca kendi ifadesiyle Kanada ekonomisi için “yıkıcı” olacak bir ticaret savaşı başlattı. Amerikalılar artık geleneksel ittifakları, ABD’nin daha az, eski ortaklarının ise daha fazla sorumluluk üstlenmesi gereken sıfır toplamlı ilişkilere dönüştürmek isteyen bir başkanı iki kez seçti. Bu ülkelerin liderleri ve seçmenleri, Amerikalıların nelerden vazgeçtiğini bilmediği veya umursamadığı sonucuna makul biçimde varabilir.

Amerikalılar uzun süredir Kanada’yla barışçıl bütünleşmeden yararlanıyor. ABD, İran’la savaşa kısmen Avrupa’daki geniş üs ağı sayesinde girebildi. Uzun süredir devam eden ittifakların bozulması, Amerika’nın küresel konumu açısından yıkıcı olacak. Diğer ülkeler, Amerika’nın yeni ortaya çıkan zayıflıklarına şimdiden uyum sağlıyor.

Uzun süreli ABD ortakları olan Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan yakın zamanda kendi savunma anlaşmalarını imzaladı. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurmasıyla, su yolunun karşı kıyısında bulunan Umman, Tahran’la daha yakın iş birliğine doğru ilerliyor. Diğer Körfez ülkeleri de İran’a ulaşmaya çalışıyor. Güvenliğini onlarca yıl boyunca ABD’den büyük miktarlarda silah satın almaya ve ABD güçlerine ev sahipliği yapmaya dayandıran Suudi Arabistan bile, Trump’ın ülkenin fiili yöneticisine ABD’nin Husilerle savaşında Suudi Arabistan’a yardım etmeyeceğini söylemesinin ardından tercihlerini yeniden değerlendirmek zorunda.

Bu sırada Güney Kore Çin’le ilişkilerini geliştiriyor, Avrupa ülkeleri ise kıta çapında bir Avrupa savunma ittifakını giderek daha fazla değerlendiriyor. Bunların tümü, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin Amerika’nın kapasitesine ve niyetine duyduğu güveni kaybettiğine dair güçlü işaretler.

ABD açısından ne yazık ki yönetim, sorunları düzeltmekten çok gizlemeye odaklanmış görünüyor. Savaş Bakanlığı, Stars and Stripes’ın kilit çalışanlarını görevden uzaklaştırdı ve mühimmat kıtlığı ile diğer konulara ilişkin sızıntılar hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında Pentagon’daki bazı çalışanlardan yalan makinesi testine girmelerini talep etti.

ABD daha önceki iş yapma biçimine dönmeye çalışsa bile, son gelişmeler küresel erişiminin azalacağını gösteriyor. Dünyanın geri kalanının bu değişime nasıl uyum sağlayacağı ise söylemesi zor. Amerikan çağı, Çin’in hâkimiyetiyle yer değiştirmeyebilir; çünkü Çin’in de kendi sorunları var ve Hindistan gibi Asya’daki diğer ülkeler Çin’i dengeleyecek şekilde büyüyor. Kendi savunmalarını Amerikan korumasına güvenmek yerine daha titiz biçimde sağlayan demokratik ülkeler bundan yarar sağlayabilir. Dünya ayrıca savaşlar ve rekabetlerle dolu, son derece kaotik bir dönem yaşayabilir.

Tarihteki tüm önceki süper güçler eninde sonunda geriledi. Doğu Asya’nın dünya ekonomik üretiminin merkezi olarak yükselmesi, Amerikan nüfuzunu zaten azaltacaktı. Bir küresel çağdan diğerine geçiş, o anın içinde nadiren açık biçimde görülür. Dört buçuk yıl önce Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde, seri üretim insansız hava araçlarının potansiyeli henüz tam olarak anlaşılmamıştı. Daha bu yılın şubat ayında bile çok az sayıda uzman, 80 yılı aşkın süredir küresel bir dev olan ABD’nin İran tarafından bu denli hareket kabiliyeti kısıtlanmış bir hâle geleceğini öngörürdü. Ancak çatışma önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Amerikan çağı sona erdi. ABD’nin küresel hâkimiyeti, onu ortaya çıkaran güç kaynakları olmadan sürdürülemez.


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 17.09.2026 15:01 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/44763/amerikan-cagi-sona-erdi