PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
❝Güvenlikleri yeterince ciddi biçimde tehdit edildiğinde Washington’ın sonunda yardıma geleceğine inanılıyor. Ancak Washington gelmeyecek.❞

YDH ― Middle East Eye'da (MEE) yazan İran asıllı İsveçli dış politika analisti Trita Parsi, ABD'nin Ortadoğu'daki mevcut güvenlik düzeninin çöktüğünü ve Körfez ülkelerinin güvenliklerini Washington'a bağlamaya devam etmesinin giderek daha büyük risk taşıdığını savundu.
✱✱✱
Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS), Suudi Arabistan’ı savunması için bir kez daha ABD Başkanı Donald Trump’a güvendi. Trump ise onu bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı.
Geçen hafta Husilerin Yemen’in Kızıldeniz kıyısında ilerlemesinin ardından MbS, Trump’ı iki kez arayarak ABD’nin saldırı düzenlemesini istedi. Trump bu talebi reddetti ve bunun yerine istihbarat ile hedef belirleme desteği sunmayı teklif etti.
MbS’nin Trump’ın bu kez neden “evet” diyeceğini düşündüğünü anlamak güç. Çünkü daha önce de benzer bir durumla karşılaşmıştı.
Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Abkayk ve Hureys petrol tesislerine düzenlenen saldırıların ardından ABD, saldırılardan İran’ı sorumlu tuttu ve Trump’a Tahran’a misilleme yapması yönünde baskı yapıldı. Ancak Trump bunu reddetti ve gazetecilere, Suudi Arabistan’ı koruma sözü vermediğini açıkça söyledi.
Aradan yedi yıl geçmesine rağmen Riyad’da ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde aynı varsayım varlığını sürdürüyor: Güvenlikleri yeterince ciddi biçimde tehdit edildiğinde Washington’ın sonunda yardıma geleceğine inanılıyor. Ancak Washington gelmeyecek.
Bu varsayım yalnızca hatalı değil. ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik düzeni çöktü. Aksini varsaymak, bölgenin güvenliği açısından giderek daha büyük bir tehlike haline geliyor.
İran savaşı, bu düzenin ne güvenilir ne de etkili olduğunu ortaya koydu. KİK ülkelerindeki ABD üsleri, güvenlik kaynağı olmaktan çok güvensizlik kaynağı haline geldi. Bu üslerin İran’ın KİK ülkelerine karşı savaş başlatmasını engellemesi bekleniyordu. Ancak birçok KİK ülkesinin karşı çıkmasına rağmen savaşı başlatan taraf ABD’nin kendisi oldu. Savaş sırasında da bu üsler İran’ın saldırılarını engelleyemedi.
Aksine, üsler İran saldırıları için mıknatıs görevi gördü. Eski CIA Direktörü David Petraeus bugün, İran’ın bu üslere verdiği büyük çaplı hasar nedeniyle söz konusu üslerin “artık kullanılabilir olmadığını” kabul ediyor. ABD bu üsleri İran saldırılarından koruyamadı; dolayısıyla KİK ülkelerini de koruyamaz.
ABD’nin oluşturduğu güvenlik şemsiyesi yıllarca güvenlik sağladı. Ancak bu düzenin temelini oluşturan, İran’ın dışlanmasına ve çevrelenmesine dayalı sistem, bugün tanık olduğumuz yıkıcı savaşın önünü açtı. Bu sistemin oluşturduğu ve sürdürdüğü bloklaşma, Washington’ın bölgedeki ortakları için koruyucu bir kalkan olmaktan çok istikrarsızlık kaynağı haline geldi.
Ancak her kriz beraberinde fırsatlar da getirir. Eski düzenin çöküşü, bölgede yeni bir düzen kurmak için bir fırsat sunuyor. Bu düzen, kapsayıcı ve kolektif güvenliği merkeze almalı, bloklaşmayı reddetmeli ve dış güçlerin güvencesine değil, bölgesel güçlerin kendi sorumluluğuna dayanmalı.
Bu, ABD’nin bölgenin bir yarısını diğer yarısına karşı örgütlemeye çalıştığı bir sistemden uzaklaşarak, bölge ülkelerinin aralarındaki rekabeti yönetmek için kurumlar geliştirdiği bir sisteme geçilmesi anlamına geliyor.
İran savaşı, Ortadoğu’da geriye yalnızca acı ve yıkım bırakan bir başka yıkıcı çatışmaya dönüşebilir ya da bir dönüm noktası haline gelebilir.
İran kalıcı olarak dışlanamaz. İsrail, Filistin’deki hukuka aykırı işgale son vermesi halinde bu düzenin içinde yer alabilmelidir. KİK ülkeleri de Washington’a kalıcı olarak bağımlı kalamaz.
Türkiye, Pakistan ve Irak çevre ülkeler olarak görülemez. Daha küçük devletlerin de doğru dış güce yanaşarak ayakta kalmaları veya gelişmeleri beklenemez.
Quincy Enstitüsü’nün Better Order Project tarafından geliştirilen modelin temel varsayımı da bu: Bölgenin başarısız olan caydırıcılık, ittifaklar ve dış müdahale sisteminin yerine kapsayıcı bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturmak.
İran, Türkiye, Irak ve diğer Arap ülkeleri de dahil olmak üzere bölgenin bütün büyük ülkeleri, kaçınılmaz rekabetleri ortadan kaldırmak yerine yönetmek üzere tasarlanmış kalıcı bir kuruma katılacak. Bu kurum; kriz iletişimi ve çatışmasızlık, çatışmaların önlenmesi ve arabuluculuk, silahların kontrolü ve güven artırıcı önlemlerin yanı sıra su, iklim ve ekonomik kalkınma gibi ortak sorunlarda iş birliği için mekanizmalar oluşturacak.
Bölge ülkeleri, bölgesel güvenlik konusunda temel sorumluluğu üstlenecek. ABD ise diplomatik ve ekonomik destek sağlayan, ayrıca ortaklaşa kararlaştırılması halinde güvenlik desteği sunan önemli bir dış ortak olmaya devam edecek; ancak bölgenin kalıcı askeri güvencesini sağlayan ülke konumunda olmayacak.
En önemlisi, bu mimari Körfez’deki durumu İsrail-Filistin çatışmasından ayrı ele almayacak. İsrail-Filistin çatışmasını çözümsüz bırakan yeni bir Körfez güvenlik düzeni, bölgedeki bir başka istikrarsızlık kaynağını yeniden üretmekten öteye geçemez.
Bu nedenle ideal model, İsrail’in bu düzene katılımının kapısının her zaman açık olmasını, ancak bunun karşılığında 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletinin kurulmasını öngörüyor.
Bu yaklaşım, İsrail’in Filistin topraklarındaki sonuçsuz ve hukuka aykırı işgalinden vazgeçmesi için şimdiye kadarki en güçlü teşviki oluşturabilir. Karşılığında tanıma sunan 2002 Arap Barış Girişimi veya normalleşme karşılığında normalleşme sunan İbrahim Anlaşmaları’nın aksine Better Order önerisi, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma haklarının güvence altına alınması koşuluyla İsrail’e bölgenin güvenlik mimarisine entegre olma imkânı sunuyor.
Bu aynı zamanda, halkının uzun süredir askerlerin Ortadoğu’dan çekilmesini desteklediği ve ABD kaynaklarının ülke içinde kullanılmak yerine bölgeye harcanmasına yönelik yaygın tepkinin bulunduğu ABD açısından da kazanım sağlayabilir.
ABD, onlarca yıldır üstlendiği askeri yükü önemli ölçüde azaltırken diplomatik, ekonomik ve stratejik açıdan bölgeyle güçlü biçimde ilişkilenmeye devam edebilir. Bölge ülkeleri kendi güvenlikleri konusunda daha fazla sorumluluk üstlenir, ancak bunu bir silahlanma yarışı veya rakip bloklar üzerinden değil, kolektif biçimde gerçekleştirir.
Ortadoğu’nun mevcut durumu göz önüne alındığında bu fikirler naif görünebilir. Ancak insanlığın en karanlık dönemlerinden bazılarının küllerinden, güvenlik ve istikrara yönelik vizyoner yollar ortaya çıktı.
Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın ardından kuruldu ve yüzyıllardır süren Fransız-Alman rekabetini ortak bir Avrupa projesinin temeline dönüştürdü. Helsinki süreci ise Avrupa’nın nükleer silahlara sahip hasım güçler arasında bölündüğü Soğuk Savaş’ın en yoğun döneminde ortaya çıktı. Buna rağmen bu süreç, söz konusu rekabeti yönetmek için kurallar ve kurumlar oluşturdu.
İran savaşı, Ortadoğu’da geriye yalnızca acı ve yıkım bırakan bir başka yıkıcı çatışmaya dönüşebilir. Ya da bölgeyi daha barışçıl ve istikrarlı bir yola sokacak bir dönüm noktasına dönüştürülebilir.
Bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Bunun gerçekleşmesi ancak bölge liderlerinin geleceğin çözümünü, yanılsamadan ibaret bir Amerikan kurtarıcısına açılacak telefonlarda değil, kendi ülkelerinde görmesiyle mümkün olacak.