PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
“Asıl gayemiz, onun bizim zihnimize sızdığında eriştiği o karanlık noktaya bizim de ulaşabilmemizdir; içimize işlediği gibi biz de onun içine işleyelim.”

YDH ― El-Ahbar gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim el-Emin, İsrail işgal varlığının, Hizbullah ve Filistin direnişine karşı yıllar içinde geliştirdiği sızma, istihbarat ve hedefli suikast kapasitesini Hizbullah Genel Sekreteri Şehid Seyyid Hasan Nasrallah'ın şehadeti ve çağrı cihazı operasyonu üzerinden ele alıyor; el-Emin, Seyyid Nasrallah'ın şehadeti sonrasında “intikam” fikrini basit bir misilleme olarak değil, düşmanın içine nüfuz etmeyi ve yeni bir stratejik/istihbari mücadele biçimi geliştirmeyi gerektiren kapsamlı bir direniş anlayışı olarak ortaya koyuyor.
✱✱✱
Etkisi bir el bombasına eşdeğer olan birkaç gramlık bir maddeyi muhafaza etmek için, kâğıt inceliğinde küçücük bir şerit yeterliydi. Bu ölümcül madde, çağrı cihazının pil bileşenlerinin arasına sinsice sızdırılmıştı.
Üstelik söz konusu malzeme İsrail'de değil, bizzat ABD ordusuna ait Amerikan topraklarındaki bir tesiste üretilmişti. Başlangıçta yürütülen sayısız test aslında çağrı cihazının kendisinden ziyade, Filistin de dâhil olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında çoktan sınanmış yöntemlerin provası niteliğindeydi.
Yahya Ayyaş’ın nasıl bir suikasta kurban gittiğini anımsıyor musunuz? Kurnazlık, dünya sahnesindeki hiçbir istihbarat teşkilatı için yabancı bir mefhum değildir; tam aksine, bu kurumların doğasında var olan, yapısal ve asli bir unsurdur.
Fakat söz konusu İsrail olduğunda, bu kurnazlık hiçbir sınır tanımaz. Ne bir tabu, ne bir hudut, ne de bir dur noktası vardır. Nitekim düşman istihbaratı Lübnan'da o büyük maceraya atılmaya karar verdiğinde, niyeti kesinlikle oyun oynamak değildi. Elindeki en kıymetli kozu çekinmeden tehlikeye atıyordu.
İlerleyen yıllarda Mossad'ın başındaki isim olarak tanıyacağımız Yossi Cohen, yeni görevine Meir Dagan ile omuz omuza başlamıştı.
Dagan, yalnızca teşkilat tarihinin en acımasız ve kurnaz liderlerinden biri değil; aynı zamanda Hizbullah'a karşı "sınırsız cezalandırma" ilkesiyle yürütülen o merkezi planların da bizzat mimarıydı.
2000 yılındaki kurtuluşun ardından Dagan özel bir programı devreye soktu; ne var ki 11 Eylül 2001 saldırılarının peşi sıra gelişen koşullar, ona beklediği tüm kapıları bir anda ardına kadar açıverdi.
Tüm dünya, ABD'nin verdiği kayıpların intikamını almak üzere başlattığı küresel güvenlik operasyonlarının bir odak noktası hâline gelmişti.
Fırsatları kendi lehine çevirme konusunda usta olan İsrail, New York saldırılarının ardından Hizbullah ile el-Kaide arasında bir işbirliği olduğu yönündeki haberleri kendi çıkarları adına büyük bir memnuniyetle karşıladı.
Ancak Dagan'ın o dönemdeki asıl maksadı farklı gruplar arasında derin çatlaklar yaratmaktı; tek gayesi, geçmişteki yenilginin intikamını almak uğruna ne gerekiyorsa yapma meşruiyetini mutlak surette kendi elinde tuttuğundan emin olmaktı.
Ardından Dagan, Yossi Cohen’i Lübnan’a yolladı; öyle ki bu isim ülkemize defalarca girip çıktı. Ülkeye nasıl sızdığı, nerede konakladığı yahut kimlerle temas kurduğu teferruattan ibaretti; zira o, Hizbullah’a yönelik "ajan sızdırma planını" daha evvel bizzat yönetmişti. Hedefine ulaşmak uğruna adım atmadığı ülke kalmamıştı.
Asıl görev; direnişin tepe kadrosuna, bilhassa Seyyid Hasan Nasrallah’a ve Cihad Konseyi’nin gerek kamuoyunca tanınan gerekse de mutlak gizlilik içinde faaliyet gösteren tüm üyelerine ulaşmaktı.
Üstelik ellerindeki liste bununla da sınırlı değildi; İsrail'in hedefinde, Lübnan’daki direnişin askeri kapasitesini geliştirenler ile Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’teki Filistinlilere “uzmanlık ve tecrübe aktarmakla” görevlendirilenlere dair toplanan tüm istihbarat da yer alıyordu.
Düşman, Lübnan direnişine karşı yürüttüğü savaşı işte tam da bu zihniyetle şekillendirdi.
Şu veya bu operasyonun hangi tarihte yapılacağına karar verdiklerini ya da belli bir hedefe nasıl ulaştıklarını gün gün araştırmanın artık hiçbir anlamı yoktu.
Asıl mesele; planlama aşamasından takibe ve eyleme kadar, attıkları her adımı besleyen o kararlılık ruhuydu.
İşte tam da bu atmosferde, Seyyid Hasan’ın İsrail’i tehdit eden muazzam bir güce dönüştüğü anlaşıldı.
Düşmanın gözünde o, sadece geniş yetkilerle donatılmış bir Genel Sekreter olmanın çok ötesine geçmiş; İsrail’e karşı yürütülen küresel çaptaki direniş faaliyetlerini kanatları altına alan bir şemsiyeye dönüşmüştü.
Düşmanın yegâne gayesi onun izlediği yolu çözmekti; bunu başardıklarında ise her şeyi elleriyle koymuş gibi buldular: yöntemler, adresler, düşünce yapıları, kilit isimler ve operasyonel mekanizmalar...
Artık düşman, eylem aşamasına geçebilecek kıvama gelmişti. Bu plan, her şeyden evvel onu tamamen izole etmeyi, bir toplantı odasında tek başına kendi kendine konuşmaya mahkûm bırakmayı şart koşuyordu.
Düşman; Seyyid’in ve yakın ekibinin en çetrefilli özelliklerini dahi deşifre edecek bir noktaya varmıştı.
Düşmanın tam olarak ne kadar bilgiye sahip olduğunun detaylarına burada uzun uzadıya girmeye lüzum yok. Her şeyi bildiklerini iddia etmiyorlardı belki; ancak örgütün iç işleyişine dair de asla cahil değillerdi.
Gelinen noktada, o nihai hükmü vermelerini sağlayacak kritik bir bilgi eşiğine ulaşmışlardı: Bu adam öldürülmeliydi!
Seyyid Hasan'ın şehadetinin üzerinden iki yıl geçti ve insanlar bu ağır şoku kolay kolay atlatamayacak. Ancak mesele, yalnızca kayıplar karşısında yorgun düşmekten ibaret değil.
Direnişçiler yitirmeye çoktan alıştı; onlar, zihinlerinde ve kalplerinde kaybı bir lanet olmaktan çıkarıp bir lütfa, müminlerin gıpta ettiği bir mertebeye dönüştüren destanlar taşıyor.
Ne var ki, düşmanın kendi fıtratı gereği bugün varlığından en çok emin olduğu o temel düşünce, intikam ve misilleme arzusudur.
Eğer tüm cephelerde süregelen bu amansız savaşın gayesi, karşı tarafa bir an olsun nefes aldırmamak, dinlenmelerine ve ufukta neyin beklediğini düşünmelerine mani olmaksa; İsrail, bu savaşın bitmediğinin ve asla bitmeyeceğinin son derece farkında.
Aksa Tufanı'nın ardından çıkarılan dersler, bize bir arada yaşamanın kati surette imkânsız olduğu bir düşmanla karşı karşıya kaldığımızı haykırıyor.
Üstelik düşman liderlerinin ve tabanının inandığı şu gerçek çok doğru: Burada barınamazlar; ne bir devlet, ne kurumlar, ne de bu halkın içinde bir varlık olarak tutunabilirler.
Burada idrak etmemiz gereken en mühim husus, intikam fikrinin kabilevi bir kan davası yahut basit bir misilleme eylemi olmadığıdır.
Aksine bu, haklılığına sarsılmaz bir inançla bağlanan ve mümkün olan en kusursuz neticeyi elde etmek için çelik gibi bir irade talep eden, son derece kapsamlı bir misyondur.
Dahası, Siyonistlerin aklını gölgede bırakacak üstün bir zekâ ve stratejik derinlik gerektirir. Ve her şeyden önemlisi, yolunu yepyeni bir kuşakta, “Tufan Nesli”nde bulacak tükenmez bir azim ister.
Düşmanla yüzleşmeden önce, yüzleştikten sonra yahut bizzat o çarpışmanın tam ortasında şunu keşfedeceğiz: Bu devletin, hükümetin, halkın ve kurumların hak ettikleri o adil cezaya çarptırılmaları sıradan bir süreç olmayacak; bilakis, tarihin adalete giden en berrak yol olarak kaydedeceği, asırlar boyu yankılanacak görkemli bir hadise olacaktır...
Düşmanla mücadele etmenin pek çok yolu olduğu artık gün gibi aşikâr; fakat bugün Lübnan ve Filistin direnişinin asıl ihtiyacı olan şey bambaşka bir eylem biçimidir.
Düşmanın o en gaddar, en can yakıcı hamlelerine ayna tutan; onun cemiyetine, varlığına dair her bir hücreyi derinlemesine tanıyan; kâğıttan inşa edilmiş evinin odalarında pervasızca dolaşıp doğrudan zihnine sızan bir eylem...
Amacımız, onu bir arada tutan ve güçlü kılan doktrinin şifrelerini çözmek değil elbette; zira bu beyhude bir çabadır.
Asıl gayemiz, onun bizim zihnimize sızdığında eriştiği o karanlık noktaya bizim de ulaşabilmemizdir; öyle ki düşman, sadece dudaklarımızdan dökülenleri bilmekle kalmasın; gündemimizde, operasyonel mekanizmalarımızda ve hatta araç seçimlerimizde adeta bir paydaş haline gelsin, içimize işlediği gibi biz de onun içine işleyelim.
İşte ancak o zaman, tek bir sayfaya sığdırılmış cılız bir metin değil; koca bir tarih kitabı kalınlığında, yeryüzünde adalet arayan her bir vicdanın hakkı olan o soylu eylemlerin nakşedildiği muazzam bir sicile sahip olacağız.
Ve sadece o gün geldiğinde Seyyid Hasan'ın kabri başında öylece durmaya hakkımız olacak; yalnızca bir Fatiha okuyup gözyaşı dökmek için değil, direnişin haklılığına ve zafere ulaşma kudretine bizzat şahitlik etmiş o büyük komutanın aziz hatırası önünde, gerçek ve onurlu bir saygı duruşunda bulunmak için!