Teslimiyet çağında direniş: Nasrallah’ın dünya devrimindeki yeri Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
LÜBNAN DOSYASI
26 Eylul 2026 · 15:37

Teslimiyet çağında direniş: Nasrallah’ın dünya devrimindeki yeri

Lübnan Direnişi’nin 2000’deki zaferi, Amerikan hâkimiyetine teslimiyeti kaçınılmaz gören anlayışa meydan okurken Bint Cübeyl’den yükselen çağrı Filistin’e ve Küresel Güney’e ulaştı.

YDH- Seyf Dağna, Haiti’den Vietnam’a uzanan devrimci kırılmaların kapitalizmin merkezinde değil, Küresel Güney’de doğduğunu hatırlatarak Hasan Nasrallah’ın önderliğindeki Lübnan Direnişi’ni bu tarihin devamı olarak yorumluyor. Ona göre 2000’deki kurtuluş, Soğuk Savaş sonrası Amerikan hâkimiyetine teslimiyetin kaçınılmaz olduğu düşüncesini çürüttü; Bint Cübeyl konuşması Filistin’e ve Küresel Güney halklarına bir direniş manifestosu sundu. 2006 savaşı ise Hizbullah’ın yalnızca İsrail’le değil, onu destekleyen uluslararası düzenle de karşı karşıya olduğunu gösterdi. Dağna, Nasrallah’ın askerî mücadeleyi siyasal örgütlenme, toplumsal dayanışma ve kültürle birleştiren bir direniş anlayışı geliştirdiğini; “Doğu’ya yönelme” çağrısının da ekonomik bağımsızlığı bu anlayışın parçası hâline getirdiğini vurguluyor.

“Tarih sahnesinde bu esmer devrimciden daha büyük bir yeteneğe sahip tek bir kişi bile görülmemiştir.”

C. L. R. James’in Toussaint Louverture hakkında sözleri (Siyah Jakobenler)

Bundan iki yüz otuz beş yıl önce, tam da bugünlerde, 14 Ağustos 1791 akşamı Haiti devrimcilerinin o dönemki önderi Dutty Boukman, tarihçilerin son derece fırtınalı diye nitelediği bir gecede, yollarını aydınlatmak için meşaleler taşıyarak “Timsahlar Ormanı”na kendisiyle buluşmaya gelen devrim önderlerine son talimatlarını verdi. Bir hafta sonra, 22 Ağustos’ta devrim, Cap-Haïtien kentini çevreleyen kuzey ovalarından başladı. O gün devrimciler 1200’den fazla plantasyonu ateşe verdi ve binden fazla beyaz yerleşimciyi öldürdü. Böylece “kentin kuzey kesiminin tamamı harabeye döndü. Ufuk baştanbaşa devasa bir ateş duvarıydı; bu duvardan durmadan yükselen yoğun, kara duman yüzünden kent halkı üç hafta boyunca geceyi gündüzden ayırt edemedi. Yanan şeker kamışlarının samanıysa kar taneleri gibi yağarak kenti ve limanı kaplıyor, ikisini de bütünüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyordu.”

O geceden on iki yıl ve çok kanlı birkaç mücadele evresi sonra; devrimin ilk önderi Dutty Boukman Kasım 1791’de, onun büyük halefi Toussaint Louverture ise Fransız esaretinde 7 Nisan 1803’te öldürülürken, Haiti devrimcileri Amerika’yı, Fransa’yı, İspanya’yı ve İngiltere’yi; onların kalabalık ordularını, muazzam servetlerini ve gelişmiş silahlarını yenilgiye uğrattı. Devrimin son evresine önderlik eden Jean-Jacques Dessalines, 1 Ocak 1804’te Haiti’nin bağımsızlığını ilan etti.

Bundan yüz yirmi altı yıl sonra ya da yaklaşık yüz on yıl önce, tam olarak 6 Kasım 1917 akşamı saat 21.45’te —Jülyen takvimine göre 25 Ekim’de— Rusya’nın Petersburg kentinden geçen Neva Nehri kıyısında demirli Aurora kruvazörü, havaya gürültülü bir top atışı yaptı. Bu, Bolşevik ordusuna ve destekçilerine Kışlık Saray’a saldırma emri veren işaretti. Çok geçmeden Kızıl Ordu birlikleri bir kasırga gibi Kışlık Saray’a giriyor, tarih de dünyayı değiştirecek yeni bir döneme adım atıyordu.

Ardından büyük tarihsel olaylar, görkemli ve sıra dışı sahneler peş peşe geldi. O geceden otuz dokuz yıl, 1952 Temmuz Devrimi’nden ise dört yıl üç gün sonra, tam olarak 26 Temmuz 1956 akşamı saat 20.30’da Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, İskenderiye’deki Menşiye Meydanı’ndan Süveyş Kanalı’nın millileştirildiğini ilan etti. Bu ilan, Arap topluluğu ve ümmeti fikrinin, Batılı sömürgeci hâkimiyet stratejisine karşı duran muazzam bir tarihsel güce dönüşeceğinin habercisiydi. Bundan on dokuz yıl sonra, 29 Nisan 1975’te Vietnamlı General Van Tien Dung, Vietnam Halk Ordusu’na “Ho Chi Minh Harekâtı”nı başlatma ve Saygon’u kurtarma emrini verdi.

Yalnızca iki gün sonra, 1 Mayıs’ta dünya, Halk Ordusu tanklarının başkanlık sarayına girişini şaşkınlık içinde izliyordu. Bu, tarihin en güçlü imparatorluğunun yenilgisinin çarpıcı ilanıydı. Saygon’un kurtuluşundan üç yıl dokuz ay sonra, 1 Şubat 1979’da, Ocak 1978’den beri Şah rejimine karşı ayaklanan milyonlarca İranlı, sürgünden zaferle dönen İmam Humeyni’yi karşıladı. İki ay sonra, 1 Nisan 1979’da İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edildi.

25 Mayıs 2000’de, Saygon’un kurtuluşundan tam yirmi beş yıl yirmi beş gün, İmam Humeyni’nin dönüşünden de yirmi bir yıl üç ay sonra, kargaşa içindeki geri çekiliş ve aşağılayıcı yenilginin akıl almaz manzarasının sonunda, Benny Gantz adlı yenilmiş, ruhen çökmüş bir Siyonist subay, Güney Lübnan’daki Fatıma Kapısı’nı kapattı. O ve hükümeti, demir bir kapının Arap-Siyonist çatışması tarihindeki bu ilk acı yenilginin etkilerini durdurabileceğini sanıyordu. Fakat etkiler büyüyecek; bu dönüm noktası, tarihi, zamanlaması, anlamı ve önderiyle, kendinden önceki sıra dışı örnekler arasında dahi sıra dışı bir örnek olacaktı. Göreceğiz.

Dikkat çekici olan, bütün bu tarihsel olayların ve Latin Amerika, Afrika ile Asya’daki benzer pek çok olayın, başlaması ve gerçekleşmesi gerektiği düşünülen ya da beklendiği yerden çıkmamış, orada yaşanmamış olmasıdır. Pek çok kişiye göre kapitalist dünyanın merkezi, dünyayı değiştirecek ve özgürleştirecek tarihsel gücün oluşması gereken doğal, varsayılan ve beklenen yerdi. Çünkü fabrikalar, sermaye ve teknoloji dünya kapitalizminin merkez ülkelerinde yoğunlaşmış; modern toplumsal sınıflar orada oluşmuş; sermaye ile emek arasındaki temel tarihsel çelişki de en açık ve olgun biçimiyle yine orada ortaya çıkmıştı. Ne var ki geçmiş yüzyılların, özellikle yirminci yüzyılın ve yirmi birinci yüzyılın bugüne kadar geçen bölümünün tarihi bambaşka bir hikâye anlatıyor. Bütün bu görkemli, şaşırtıcı sahneleri ve dünyanın gündemini belirleyen diğer gerçek devrimci olayları birleştiren şey, Avrupa’da ya da Amerika Birleşik Devletleri’nde değil; çevrede, kıyıda, Küresel Güney’de yaşanmış olmalarıdır.

Bu anlatıda büyük bir paradoks gibi görünen şey, özünde, tarihsel eyleme önderlik etme girişiminin nesnel olarak dünya sisteminin çelişkilerinin en keskin biçimde yoğunlaştığı yerlere, yani Küresel Güney’e geçmesine yol açan çıkarlar yapısının ifadesidir. Böylece boyun eğdirilmiş yerler, mücadele ve direniş alanlarına dönüştü. Enver Abdülmelik’in Batı proletaryasını dünya çapındaki devrimci değişimin taşıyıcısı olarak gören anlayışa karşı çıkmasının ve kapitalist hâkimiyetin kırılmasını ulusal kurtuluşla toplumsal devrimleri birleştiren karşıt bir cephenin oluşumuna bağlamasının nedeni tam da buydu. Frantz Fanon da Yeryüzünün Lanetlileri’nde, Amílcar Cabral da Kurtuluş Hareketleri ve Kültür’de aynı doğrultuda savlar ileri sürdü.

Mayıs konuşması: Küresel Güney’in manifestosu

26 Mayıs 2000’de Seyyid Şehit Hasan Nasrallah, tarihsel zafer konuşmasının sonunda Filistinlilere, Araplara ve Müslümanlara seslendi. Lübnan’daki İslami direniş deneyiminden çıkarılacak bazı dersleri özetledi ve zaferi, Arap ve Müslüman halkların, özellikle de Filistin halkının kendi yolunu çizerken esinlenebileceği bir örnek olarak sundu:

“Bu zaferi işgal altındaki Filistin’de yaşayan mazlum halkımıza, Arap ve İslam ümmetimizin halklarına armağan ediyoruz. Buradan, özgürleştirilmiş Bint Cübeyl’den, Filistin’in mazlum, eziyet görmüş ve baskı altındaki halkına sesleniyorum. Ey Filistin’deki halkımız: Kaderiniz kendi ellerinizde... Ey Filistin halkı, özgürlüğe giden yolunuz direnişin ve intifadanın yoludur; ciddi direnişin ve gerçek intifadanın yolu. Oslo çerçevesinde bir intifada değil, Stockholm’de taviz veren müzakerecinin hizmetindeki bir intifada değil... Bu seçkin Lübnan örneğini Filistin’deki halkımıza sunuyoruz.”

Bu konuşmayı izleyenlere ya da okuyanlara, zafer kazanmış Seyyid Şehit’in, Filistin yönetimiyle bazı Arap rejimlerinin müzakere seçeneklerine karşı kesin bir tarihsel kanıt ortaya koyduğu görünebilir. Nitekim bu seçeneklerin izlediği yolun, tam da kurtuluşun arifesinde, Filistin davasını ve Arap davalarını daha geniş bölgesel ve uluslararası düzenlemelere uygun biçimde tasfiye etmek üzere kurulduğu ve tasarlandığı anlaşılmıştı. Ancak direnişi o koşulların en ağır döneminde Mayıs zaferine taşıyan Seyyid Şehit’in konuşmasının anlamı bunun çok ötesine uzanıyordu. Seyyid, Küresel Güney’in bütün halklarına ve devrimcilerine de sesleniyor, onlara da bir kanıt sunuyordu. Çünkü Oslo Anlaşması ve Filistin yönetimiyle bazı Arap devletlerinin seçtiği müzakere yolu, yalnızca Filistin’in yerel koşullarının, hatta yalnızca Arap ve bölge koşullarının sonucu değildi. Bunlar aynı zamanda ve belki daha da önemlisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra şekillenen uluslararası yapıyla ve küresel güç dengesinin Amerika Birleşik Devletleri ile Batı kampı lehine bozulmasıyla bağlantılıydı.

Lübnan’daki İslami Direniş’in o dönemde Şehit Nasrallah önderliğinde temsil ettiği deneyimin özgünlüğünü anlamak için onu Oslo Anlaşması arifesindeki tarihsel an içinde kavramak gerekir. O sırada dünya, Lübnan’daki İslami Direniş’in Arap bölgesindeki tek istisnayı oluşturması dışında, Arap dünyasının ve dünyanın neredeyse mutlak bir teslimiyet ve boyun eğiş hâline yaklaştığı bir durumdaydı. Seksenli yılların sonunda ve doksanlı yılların başında dünya, iki kutuplu uluslararası sistemin sona ermesiyle uluslararası yapının stratejik olarak yeniden şekillenmesine yol açan büyük dönüşümlere tanık oldu. Haziran 1989’da Polonya, Doğu Avrupa’da ve Varşova Paktı içinde çöken ve karşıt kapitalist kampa bütünüyle geçen ilk ülke oldu; üç ay sonra onu Macaristan izledi.

Varşova Paktı’nın geri kalan domino taşları devrilip pakt Temmuz 1991’de resmen dağıtılmadan önce Berlin ve duvarı yıkıldı; bu, sosyalist kampın sonunun simgesel olayıydı. 26 Aralık 1991’de Sovyetler Yüksek Konseyi son toplantısını yaptı ve on beş devlete bölünen Sovyetler Birliği’nin resmen ve kesin olarak dağıldığını ilan etti. Böylece bütün bir tarihsel dönem sona erdi. Dünyanın her köşesini etkileyecek temel sonuç, uluslararası sistemin iki kutupluluğun sağladığı göreli denge durumundan mutlak Amerikan hâkimiyetine geçmesiydi.

Arap dünyasında ve bölgede de dönüşümler daha az derin değildi; tersine, uluslararası gerçekliğin yansımasıydı. 17 Ocak 1991 sabahı, tam da Körfez’deki Arap topraklarından hareketle ve Arap ordularının katılımıyla Amerika’nın Irak’a karşı savaşı başladı. Savaş, en önemli Arap ve bölgesel güçlerden birinin tasfiyesiyle ve bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesiyle sonuçlandı.

Siyonist oluşumun hamisi Amerika’da ise zafer sarhoşluğunu, Francis Fukuyama’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından ortaya attığı tezde ifadesini bulan “tarihin sonu” anlatısından daha iyi yansıtan bir şey yoktu. Tarih, Fukuyama’nın saçmalıklarında söylendiği gibi sona ermez; zaten belirli bir noktada sona ermesi de mümkün değildir. Yine de Fukuyama’nın savı, Batı modelinin nihai, kesin ve mutlak bir zafer kazandığına, büyük ideolojik ve siyasal alternatiflerin ise ona rakip bir dünya modeli sunamayacağına ilişkin o dönemin hâkim düşünsel ve siyasal havasını yansıtıyordu. Tarihin sonu ideolojisi, Batı’nın siyasal, ekonomik ve bilgi alanındaki mutlak hâkimiyetinin pekiştirildiği daha geniş bir dönemin parçasıydı. Aynı zamanda bilgiyi siyasal, hatta tarihsel içeriğinden bütünüyle boşaltma ve dünya halklarının, özellikle de ezilen Küresel Güney halklarının sesini tümüyle susturma çabasının parçasıydı. Böylece doksanlı yılların başında uluslararası sistem, Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklerinin önderlik ettiği, siyasal, ekonomik ve kültürel bakımdan tek bir dünya modelini yerleştirmeye yönelmiş görünüyordu.

Dünyanın görünümü, Amerikan hâkimiyetine karşı küresel ölçekte tam bir teslimiyet ve boyun eğiş izlenimi veriyordu. Öyle ki bu düzenlemelere direnme ve onları reddetme düşüncesi bile delilik ve intihar gibi görünüyor, direnişin zafer kazanması için bir mucize gerekiyordu. Küba, Çin ve Kuzey Kore dışında, kapitalist hâkimiyete karşı duran ittifaktan geriye yalnızca, zamanla neoliberal reform programlarını benimseyecek Vietnam ile Laos kalmıştı. Hâkimiyete direnmeye devam etme kararlılığını açıkça dile getirenlerse yalnızca kapitalizme boyun eğmeyi Küba’nın bağımsızlığından ve devriminin hedeflerinden vazgeçmek olarak gören Kübalı lider Fidel Castro ile, 16 Şubat 1992’de genel sekreterliği ve direnişin önderliğini yeni üstlenmişken “Bu yolu sürdüreceğiz” diyen Seyyid Şehit Hasan Nasrallah’tı.

Mayıs 2000’de, Temmuz’da ve destek savaşında zafer kazanan, Ali Tahir’de direnen ve bugüne kadar süren direnişin öğretisi hâline gelen Seyyid Şehit’in “Bu yolu sürdüreceğiz” sözünün anlamını daha derinden kavramak için bu sözü kendi tarihsel bağlamında da anlamak gerekir. Seyyid Şehit, Hizbullah’ın genel sekreterliğini ve direnişin önderliğini, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Küresel Güney’de kendisinden önce gelen kurtuluş hareketi önderlerinin yaşadığı gibi, Arap dünyasında ve dünyada devrimci yükselişin yaşandığı bir anda devralmadı. O dönemin uluslararası koşulları, özellikle de iki kutuplu yapı, ulusal kurtuluş hareketlerine, direnişe ve onların önderlerine çok geniş manevra alanları sağlamıştı. Ayrıca onlara, dünya çapında askerî bir ittifaka (Varşova Paktı) ve ekonomik bir ittifaka (COMECON) önderlik eden bir büyük gücün oluşturduğu uluslararası dayanağı sunmuştu. Oysa Seyyid Şehit yalnızca en ağır yerel, bölgesel ve uluslararası koşullarla yüzleşmek zorunda kalmadı; aynı zamanda, dünya, Arap ve hatta Filistin düzeyinde kapsamlı bir devrimci gerilemenin ve genel bir teslimiyetin yaşandığı, önceki kurtuluş hareketlerinin yararlanabildiği uluslararası siyasal dayanakların daraldığı ve Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki tek kutuplu uluslararası sistemin yerleştiği bir dönemde direnişe önderlik edip daha önce görülmemiş başarılar elde etmek zorunda kaldı.

Bu nedenle Mayıs 2000 zaferine yalnızca büyük ve şaşırtıcı bir askerî başarı olarak bakılamaz; gerçi bir yönüyle öyleydi. Lübnan ve Araplar için benzeri görülmemiş bir zafer olarak da görülemez yalnızca; gerçi bir yönüyle bu da doğruydu. Zaferi yerel, bölgesel ve küresel tarihsel bağlamı içinde anlamak, onun doksanlı yılların başından beri dünya çapında yayılıp kökleşen bir varsayıma ve tarihsel gidişata fiilî ve somut, hatta o sıradaki tek meydan okuma olduğunu görmek demektir. Bu varsayıma göre ulusal kurtuluş ve direniş hareketlerinin çağı sonsuza dek kapanmıştı; yeni dönemde mümkün olan tek yol, yeni uluslararası sistemin çatısı altında, onun gerekleri ve çıkarları doğrultusunda siyasal uzlaşmalara gitmek ya da bütün uluslararası düzenin şiddetiyle karşılaşmaktı.

Dolayısıyla Şehit Nasrallah’ın Bint Cübeyl’deki konuşması, işgal altındaki bir toprağı özgürleştiren ilk Lübnanlı, Arap ve Müslüman önderin Güney Lübnan’ın kurtuluşunu kutlamasından ibaret değildi; gerçi bir yönüyle buydu. Filistinlileri, Arapları ve Müslümanları direniş seçeneğini benimsemeye çağırmasından da ibaret değildi; gerçi Filistin’in Arap ve İslam meselesi ile dünya devrimi açısından merkezî yerini herkesten iyi kavramış sıra dışı bir Arap önderin çağrısı olarak bir yönüyle buydu da. Konuşma, yapısı ve daha geniş bağlamı içinde, tek kutupluluk çağında direnişin anlamına ilişkin insani ve evrensel bir tasavvur da taşıyordu.

Tam o anda, Bint Cübeyl’de, Seyyid Şehit yalnızca eşi görülmemiş bir Lübnanlı komutan ya da sıra dışı bir Arap veya Müslüman lider olmaktan çıktı; enternasyonalist bir önder hâline geldi. Mayıs konuşması da Küresel Güney’deki direnişin ve dünya devriminin manifestosu oldu. Önceki uluslararası sistemin bütünüyle çözülmesinin tamamlanmasından ve tek kutuplu sistemin yerleşmesinden iki ay bile geçmeden, Şubat 1992’de Hizbullah’ın genel sekreterliğini üstlendiği andan itibaren Seyyid Şehit’in söylemi ve pratiği ile yalnızca sekiz yıl sonra Lübnan’daki İslami Direniş modelinin zaferi, Küresel Güney halklarının Soğuk Savaş sonrasında oluşan uluslararası sistemdeki yeri ve eylem ile direniş imkânları üzerine tartışmayı yeniden, ardına kadar açtı.

Küresel Güney halklarının önündeki seçenekler, mevcut dünya düzenine uyum sağlamak ve köleliği kabullenmeye yaklaşan şartlarını yerine getirmekle mi sınırlıdır? Yoksa direniş ve fedakârlık yoluyla alternatif ve karşıt yollar kurabilirler mi? Bu sorunun yanıtına ilişkin bazı izleri, yalnızca Mayıs zaferinin temelini attığı ve Filistin direnişi için bölgesel bir alan ve dayanak oluşturduğu karşıt bölgesel hatta görmek mümkündür. Küresel Güney manifestosunun ve Nasrallah mucizesinin Filistin’deki ilk yankısı da buydu: Dört ay sonra Aksa İntifadası’yla başladı ve onun Tufan’ına dönüştü.

Temmuz Savaşı: Sisteme karşı duruş

Ardından Temmuz 2006 geldi ve benzer savaşlardan çok daha fazlasını açığa çıkaran çatışma yaşandı. Bu savaş yalnızca zaten bilinen bir gerçeği, Hizbullah’ın aslında Siyonist oluşumla tek başına karşı karşıya olmadığını ortaya koyup doğrulamakla kalmadı. Karşı hamleyi ve savaşın yönetimini üstlenenin, yeni küresel sistemin bütün yapısı olduğunu da gösterdi. Böylece Hizbullah’ın o sırada Immanuel Wallerstein’ın “sistem karşıtı hareketler” dediği şeyin en önemli örneğini temsil ettiği açıklık kazandı. Bu savaş, ilk gününden itibaren yalnızca Siyonist oluşumla yapılan bir savaş değildi. Nitekim savaşın ikinci haftasında, 21 Temmuz 2006’da Condoleezza Rice, ateşkesi reddettiğini teyit ettikten sonra ABD Dışişleri Bakanlığı kürsüsünden şöyle dedi: “Burada gördüğümüz ve bir bakıma giderek şiddetlenen şey, yeni bir Ortadoğu’nun doğum sancılarıdır. Ne yaparsak yapalım, eskiye dönmek yerine yeni bir Ortadoğu’ya doğru ilerlediğimizden ve onu ileriye taşıdığımızdan emin olmalıyız.”

Bu açıklama yalnızca savaşın anlamını belirlemedi; onların, Hizbullah’ın sonuçları ve etkileri bakımından Lübnan’ı çok aşan rolünü nasıl kavradıklarını da ortaya koydu. Hizbullah o sırada bölgesel bir güç hâline gelmişti. Ne var ki geniş biçimde dolaşıma giren ve bölgeyi stratejik olarak yeniden düzenlemeyi amaçlayan Amerikan stratejisini açığa vurduğu düşünülen bu açıklama, çatışmanın niteliği ve özü, Lübnan ile Arap bölgesinin sınırlarını aşması ve Hizbullah’ın rolü bakımından anlam taşıyan tek uluslararası olay değildi.

Bundan birkaç gün önce, tam olarak 17 Temmuz 2006’da, o dönemde dünyanın en büyük ekonomik güçlerini —Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, Kanada, Almanya, Fransa, Rusya, Japonya ve İtalya’yı— bünyesinde bulunduran “Sekizler Grubu”nun otuz ikinci toplantısının sonuç bildirisi yayımlanmıştı. Buna Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Güney Afrika’dan oluşan “Sekiz Artı” grubu da ekleniyordu. Bildiri yalnızca “İsrail’in” taleplerini açıkça benimsemiyordu; uluslararası saflaşmaların gerçek yüzünü ve Hizbullah’a savaş ilan eden tek kutuplu yapının ne kadar kökleştiğini de ortaya koyuyordu.

27 Temmuz’da, yani Rice’ın önceki açıklamasından yedi gün sonra, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Fransa, Rusya, Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler, İtalya, İspanya, Almanya ve Türkiye’nin yer aldığı “Lübnan Çekirdek Grubu” olarak bilinen toplantıya katılmak üzere Roma’ya geldi. Bu geniş uluslararası, bölgesel ve Arap saflaşması bir kez daha yalnızca Hizbullah’ın projesinin karşılaştığı zorlukların boyutunu ve uluslararası, bölgesel, Arap ve yerel çıkarların ne denli iç içe geçtiğini değil; Hizbullah’ın ve önderinin o dönemde bölgesel ve uluslararası sistem karşısındaki gerçek rolünü, yerini ve mesajını da gösterdi.

Cephenin öte yanında Seyyid Şehit, çok cepheli ve çok taraflı savaşa önderlik etmekle yetinmedi. On üç konuşmasında ve bunları izleyen zafer konuşmasında bize ve dünyaya, modern Arap tarihinde direnişin ve ulusal kurtuluşun en kapsamlı ideolojik, kuramsal, felsefi, mücadeleci, siyasal ve tarihsel temelini sundu. Seyyid Şehit’in konuşmalarını izleyen ve onları tarihteki temel çelişkinin bağlamında anlayan herkes, direnişin daha önce görülmemiş bir devrimci ustalıkla kendi toprağına yerleştirilmesine ilişkin olağanüstü bir derse tanıklık ettiğini kavradı. Tam o anda Seyyid Şehit, kurtuluş mücadelesi veren enternasyonalist önderlerden herhangi biri olmaktan çıktı. İçinden geçtiği dönem de hesaba katıldığında, ulusal kurtuluş ve direniş hareketleri tarihinin en önemli enternasyonalist önderi hâline geldi; sıra dışı deneyimiyle dünya devriminin mucizesini temsil etti. Bunu açıklamak için kısa bir karşılaştırma yeterlidir.

Örneğin Mao Zedong, sömürgeleştirilmiş dünyada devrimci yaratıcılığın en güçlü örneklerinden biriydi ve öyle olmaya devam ediyor. Frantz Fanon, yalnızca bir örnek vermek gerekirse, esas olarak sömürgeciliği, onun sonuçlarını ve sömürgeleştirilmiş özne üzerindeki ruhsal ve toplumsal etkilerini açıklamaya odaklanan bir devrim ve kurtuluş kuramı ortaya koymuş; silahlı mücadeleyi yalnızca ulusal kurtuluşa değil, insanın ve sömürgeleştirilmiş öznenin kendilik bilincinin yeniden inşasına bağlamıştı. Mao Zedong’un dehası ise, devrimci iktidarın kuruluşunu da temellendiren eksiksiz bir devrimci strateji, başka bir deyişle kapsamlı bir devrimci savaş kuramı geliştirmesindeydi. Bu kurama göre devrimci şiddet, siyaseti uygulamanın yalnızca bir aracı değil, siyasetin kendisini üretmenin de aracıydı. Kuram, devrimin yönetimine, örgütlenmesine ve hatta aşamalarına ilişkin ayrıntılı bir modeli içeriyordu; bu modelde askerî boyut ya da silahlı devrimci ordu, aynı zamanda siyasal bir eğitim okuluna yaklaşıyordu.

Dolayısıyla Mao’nun dehası, yalnızca devrimci şiddeti kendi başına askerî alanda kullanmasında değil; sömürge koşullarında devrimci savaşın anlamını yeniden kurmasında ve silahlı mücadeleyi salt askerî bir araç olmaktan çıkarıp bütünlüklü bir siyasal, toplumsal ve kültürel stratejiye dönüştürmesindeydi. Mao Zedong’un bir diğer önemli katkısı, Avrupa kökenli düşünsel önermeleri büyük ölçüde aşabilme ve onları farklı tarihsel, yani Çin’e özgü koşullar içinde yeniden üretebilme konusundaki olağanüstü yeteneğiydi. Mao için silahlı direniş yalnızca askerî bir taktik değildi. Onu halk savaşına, uzun süreli savaşa ve köylülerin temel devrimci özne olarak rolüne dayanan bütünlüklü bir siyasal kurama dönüştürebildi. Böylece Mao, Marksist bakışı yarı sömürge bir toplumun gerçekliğine yanıt verecek biçimde yeniden kurdu ya da devrimci Marksizmi kendi toprağına yerleştirdi. Ulusal kurtuluşla toplumsal dönüşümü birbirine bağlayan, kapsamı bakımından benzeri görülmemiş bir model sundu. Özgünlüğü tam da burada, özellikle Avrupa’da doğup şekillenmiş devrimci bir kuramı Avrupa dışı bir bağlamda devrimi çözümleme ve gerçekleştirme aracına dönüştürebilmesinde yatıyordu.

Seyyid Şehit de sahadaki direnişi bütünlüklü bir düşünce sistemine dönüştürmek için çalıştı. Kurtuluş hareketleri tarihinin tamamında bu denli kapsamlı bir biçime belki de yalnızca Mao, Ho Chi Minh ve Amílcar Cabral’da rastlanmış, çoğu hareket ise belirli yönlere odaklanmıştı. Seyyid Şehit Nasrallah’ın silahlı direnişe bakışı, onu yalnızca askerî bir eylem olarak görmekten çok daha öteydi. Direniş; toplumun ve onu destekleyen çevrenin seferber edilmesine, hatta meşruiyetin üretilmesine dayanan siyasal ve toplumsal bir projenin parçasıydı. Özellikle Mao ve Cabral’ın modelinde olduğu gibi silahlı direniş siyasetten ayrılamayacağı ve gücünü esasen kitlelerle ilişkisinden alacağı için, Seyyid Nasrallah’ın direniş anlayışı askerî kapasitelere —bütün büyük önemlerine rağmen— tek başına dayanmıyordu; halkla, kültürle ve maneviyatla ilgili boyutlara da dayanıyordu. Böylece Seyyid Şehit, başından itibaren ve özellikle Bint Cübeyl konuşmasından başlayarak, geniş bir konuşma ve ders dizisinde, ayrıca Hizbullah’ın sahadaki pratiği aracılığıyla, askerî güç, siyasal örgütlenme, toplumsal inşa ve medya arasındaki bütünlüğe dayanan stratejik bir direniş tasavvuru geliştirdi. Buna praksis, yani kuramla pratiğin birliği, ya da siyasal-askerî bir direniş öğretisi denebilir.

Seyyid Şehit Nasrallah’ın Lübnan’daki İslami Direniş’e önderliğinin neden yalnızca yerel siyasal bilinçte değil, Arap ve dünya siyasal bilincinde de bir dönüm noktası oluşturduğu belki böyle anlaşılabilir. Başarılar, sahadaki askerî boyutla —Mayıs 2000’de Güney Lübnan’ın kurtarılması ve Temmuz 2006’da İsrail saldırısının kırılması gibi— sınırlı kalmadı; İsrail ve Batı hâkimiyetinin dayattığı manevi ve psikolojik düzenin çözülmesine de uzandı. Bu, Frantz Fanon’un devrimci felsefesinin böylesi bir ustalıkla daha önce görülmemiş bir uygulamasıydı. Ancak Seyyid Şehit Nasrallah’ın kişiliğini, rolünü ve eylemini ayırt eden şey, bir yandan düşünceleri kuramsal olarak temellendirip sahada uygulama, öte yandan geniş kitlelere seslenen düşünsel bir söylem kurma yeteneğinin esas olarak İslam düşüncesine, mirasına ve evrensel insani değerler sistemine dayanmasıydı.

Seyyid, İslam’ı halkları seferber edebilen ve bütünlüklü toplumsal ve kültürel kurumlar inşa edebilen büyük bir özgürleştirici güç olarak okuyan sıra dışı bir devrimci yorum sundu. Böylece Seyyid Şehit’in önderlik ettiği direniş projesi, bağımlılık ve kültürel ehlileştirme modelleri karşısında direniş toplumlarının nasıl kurulabileceği konusunda Arap dünyasındaki, İslam dünyasındaki, hatta Küresel Güney’deki aydınlara ve mücadele insanlarına pratik yanıtlar verdi. Seyyid Şehit’in kurduğu ve yönettiği projenin sonuçlarından biri de bağımlı Arap düşüncesinin ve siyasetinin tarihsel çıkmazıyla yapısal bir kopuşun temelini atmasıydı. İslami Direniş modeli, emperyalist ve Siyonist üstünlüğün kaçınılmaz olduğu düşüncesinin yanlışlığını kanıtlamakla kalmadı; geleneksel Arap siyasal yapılarının ve seçkinlerinin yetersizliğini de açığa çıkardı, çağdaş Arap siyasal ve düşünsel geleneklerinin tümüne karşı kesin kanıtı oluşturdu.

Sonuç: Doğu’ya yönelmek

Direnişin önderliğini üstlenmesinden yaklaşık otuz yıl, Bint Cübeyl konuşmasından da yirmi yıl sonra, küresel stratejik dönüşümün ve tek kutuplu hâkimiyetin pekişmesinin en yoğun döneminde Seyyid Şehit, 16 Haziran 2020’deki konuşmasında o sırada yaşanan küresel doğum sancılarının niteliğine ve seyrine ilişkin derin bir kavrayış ortaya koydu. Bu sancılar, bu kez çok kutuplu bir dünyanın oluşumuna doğru karşıt bir stratejik geçişe işaret ediyordu. Seyyid o gün, dile getirdiği başka konuların yanı sıra “Doğu’ya yönelme” düşüncesini ya da projesini ortaya attı. Kimileri bunu haklı olarak, Batı politikalarıyla bağlantılı ekonomik ve mali çöküş karşısında Lübnan’ın iç cephesini ve direniş çevresini sağlamlaştırmaya yönelik bir öneri olarak anladı. Çünkü Batı mali sistemiyle yapısal olarak bağlantılı Lübnan ekonomik modelinin çıkmaza girdiği o sırada açıktı.

Fakat düşüncenin özü yalnızca bundan daha derin bir anlama değil, bütün bunların direniş projesiyle ilişkisine ve onun önderinin dünyanın durumuna ilişkin kavrayışına da işaret eder. Doğu’ya yönelmek, kapsamlı direniş kavramına ilişkin derin bir sonuca işaret eder. Siyonist projeyle ve onun arkasındaki Batı emperyalizmiyle mücadele yalnızca askerî muharebe alanlarında, siyasal çalışmada, kitle çalışmasında ve kültürel alanda yürütülmez; ekonomi, gıda, barınma ve sağlık cephelerinde de verilir. Bu düşünce, Küresel Güney seçeneğinin dayandığı temel sonucu da doğrular: Lübnan, dünya kapitalist sisteminin çevresindeki herhangi bir ülke, hatta bütün bir bölge, dünya sisteminin yapısından yalıtılmış değildir. Yerel krizleri, uluslararası sistemin krizleri ve dönüşümleriyle bağlantılı ve iç içedir.

Düşüncenin özü, belki de her şeyden önemlisi, direniş seçeneğinin tarihsel açıdan doğru olduğuna işaret eder. Direniş, başından beri tarihin sonu mantığını kabul etmeme ve ona teslim olmama ilkesine dayanıyordu. Bu mantık, söz konusu modelin nihai ve mutlak zaferini varsayıyor; dolayısıyla, pek çok kişinin gerçekten yaptığı gibi, ona uyum sağlamayı ve gereklerine boyun eğmeyi zorunlu görüyordu. Oysa tarihin sonunun ilan edilmesinden yalnızca otuz yıl sonra —tarihsel ölçekte son derece kısa bir süre— tek kutbun hâkimiyetinin sona ermesi ve tarihin sonu anlatısının çöküşü, göz ardı edilemeyecek tarihsel bir gerçeklik hâline geldi. Dolayısıyla bugün Arapların herkesten önce yanıtlaması ve yüzleşmesi gereken soru, bu küresel stratejik dönüşümün yalnızca Siyonist oluşumun konumu ve gücüyle ilişkisi değil, bizzat varlığıyla ilişkisidir. Küresel sistemin yapısı otuz yıldan kısa sürede köklü bir dönüşüm geçirdiyse ve bununla birlikte tarihin gördüğü en büyük gücün konumu ile rolü de altüst olduysa, Siyonist oluşuma bir istisnaymış gibi bakmayı sürdürmenin gerekçesi nedir? Onu, uluslararası sistemin bütün unsurlarına kendini dayatacak bu yapısal etkilerden ve sonuçlardan ayrı tutmanın gerekçesi nedir?

Yalnızca birkaç yıl geçecek ve bu soru yanıtsız kalmayacak. Birkaç yıl geçecek; iki kutuplu sistemin ve ardından tek kutuplu sistemin ortadan kalktığı gibi bu oluşum da ortadan kalkacak. Seyyid Şehit’in deneyimi, tıpkı tarih gibi, bize tarihin sonu ideolojisine teslim olmanın yanlışlığını öğretiyor. O zaman tarihçiler hikâyeyi yeniden yazacak. Bütün dünya teslim olup boyun eğerken, büyük bir Arap ve Müslüman önderin tüm küresel güç düzenine karşı direnişe önderlik ettiğini yazacaklar. Yalnızca sekiz yıl sonra, 26 Mayıs 2000’de Bint Cübeyl’de zafer kazanmış olarak ayağa kalkıp “İsrail örümcek ağından daha zayıftır” dediğini ve böylece Araplar ile Müslümanlar için kesin kanıt olduğunu yazacaklar. En başından beri “karanlığın bu kapkara parçalarının ardında bir zafer şafağının sökeceğini, adalet ve hak güneşinin bütün bu dünyanın üzerine doğacağını kesin bir inançla görerek baktığını” ve böylece dünya devriminin mucizesi olduğunu yazacaklar.

Başımıza geleni katlanılır kılan, her şeyin Allah’ın gözü önünde yaşandığını bilmektir!

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 26.09.2026 17:48 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45085/teslimiyet-caginda-direnis-nasrallah-in-dunya-devrimindeki-yeri