Gazze’nin çocuklarını terk etmeyen bir önderin hikâyesi Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
LÜBNAN DOSYASI
27 Eylul 2026 · 11:11

Gazze’nin çocuklarını terk etmeyen bir önderin hikâyesi

Gazze’de enkaz altından çıkarılan çocukların acısını insanlığın ortak sorumluluğu olarak gören Nasrallah, Lübnan ağır bedeller öderken de Filistin’e desteğini sürdürdü.

YDH- Janna Kadri, el-Meyadin’deki analizinde Seyyid Hasan Nasrallah’ın Gazze’ye desteğini yalnızca siyasi ve askerî bir tutum değil, çocukların acısı karşısında duyduğu insani, ahlaki ve dinî sorumluluğun gereği olarak ele alıyor. Nasrallah’ın 2012’de dile getirdiği bu yükümlülüğün, 2023’te Lübnan’dan açılan destek cephesiyle somutlaştığını; İsrail saldırılarının Lübnan’a ağır bedeller ödetmesine rağmen Gazze’yle bağını koparmadığını vurguluyor. Kadri’ye göre onun ölümünden iki yıl sonra da acı çekmeye devam eden Gazze çocukları, dayanışmanın gerçek ölçüsünü oluşturuyor: Bedel ödemek gerektiğinde dahi onların yanında kalmak.

3 Kasım 2023’te, Filistinli çocuklar Gazze’nin enkazı altından çıkarılırken Seyyid Hasan Nasrallah yalnızca savaştan, stratejiden ya da direnişten söz etmedi.

Onlardan söz etti.

Enkazın altından çıkarılan kadınları ve çocukları andı. Gazze’den gelen görüntülerin, Batı’nın insan haklarına ilişkin söylemleriyle İsrail saldırısına verdiği destek arasındaki çelişkiyi açığa çıkardığını savundu.

Ortaya koyduğu mesele, nihayetinde jeopolitikten daha büyüktü.

Böylesi bir acıya tanık olan insanın vicdanı, ondan ne isterdi?

Şehit önder, Gazze’yi uzaktan desteklenecek bir dava olarak görmüyordu. Ona göre oradaki insanları savunmak, insan olmanın kendisinden doğan bir görevdi; onların acısı karşısında sessiz kalmak ise kişinin kendi insanlığı, inancı ve onuru hakkında rahatsız edici sorularla yüzleşmesi demekti.

Bu inancı on yılı aşkın bir süre önce dile getirmişti.

Kasım 2012’de İsrail’in Gazze’ye saldırısı sırasında İran, Suriye ve Hizbullah’ın Gazze’yi ve direnişini terk etmeyeceğini ilan etmiş, Gazze halkının yanında durmayı “dinî, ahlaki ve insani bir yükümlülük” olarak tanımlamıştı. On bir yıl sonra, Gazze eşi görülmemiş ölçekte bir yıkıma uğrarken bu sözler daha ağır bir anlam kazandı: İnsani yükümlülük artık yalnızca dile getirilen değil, bedeli fedakârlıkla ödenen bir şeydi.

Dehşeti açığa çıkaran çocuklar

3 Kasım konuşması, Seyyid Nasrallah’ın Gazze konusundaki tutumunun insani boyutuna ilişkin belki de en açık fikri verir. O tarihe gelindiğinde binlerce Filistinli öldürülmüştü. Çocuklar her gün bombalanmış evlerden ve kapasitesini aşan hastanelerden gelen görüntülerde beliriyordu. Suya, gıdaya, ilaca, elektriğe ve yakıta erişim kötüleşirken aileler çöken binaların altından yakınlarını çıkarıyordu.

Özellikle çocuklar, onun ahlaki muhakemesinde tekrar tekrar yer aldı.

Seyyid Nasrallah’a göre onların çektiği acı, savaşların çoğu zaman tartışıldığı rahat dilin örtüsünü kaldırıyordu.

Enkazın altındaki çocuk, başkasının çocuğu değildi. Hastanelerde arayan anne, başkasının annesi değildi. Çocuğunu kucağında taşıyan baba, Lübnan sınırının ötesinde yaşıyor diye ahlaken uzak birine dönüşmüyordu.

Uluslararası kurumlar daha sonra Gazze’deki sivil nüfusun maruz kaldığı acıların ağırlığını belgeleyecekti.

Savaşın ardındaki insani bedel

Kasım 2024’te Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkardı. Mahkeme, savaş yöntemi olarak aç bırakma savaş suçundan ve öldürme, zulüm ile diğer insanlık dışı eylemleri kapsayan insanlığa karşı suçlardan cezai sorumluluk taşıdıklarına inanmak için makul gerekçeler bulunduğuna hükmetti. Daire, Gazze’deki sivil nüfusa kasıtlı olarak saldırı yöneltilmesine ilişkin de makul gerekçeler bulunduğunu belirtti.

UCM, Gazze’deki sivillerin gıda, su, ilaç, yakıt ve elektrik dahil hayatta kalmaları için vazgeçilmez şeylerden mahrum bırakıldığını söyledi. Ayrıca anestezik madde kıtlığının, doktorları çocuklara uygulanan uzuv kesme işlemleri de dâhil bazı müdahaleleri yeterli anestezi olmadan gerçekleştirmeye zorladığını belirtti.

Siyasal sözcüklerin ardındaki gerçek buydu.

“Tali hasar”, bir uzvunu kaybeden bir çocuk anlamına gelebilirdi.

“Tahliye”, bir ailenin hayatından geriye kalanları alıp güvenli olmayan bir yerden yine güvenli olmayan başka bir yere taşıması anlamına gelebilirdi.

Yıkılmış altyapı; açlık, susuzluk, hastalık ve yaralıları gerektiği gibi tedavi edemeyen hastaneler demekti.

Seyyid Nasrallah’ın uzaktaki bir trajediye indirgenemeyeceğinde ısrar ettiği insani gerçeklik buydu.

Sözlerden destek cephesine

Hizbullah, operasyonlarını İsrail’in Gazze’ye saldırısına bağlayarak 8 Ekim 2023’te Güney Lübnan’dan bir destek cephesi açtı. Sonraki aylarda bu bağ, Seyyid Nasrallah’ın konuşmalarının merkezinde kalmayı sürdürdü.

Bu tutumun Lübnan’a maliyeti giderek ağırlaştı. İsrail saldırıları tırmanırken güneydeki köyler defalarca vuruldu; siviller öldürüldü, evler ve tarım arazileri zarar gördü ya da yok edildi, on binlerce insan yerinden edildi.

Buna rağmen Seyyid Nasrallah, Lübnan cephesinin Gazze’yle bağını kamuoyu önünde koparmadı.

Hazirana gelindiğinde, İsrail’in Lübnan’a karşı daha geniş bir savaş tehditleri yoğunlaşırken Seyyid Nasrallah, böyle bir savaş dayatılırsa “direnişin hiçbir kısıtlama, hiçbir kural ve hiçbir sınır tanımadan savaşacağı” uyarısında bulundu. Bir ay sonra, ateşkes müzakereleri sürerken Hizbullah’ın operasyonlarının Gazze’ye bağlı kalmaya devam ettiğini yineledi; orada ateşkese varılırsa ayrıca bir Lübnan anlaşması gerekmeksizin direnişin operasyonlarını durduracağını söyledi.

“Hamas neyi kabul ederse hepimiz onu kabul ederiz.” dedi.

Direniş destekçileri için onun tutumu, en derin ahlaki anlamını burada kazandı.

Dayanışmanın hiçbir bedeli yokken Gazze’nin yanında durmak kolaydı.

Asıl sınav, bu dayanışma fedakârlık gerektirdiğinde başladı.

Babalığa özgü bir sorumluluk anlayışı

Bu ayrım, pek çok destekçisinin Seyyid Nasrallah’ı hatırlarken başvurduğu baba imgesine de anlam kazandırıyor.

Onlar için Hizbullah’ın genel sekreterinden daha fazlasını temsil ediyordu. İşgal, istila ve tekrar tekrar yaşanan savaşların şekillendirdiği topluluklar için korumayla, yol göstermeyle ve güven vermeyle özdeşleşmişti. Gazze’nin yanı başına konduğunda bu imge başka bir boyut kazanıyor.

Seyyid Nasrallah’tan simgesel olarak Gazze’deki çocukların babası diye söz etmek, her çocuğu bir İsrail bombasından koruyabileceğini ya da kaybettikleri her anne babanın yerini alabileceğini ileri sürmek değildir.

Bu söz, onun defalarca dile getirdiği tutuma yansıyan ahlaki içgüdüyü anlatır.

Bir baba, acı çeken bir çocuğun ıstırabını görmeden önce onun siyaseten işine gelip gelmediğini sormaz. Korkusunu görmeden önce milliyetini incelemez. Açlığı görüp coğrafyanın kendisini ilgilenme sorumluluğundan kurtardığına karar vermez.

Gazze’deki çocukların onun insani dilinde merkezî yer tutmasının nedeni buydu. Onlar birer istatistik ya da askerî terim değil, çektiği acının insani bir karşılık gerektirdiğine inandığı çocuklardı.

“Fedakârlıklar ne olursa olsun”

Eylül 2024’e gelindiğinde bu ilke son derece kişisel bir hâl almıştı.

17 ve 18 Eylül’de Lübnan genelinde iletişim cihazları patladı; onlarca kişi öldü, binlercesi yaralandı. Patlamalar evlerde, pazarlarda ve diğer sivil alanlarda meydana geldi; ölen ve yaralananlar arasında çocuklar da vardı.

Seyyid Nasrallah, 19 Eylül’deki konuşmasında saldırıları eşi görülmemiş bir güvenlik ve insani darbe olarak tanımladı, ancak bunun Hizbullah’ı Gazze’ye desteğinden vazgeçmeye zorlayabileceği ihtimalini reddetti.

Direniş, “sonuçları ne olursa olsun, fedakârlıklar ne olursa olsun, hangi senaryolar yaşanırsa yaşansın” Filistinlilere destek vermeyi sürdürecekti, dedi. Sekiz gün sonra, 27 Eylül 2024’te Beyrut’un güney banliyölerine düzenlenen bir İsrail hava saldırısında öldürüldü.

İki yıl sonra bu sözlerin ağırlığı farklı.

Sonuçlardan, sonuçlar Lübnan’a çoktan ulaşmışken söz etti. Fedakârlıktan, ülke kan kaybederken söz etti. Tehlike artık kuramsal olmaktan çıktığında da Gazze’yle bağı korudu.

Sonra fedakârlığa kendisi de dâhil oldu. Komutanları şehit düştükten sonra direnişi teselli etmek için söylediği sözler, çok geçmeden kendi ölümünün ardından acı veren yeni bir anlam kazanacaktı.

Hizbullah’ın stratejisi hakkındaki görüş ayrılıkları ne olursa olsun, Seyyid Nasrallah’ın kamuoyu önünde açıkladığı tutumdaki süreklilik ortadadır: Bu tutumu sürdürmenin bedeli ağırlaştığında Gazze’yi terk etmedi.

İki yıl sonra Gazze’nin çocukları hâlâ burada

Bugün bu konuşmaları hatırlamanın belki de en acı yanı, konuşmaların merkezindeki çocukların acı çekmeye devam etmesidir.

UNICEF, Ağustos 2026’da, Ekim 2025’teki ateşkes ilanını izleyen 300 gün içinde Gazze’de en az 300 çocuğun öldürüldüğünün bildirildiğini açıkladı: Günde ortalama bir çocuk. Yüzlercesi daha yaralanırken yetersiz beslenme, hastalık, güvenli olmayan su ve hasarlı kanalizasyon sistemleri çocukların hayatını şekillendirmeye devam etti. Eylüle gelindiğinde OCHA, İsrail hava saldırılarının ve diğer saldırıların yerleşim alanlarını etkilemeyi sürdürdüğünü, değerlendirilen hanelerin yüzde 91’inin orta ile yüksek düzey arasında su güvencesizliği yaşadığını bildirdi.

Yıkıntıların kendisi çocukluğun bir parçası hâline geldi.

Hasar görmüş bir ev mezara dönüşebilir. Yıkılmış bir su şebekesi, bir bomba daha düşmeden hayatı tehdit edebilir. İşlevsiz bırakılmış bir hastane, tedavi edilebilir bir yarayı ölüm hükmüne çevirebilir.

Gazze’nin çocukları, dayanışmanın ölçüsü

Seyyid Nasrallah’ın Gazze’nin yanında durmayı “dinî, ahlaki ve insani bir yükümlülük” olarak tanımlamasının üzerinden on dört yıl geçti. Gazze’de enkaz altındaki çocukları anmasının üzerinden yaklaşık üç yıl geçti. Kendi ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Yine de bu konuşmalar boyunca yankılanan soru geçerliliğini koruyor: Fedakârlık gerektirdiği anda ortadan kaybolan dayanışmanın anlamı nedir?

Seyyid Nasrallah için Gazze’nin acısı, sınırlar ya da siyasi hesaplar yoluyla uzaklaştırılamazdı. Çocukları, çocuk oldukları için önemliydi.

Belki de bu yüzden onunla ilişkilendirilen baba imgesi, yasını tutanlar arasında böylesine derin bir yankı buluyor.

Babalık, en yalın anlamıyla, bir çocuğun acısına kayıtsız kalmayı reddetmektir: Gücünün yettiği yerde korumak, gitmenin daha kolay olduğu yerde kalmak ve “Senin acın beni ilgilendiriyor” demektir.

Seyyid Hasan Nasrallah’ın ölümünden iki yıl sonra Gazze’nin çocukları, bu ilkenin en acı ölçüsü olmayı sürdürüyor. Konuşmalarıyla ortaya koyduğu soru da onların çektiği acıyı gözleri önünde gören dünyanın karşısında duruyor: Enkaz altındaki çocuklar herkes tarafından görülebiliyorken sessizlik ne anlama gelir?

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 27.09.2026 13:24 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45109/gazze-nin-cocuklarini-terk-etmeyen-bir-onderin-hikayesi