PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Seyyid Hasan Nasrallah ve Seyyid Haşim Safiyüddin’in şehadetlerinin ikinci yıl dönümünde yaptığı konuşmada, İsrail işgali son bulana dek “Ahdimizin Üzerindeyiz” şiarıyla direnişin süreceğini ilan etti.

YDH — Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Seyyid Hasan Nasrallah ve Seyyid Haşim Safiyüddin’in şehadetlerinin ikinci yıl dönümü vesilesiyle yaptığı konuşmada, Filistin davasına ve direniş çizgisine olan bağlılıklarını vurgulayarak İsrail işgali tamamen son bulana dek mücadelenin “Ahdimize sadığız” ilkesiyle kesintisiz süreceğini ilan etti.
Şeyh Naim Kasım, Kur'an-ı Kerim’den şu ayeti okudu:
“İman edip de hicret edip, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler. İşte bunlar murada ermiş olan mutlu kullardır.”
Şeyh Naim Kasım, Seyyid Hasan Nasrallah’ın geride “onur ve yiğitlik abidesi” bıraktığını belirtti; onun öğretilerinin ve fedakârlık anlayışının mücadeleye devam edenlere güç verdiğini söyledi.
Seyyid Hasan Nasrallah’ıa hitaben duygu yüklü şu ifadeleri kullandı:
“Sevgili kardeşim, üstadım, Seyyid Hasan… Hizbullah ve İslami direniş yürüyüşümüzde yol arkadaşım, öncü kardeşim… Kalplerimizde taht kurdun, zihinlerimizi aydınlattın ve bize onurlu bir yaşamın yolunu gösterdin. Sen halkı sevdin, halk da seni bağrına bastı. Sen direnişin kendisiydin; direniş de sendin. Dünyadaki tüm özgür ruhlar için bir direniş sembolüne dönüştün. İnancın, doğruluğun, cihadın, cesaretin, sevgin, samimiyetin ve fedakârlığınla yalnızca halkının değil, dünyanın hafızasında da derin bir iz bıraktın. Sen, yeryüzündeki tüm özgür insanlara ilham kaynağı olan evrensel bir direniş önderisin. Sadece bir lider değil, liderlere yol gösteren bir ışıktın. Şehadetin, gelecek nesillerin yolunu aydınlatacak ebedi bir şahitliktir. Sen aramızdayken düşman senden tir tir titriyordu; şimdi ruhunla bizi gözetirken yine senden korkuyorlar. Nesiller boyu dimdik ayakta kalacak bir onur ve yiğitlik abidesi inşa ettin. Bedenen aramızdan ayrılmış olabilirsin ancak öğretilerin ve etrafına saçtığın o fedakârlık nuru hâlâ bizimle; işte bize sarsılmaz bir azim veren de budur. 'Seni hatırlıyoruz' demiyorum; 'biz seninle yaşıyoruz' diyorum.”
Şeyh Kasım bu sarsılmaz bağı şu sözlerle bir kez daha vurguladı:
“Bizler ahdimize, liderliğimize, direnişimize ve halkımıza sadakatle, vefayla ve büyük bir sevgiyle bağlıyız. Bize bıraktığın emaneti sarsılmaz bir özgüven ve azimle omuzladık; mücahitler senin açtığın o seferberlik yolunda destanlar yazdı, halkımız senin önderliğinde cansiperane fedakârlıklarda bulundu. Sen; boyun eğmeyen, sarsılmaz, irade dolu bir parti, bir direniş ve güçlü bir halk hareketi inşa ettin. Bizler; Muhammedî, Alevî, Hüseynî ve Mehdevî yolda yürümeye; İmam Humeyni, İmam Hamaney ve İmam Musa es-Sadr’ın çizgisi olan o velayet, direniş ve cihat şuurunu yaşatmaya sonuna kadar devam edeceğiz. Sen Filistin sancağını şerefle taşıdın ve hayatlarımızın tam merkezine diktin; işte o Filistin bizim yegâne pusulamız, bu toprakları özgürleştirmek ise en temel önceliğimiz olmaya devam edecek.”
Ardından Seyyid Haşim Safiyüddin’in o onurlu yürüyüşünü yâd ederek kendisine şöyle seslendi:
“Sevgili kardeşim, Haşimî Seyyidim, Seyyid Haşim Safiyüddin... Hizbullah ve İslami direniş saflarındaki o kutlu yürüyüşün, cihat ve bitmek bilmeyen gayretlerle doluydu. Yürütme işlerine gösterdiğin o derin alaka; eğitimde, sağlıkta, teşkilatlanmada, sosyal projelerde ve izcilik faaliyetlerinde muazzam bir atılıma dönüştü. Gençlerin, kadınların, çocukların eğitiminde ve tabana yayılan sayısız teşkilatlanma alanında kayda değer ilerlemelerin mimarı oldun.”
Şeyh Kasım, Safiyüddin’in hayatını davaya adadığını, Seyyid Hasan Nasrallah’ın en büyük destekçisi ve en yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğunu belirtti. Safiyüddin’in parti içindeki yapısal düzenlemeler, görev dağılımları ve çalışma programları konusunda Nasrallah’la sürekli istişare ettiğini aktaran Kasım, onun hızlı ve etkili kararlar aldığını ifade etti.
Sözlerini şu ifadelerle noktaladı:
“Öze ve köklere dayanan bir kültür ve eğitime verdiğin o derin önem, senin hizmet anlayışının en belirgin markasıydı. Aramızdan çok erken, çok çabuk ayrıldın; ancak attığın o kararlı adımlar, direnişin ve mücahitlerin cihat yolunda sonsuza dek silinmeyecek bir dönüm noktası olarak kalacaktır.”
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Uli'l-Be's Muharebesi sürecinde hayatını kaybeden 3 bin 400 kişi ile 14 bin 600 yaralıyı anarak savaşın bilançosunu paylaştı. Kasım, konuşmasında suikast sonucu öldürülen üst düzey komutanların örgüt içindeki rollerini detaylandırdı.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Hizbullah’ın Uli'l-Be's Muharebesi olarak tanımladığı çatışma sürecinde hayatını kaybeden komutanlar, savaşçılar ve siviller için kapsamlı bir anma mesajı yayımladı.
Süreci azim ve direnişin sembolü olarak nitelendiren Şeyh Naim Kasım, çatışmalar boyunca 3 bin 400 kişinin hayatını kaybettiğini, 14 bin 600 savaşçı ve sivilin ise yaralandığını açıkladı.
Konuşmasında, ülke genelinde yaşanan çağrı cihazı saldırılarında yaralananlara ve cezaevlerindeki tutuklulara da özel olarak değinen Şeyh Naim Kasım, bu kişilerin taşıdıkları izleri birer "direniş destanına" dönüştürdüklerini ifade etti.
Savaş sürecinde Hizbullah'ın üst düzey komuta kademesinden dört kritik ismin hayatını kaybettiğini belirten Şeyh Naim Kasım, bu liderlerin ve diğer kademelerdeki komutanların örgüt içindeki stratejik rollerini kamuoyuyla paylaştı.
İlk kuşak ve stratejistlerŞeyh Naim Kasım'ın açıklamalarına göre, 30 Temmuz 2024'te hayatını kaybeden “Hac Muhsin” kod adlı Fuad Ali Şükür, kırk yıllık süreçte örgütün karar alma konseyinde yer alan kurucu isimlerden biriydi ve Gazze savaşında muharebe komuta karargâhını yönetiyordu.
20 Eylül'de hayatını kaybeden “Hac Abdülkadir” kod adlı İbrahim Muhammed Akil ise İsrail'in Lübnan'ı işgal ettiği ilk günlerden bu yana sahada olan, Harekât Birimi ve Rıdvan Gücü'nün kuruluşunda kilit rol oynayan bir diğer kurucu isimdi.
27 Eylül karargâh saldırısıŞeyh Kasım, 27 Eylül'de Şehit Seyyid Hasan Nasrallah ile aynı karargâhta şehit düşen “Hac Ebu'l-Fadl” kod adlı Ali Abdulmunim Karaki ve İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü'nün Lübnan ve Suriye Komutanı Tümgeneral Abbas Murtaza Nilfuruşan'ı da andı.
Karaki'nin kırk yılı aşkın süredir güney cephesinin sevk ve idaresini yürüttüğü, İmam Hüseyin Üniversitesi'nden stratejik yönetim doktorasına sahip olan Nilfuruşan'ın ise beş yıl boyunca bölgedeki vizyoner bir askeri danışman olarak görev yaptığı belirtildi.
Aynı saldırıda birlik ve birim komutanları Ali Nayif Eyyub (Hac Ebu Hasan Ammar), Abdülemir Muhammed Sebeylini (Hac Emin), İbrahim Hüseyin Cezzini (Hac Nebil), Semir Tevfik Zib (Hac Cihad) ve Muhammed Habib Hayreddin (Hac Hasan) de hayatını kaybetmişti.
Ekim ayı ve sonrasındaki kayıplarÖrgütün iç güvenlik sorumlusu olan ve 1991'de İran'daki eğitiminin ardından güney bölgesinin sembol isimlerinden biri haline gelen Şeyh Nebil Kavuk'un 28 Eylül'de hayatını kaybettiği hatırlatıldı.
2008'den bu yana Hizbullah'ın genelkurmay başkanlığını yürüten ve örgütün kurumsallaşmasında pay sahibi olan “Seyyid Ahmed” kod adlı Seyyid Süheyl Hüseyin el-Hüseyni ise 27 Ekim'de hayatını kaybetti.
Kasım ayrıca, eski Yürütme Konseyi Başkanı Haşim Safiyüddin ile birlikte İstihbarat Sorumlusu Hüseyin Ali Hazimi (Hac Murtaza), Bölge Sorumlusu Ali Muhammed Bahsun (Hac Adil) ve Mahmud Muhammed Şahin'in (Hac Mahir) de aralarında bulunduğu grubun ölümünü anımsatarak taziye dileklerini iletti.
Konuşmasında, Hizbullah'ın eski liderlerinden Abbas el-Musevi'nin "Temel vasiyet direnişi korumaktır" sözüne atıfta bulunan Şeyh Naim Kasım, Musevi'nin hatırasına ölüm yıl dönümünde daha geniş yer ayıracaklarını vurguladı.
Tüm kayıpların ailelerine başsağlığı dileyen ve ölenlerin hatırasına dini atıflarda bulunan Şeyh Kasım, bu geniş kapsamlı anma bölümünün ardından konuşmasının ana hatlarını oluşturacak beş temel konuya geçiş yaptı.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, partinin Şura Konseyi'nin, Eylül 2024'te başlayan ve devam eden yeni dönemi “Ahdimizin Üzerindeyiz” olarak adlandırma kararı aldığını açıkladı.
Şeyh Naim Kasım, bu aşamanın, İsrail işgali sona erene ve işgal altındaki topraklar özgürlüğüne kavuşana kadar direnişin sürdürüleceği yönündeki kararlılığı ifade ettiğini belirtti.
Şeyh Naim Kasım, konuşmasının ilk bölümünde Âl-i İmrân Suresi'nin 169-170. ayetlerini okudu.
Şeyh Naim Kasım, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma...” ifadelerinin yer aldığı ayetlerin, şehitlerin ardından direniş yeminini sürdürme bilinciyle örtüştüğünü söyledi.
Şeyh Naim Kasım, Şura Konseyi'nin aldığı kararın Eylül 2024'te başlayan Uli'l-Be's Muharebesi sürecinin tamamını kapsadığını belirtti.
Bu kapsamda çağrı cihazlarına yönelik saldırılarda yaralanan Hizbullah mensuplarından başlayarak sonrasında yaşanan tüm aşamaların söz konusu yeni dönemin parçası olduğunu ifade etti.
Şeyh Naim Kasım, “Hizbullah'ın, İslami Direniş'in ve onurlu tüm mücahitlerin eylem ve mücadele çizgisinde yepyeni bir aşamaya adım attığımızı ilan ediyoruz. Biz bu aşamaya ‘Ahdimizin Üzerindeyiz’ aşaması adını verdik” dedi.
Bu sloganın daha önce iki büyük liderin cenaze merasimlerinde ve şehadetlerinin birinci yıl dönümlerinde de kullanıldığını belirten Şeyh Naim Kasım, bugün gerçekleştirilen ikinci yıl dönümü anmalarında da aynı şiarın yeniden haykırıldığını söyledi.
Ahdin sürekliliğiŞeyh Naim Kasım, “Ahdimizin Üzerindeyiz” ifadesinin direnişin kesintisiz devam edeceğini ifade ettiğini belirterek şöyle konuştu:
“Biz ahdimize bağlıyız; yani yürüyüşümüze asla ara vermeden devam ediyoruz. Biz ahdimize bağlıyız; yani şehadete eren lider kadromuzun yerini, bir önceki ahdin izinden zerre sapmadan yürüyen yepyeni bir liderlik devralıyor. Şehit düşen mücahitlerimizin yerini; bu yola baş koyan, çarpışan, sancağı düşürmeyen ve emaneti omuzlayan yeni mücahitler alıyor. Ve bu vefakâr halk da o mukaddes emaneti ve mesajı sımsıkı taşımaya devam ediyor.”
Şehitlere hitaben de konuşan Şeyh Naim Kasım, onların şehadetinin direniş yürüyüşünü sona erdirmediğini, aksine yeni bir aşamaya taşıdığını ifade etti.
“Biz ahdimize, yani ilkelerimize sonuna kadar bağlıyız ve sizin de bu süreklilikten razı olduğunuzu çok iyi biliyoruz. Şehadetiniz bu kutlu yürüyüşü bir aşamadan diğerine taşıdı; asla durdurmadı, bilakis ona yepyeni bir ivme, sarsılmaz bir güç ve çelikten bir kararlılık kazandırdı” dedi.
Şeyh Naim Kasım, ahde sadık kalmanın, saldırılar karşısında cesur ve ilahi bir misyon taşıdığı belirtilen direnişin ilkelerine bağlı kalmak anlamına geldiğini söyledi.
Direnişi aynı zamanda “İslami, milli, vatansever ve her şeyden önce insani bir direniş” olarak nitelendirdi.
Şeyh Naim Kasım, “Biz bu direnişin sürmesini tüm gücümüzle destekliyoruz. Acımasız İsrail düşmanı topraklarımızı terk edene ve Allah'ın izniyle işgal altındaki topraklarımız tamamen özgürlüğüne kavuşana dek bu mücadeleyi sürdürmeye ant içtik” ifadelerini kullandı.
Hizbullah'ın şehitlerinin emanetine bağlılığını da vurgulayan Şeyh Naim Kasım, bu bağlılığın özellikle “ümmetin şehitlerinin efendisi Seyyid Hasan” olarak andığı Seyyid Hasan Nasrallah'ın mirasını kapsadığını belirtti.
Şeyh Naim Kasım, “Biz; başta ümmetin şehitlerinin efendisi Seyyid Hasan (Allah ondan razı olsun) olmak üzere, tüm şehitlerimizin emanetini o yüce şehadet ruhuyla koruduğumuz ahdimizin üzerindeyiz. Biz; Filistin'e destek olma ve onu özgürleştirme şiarıyla yola çıktığımız, aynı zamanda tüm topraklarımızın mutlak kurtuluşu için mücadele ettiğimiz ahdimizin üzerindeyiz” dedi.
Siyasi ve toplumsal boyutŞeyh Naim Kasım, “Ahdimizin Üzerindeyiz” şiarının yalnızca askeri mücadeleyle sınırlı olmadığını, Hizbullah'ın siyasi hareketine yön veren genel İslami birlik anlayışına bağlılığı da içerdiğini söyledi.
Bu kapsamda ulusal dayanışmanın ve birlikte yaşam kültürünün korunması gerektiğini belirten Şeyh Naim Kasım, halkın sosyal, ekonomik, siyasi, pratik ve eğitim alanlarındaki sorunlarıyla yakından ilgilenmenin de bu ahdin bir parçası olduğunu ifade etti.
Geçmiş deneyimlerden ders çıkarılması gerektiğini vurgulayan Şeyh Naim Kasım, yeni döneme ilişkin çağrısını şu sözlerle yaptı:
“İçinde bulunduğumuz bu yeni sürece kendimizi tam anlamıyla adayalım; durmadan, yorulmadan ve istikrarla çalışmaya devam edelim.”
Şeyh Naim Kasım, "Direniş olmadan Lübnan asla var olamıyor" sözleriyle, ülkenin ayakta kalmasını doğrudan vatanın kurtuluşuna, halkın birliğine ve tüm toplumsal kesimlerin dayanışmasına bağladı.
Lübnan ordusunun tamamen milli bir yapıya sahip olduğunun altını çizen Şeyh Kasım, Lübnanlıların birbirini gayet iyi anladığını ve dış mihrakların onlara kendi iradelerini kesinlikle dayatamayacağını ifade etti.
Konuşmasının ikinci bölümünde Şeyh Naim Kasım, direnişin düşmanın saldırı projelerine karşı nasıl bir kalkan görevi üstlendiğini anlattı.
Siyonistlerin asıl hedeflerine ulaşmasını, direnişi yok etmesini, işgali kökleştirmesini ve Lübnan topraklarında yeni yerleşim yerleri inşa etmesini tamamen engellediklerini kaydetti.
Direniş karşıtları tarafından sürekli gündeme taşınan ve dillerden düşmeyen o malum, "Peki direniş ne yaptı?" sorusuna dikkat çekti.
Ardından sözlerini şöyle sürdürdü:
“Fakat görünüşe göre çok daha hayati bir soruyu tamamen unutuyorlar: Devlet ne yaptı? Bir devlete yönelik saldırıyı asıl kim püskürtmeli? Normal şartlarda siyasi otoritenin bir karar aldığını, orduya emir verdiğini ve işgali kırmak için halkını da seferber ettiğini biliyoruz. Peki buradaki siyasi otorite ne yaptı?”
27 Kasım 2024 tarihinde, Birinci Savaş'ın ardından yürürlüğe giren anlaşmayla birlikte yetkili makamların sorumluluk üstlenmesi gerektiğini, nitekim bu görevi devralarak çeşitli temaslara ve çalışmalara başladıklarını hatırlatarak sordu:
"Peki elde edilen sonuç ne oldu? Koca bir hiç!"
Açıklamalarına şöyle devam etti:
"İşte tam bu noktada direniş; mücahitleriyle, onurlu halkıyla, haysiyetli insanlarıyla ve tüm direniş savaşçılarıyla omuz omuza vererek düşmanın saldırı projesini durdurdu ve hedefine ulaşmasını engelledi. Bu destansı mücadele; sayıları 90 bini bulan işgalci asker ve subaydan oluşan ordunun direnişi kırma, onu yok etme, işgali kalıcı hale getirme ve Lübnan topraklarında yerleşim yerleri inşa etme hayallerinin kursaklarında kaldığını tüm dünyaya kanıtladı." Eğer hâlâ 'Direniş ne yaptı?' diye soracak olursanız, işte bu devasa ve amansız çatışmayla başardığı şey tam olarak bu büyük zaferdi. Biz kiminle karşı karşıyayız? Amerika'nın tüm olağanüstü ve sınırsız imkânlarıyla arkasında durduğu bir düşman varlığıyla karşı karşıyayız."
Sözlerini şu derin ifadelerle noktaladı:
"Yüce yaratıcı şahitti ki, böylesi bir direnişten başımızı dik tutarak bahsederken ancak şöyle diyoruz: Ne kadar yüce, ne kadar şerefli, ne kadar güçlü, ne kadar metanetli ve ne kadar sarsılmaz bir irade! Dünyanın en büyük ordularına kafa tutabilen ve düşmanların hayallerini suya düşüren bu direniş erleri, ne kadar onurlu, ne kadar yüce, ne kadar dirayetli, ne kadar cefakâr ve fedakâr kahramanlardı!"
Şeyh Kasım kararlılığını şu sözlerle pekiştirdi:
"Saflarımızdaki bu mücahitlerle, direnişçi halkımızla, taşıdığımız bu yüce ruhla, ümmetin şehitlerinin ve tüm şehitlerimizin dökülen kanıyla, bugüne dek sergilenen bu devasa fedakârlıklarla yolumuza devam etmekten başka hiçbir seçeneğimiz yok. Biz asla yenilmeyeceğiz, ilahi lütufla bu yürüyüşü sürdürüyoruz ve zilleti kendimizden fersah fersah uzak görüyoruz!"
Direnişin sahadaki çatışma stratejisinin sabit bir noktada çakılıp kalmak yerine vur-kaç taktikleri üzerine kurulu olduğunu açıklayan Şeyh Kasım, direniş erlerinin, gökten yağan her türlü ölümcül silaha ve devasa yıkıma rağmen düşman tugaylarının ve on binlerce işgal askerinin ilerleyişine set çekmeyi başardığını belirtti.
Şöyle devam etti:
"Pek çok cephede göğüs göğüse çarpıştık. Mücahitler olarak, sahadaki şartların ve direnişin operasyonel yapısının elverdiği ölçüde mevzilerimizde dimdik ayakta durduk. Bint Cibeyl’de, Hıyam’da, Ayta eş-Şaab’da, Nakura’da, Beyyada’da, Ali et-Tahir’de ve güneydeki direnişin var olduğu her karış toprakta sarsılmadan dikildik. Sonsuz şükürler sunuyoruz ki, direnişçiler olarak çok uzun bir süre boyunca mevzilerimizi korumayı ve ayakta kalmayı başardık."
Şeyh Kasım sözlerini şöyle sürdürdü:
"Ancak bir mevziyi elde tutmak imkânsız hale geldiğinde ve bunun bedeli çok ağırlaştığında, mücahitler derhal başka noktalara çekiliyor ve yeniden asıl yöntemleri olan vur-kaç taktiklerine dönüyor."
Ali et-Tahir mevkiindeki direnişin tam üç ay sürdüğünü, adını andığı ya da anmadığı diğer tüm cephelerde de aylarca amansız bir mücadele verildiğini belirten Şeyh Kasım, bununla birlikte sırf bir mevziyi korumaya odaklanmanın, direnişin temel felsefesine ve doğasına tamamen aykırı olduğunu ifade etti.
Direnişin düşmanla iki temel eksen üzerinden mücadele ettiğini açıkladı.
Bunlardan ilkini, sahadaki kâr-zarar denklemini gözeterek düşmanla mekân ve zaman bağlamında olabildiğince şiddetli bir çatışmaya girmek şeklinde tanımladı. İkincisini ise düşmanın bir bölgeye yerleşmesini ve işgali kalıcı hale getirmesini ne pahasına olursa olsun engellemek olarak özetledi. İşte bu ikinci hedefin, direnişin yürüttüğü bütün o yoğun faaliyetlerin asıl meyvesini oluşturduğunu belirtti.
Zamanı geldiğinde ve şartlar olgunlaştığında bu iki stratejik adımın mutlak özgürlüğe kapı aralayacağını vurgulayan Şeyh Kasım, sözlerine şöyle devam etti:
"Girdiğimiz her çatışmada düşmana ağır bedeller ödetiyoruz. İçimizdeki o yüce şehadet ruhuyla, son derece planlı ve titiz bir şekilde fedakârlıklarda bulunuyor, tüm bunları yaparken bir yandan da halkımıza ve topraklarımıza sahip çıkıyoruz."
Liderliğin asıl sorumluluğunu, insanların o an için idrak edemediği ve perde arkasını bilemediği, ancak zaman geçtikçe hikmeti netleşen adımları belirlemek olarak tarif etti. Bunun son derece doğal karşılanması gerektiğini, zira bir savaşın nasıl yönetildiğine dair sırların ve çatışmanın doğasının ulu orta konuşulmadığını vurguladı.
Şöyle dedi:
"Tam on beş ay boyunca dişimizi sıktık, sabrettik. O dönemde sağdan soldan şu tarz eleştiriler yükseliyordu: 'Ne yapıyorsunuz? Neden direnmiyorsunuz? Neden savaşmıyorsunuz?' Ancak gün gelip de o devasa Yenilmiş Ekin Yaprağı muharebesi başladığında, sergilenen hazırlıklar ve ortaya konan askeri yetenekler herkesi hayrete düşürdü."
Sahadaki bazı kritik detaylar hakkında sessiz kalmalarının tamamen savaşın stratejik yönetimiyle ve düşmana arzuladığı o bedava kazanımları vermemekle ilgili olduğunu anlattı. Direnişin ise elindeki tüm imkânları seferber ederek her zaman elinden gelenin en iyisini yaptığını açıkladı.
Sözlerini şu ifadelerle sürdürdü:
"Biz Yüce Allah’ın vaadine ve lütfedeceği zafere sonsuz bir güven duyuyoruz. Zira Rabbimiz kutsal kitabımızda, müminlere yardım etmenin kendi üzerinde sarsılmaz bir hak olduğunu buyuruyor. İlahi iradenin izniyle bu zafer, insanların kalbini ferahlatan ve kıymet verdikleri o en somut haliyle, topyekûn bir kurtuluşla birlikte gelecek."
Düşmanla yürütülen bu amansız mücadelede asıl sorunun direnişin kendisinde değil, işgalcinin saldırgan doğasında yattığını vurguladı. "Direnişin ülkenin başına belayı ve saldırganlığı çektiği" yönündeki söylemleri son derece sert bir dille eleştiren Şeyh Kasım, direnişin tam aksine bu saldırganlığa doğal bir tepki olarak doğduğunu, dolayısıyla ortadaki asıl sebebin ve kökünden çözülmesi gereken problemin düşmanın ta kendisi ve onun pervasız saldırganlığı olduğunu belirtti.
"Direniş saldırıları engelleyemiyor" şeklindeki iddialara da yanıt vererek, bu dizginsiz saldırganlıkla ne pahasına olursa olsun yüzleşilmesi gerektiğini kaydetti. Direnişin bu saldırıları tamamen önlediğini, yavaşlattığını veya kısa ve uzun vadede adım adım ilerleyerek çok büyük kazanımlar elde ettiğini açıkladı.
Düşman pervasız saldırılarına devam ederken kalkıp direnişi eleştirmenin ve onu protesto etmenin hiçbir haklı tarafı bulunmadığını, çünkü ortada topyekûn karşı konulması gereken meşum bir saldırganlığın durduğunu ifade etti.
Saldırılar tamamen durana kadar direnişin boyun eğmesini beklemenin, açıkça düşmana teslim olmayı talep etmekle eşdeğer olduğunu söyledi.
İşgalciye teslim olmanın, Lübnan'daki o köklü birlikte yaşam kültürünün sonunu getirdiği uyarısında bulundu. Ülkenin düşman yerleşimlerine, demografik mühendisliğe, vesayet siyasetine ve acımasız işgale kurban edildiğini vurguladı.
Üstelik böyle bir teslimiyetin, bölgede hayal edilen o karanlık Büyük İsrail projesine doğru atılmış çok tehlikeli bir adım olduğunun altını çizdi.
Sözlerini şu net ifadelerle perçinledi:
"Eğer içimizden bazıları böylesi bir teslimiyeti içine sindiriyorsa, biz asla sindirmiyoruz ve kesinlikle kabul etmiyoruz. Bu ülke hepimizin ortak yurdu ve 10.452 kilometrekarelik bu vatan toprağının tek bir karışından bile vazgeçmiyoruz. Bu ülkenin temeli, sarsılmaz dayanağı ve asıl geleceği tamamen güney topraklarına dayanıyor."
Sözlerine, egemenlik iddialarında bulunanlara yönelttiği şu haklı sorularla devam etti:
"Ey egemenlik sevdalısı halk, egemen devletiniz nerede? Birileri kalkıp bize, yaşadığımız saldırıların ve başımıza gelenlerin hep biz direndiğimiz için yaşandığını söylemeye cüret edemiyor. Ancak biz onlara açıkça soruyoruz: Siz neden direnmiyorsunuz? Neden zalime boyun eğiyorsunuz? Hiç olmazsa bu saldırganlığa karşı neden sesinizi yükseltmiyorsunuz?"
Stratejik saha muharebesinden bahseden Şeyh Kasım, ilahi lütuf ve bölgesel güçlerin küresel aktörlerle vardığı uzlaşma sayesinde, işgalci saldırganlığının o dizginsiz vahşet boyutunun tamamen kırıldığı bir aşamaya geldiklerini belirtti. Varılan mutabakat zaptının, sahadaki gerilimi bugünkü o kontrollü seviyeye indirmeyi başardığını ifade etti.
Mevcut imkânlar çerçevesinde direnişin, düşman saldırılarının daha da yayılmasını engelleyen bir eşiğe ulaştığını doğrulayan Şeyh Kasım, buna rağmen sahada daha fazla gayrete ve çok daha kalıcı sonuçlara ihtiyaç duyduklarının da altını çizdi.
Bugün ülkeye dayatılan tüm dış baskıların tek bir amacı taşıdığını, onun da işgalcilerin iki yıldır savaş sahnesinde başaramadığı planları diplomatik masada elde etme çabası olduğunu savundu.
Şöyle konuştu:
"Bakın neyin peşindeler! Diyorlar ki: 'Milli ordu silahsızlandırılmalı!' Bre gafiller, iki yıl boyunca onları silahsızlandırmak için her yolu denediniz ama başaramadınız. Peki şimdi neden milli ordunun bu işi sizin adınıza yapmasını bekliyorsunuz? Sizin Lübnan'ın silahıyla, ordusuyla ne işiniz var?"
Sözlerini şu net ifadelerle sürdürdü:
"Bunu güya işgalcilerin güvenliği için istediklerini söylüyorlar. Onların güvenliği zaten sağlandı, istediğinizi fazlasıyla yaptınız. Şimdi asıl niyetiniz, milli orduyu kendi taşeronunuz, kendi maşanız haline getirmek. Ama bilin ki bu sizin için çok zor bir hedef. Bu ordu, halkın bağrından kopmuş milli bir ordu; Lübnan halkı da birbirini çok iyi tanıyor. Sizin dışarıdan gelip bize kendi iradenizi ve arzularınızı dayatmaya zerre kadar hakkınız yok."
"Direniş olmadan vatan asla ayakta kalamıyor" diyen Şeyh Kasım, düşmanın asıl niyetinin bütün ülkeyi yutmak olduğunu belirtti.
İşgalcilerin, vatanın gücünü kırmaya ve onu zayıflatarak topyekûn yok etmeye çalıştığını, ayrıca ülke içinde fitne ateşi yakarak devleti adım adım bir vesayet çukuruna sürükleyecek sinsi politikalar yürüttüğünü vurguladı.
Vatanın ancak tamamen özgürleşmesi, halkın eşsiz birliği ve tüm kesimlerin omuz omuza vermesiyle ayakta kaldığını vurgulayan Şeyh Kasım, "Toprakların bir kısmını veya halkın bir bölümünü feda ederek ülkenin geri kalanını kurtaracağını umanlar büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor" dedi.
Şöyle devam etti:
"Lübnan bir bütün, tek parça ve sonsuza dek öyle kalacak. Aksi takdirde varlığı tamamen sona eriyor. Bizim elimizde sağa sola çekiştirilecek birden fazla ülke yok, bizim tek ve bölünmez bir vatanımız var. Vatanın tek vücut olarak kalması ve aramıza girmeye çalışan bu nifak odaklarının tamamen defedilmesi için hep birlikte omuz omuza çalışmak zorundayız."
Hizbullah Genel Sekreteri, masadaki çerçeve anlaşmasını, Lübnanlı yetkililerin ellerindeki tüm diplomatik kozları peşinen teslim ettikleri "utanç verici bir taviz" olarak nitelendirdi.
Verilen bu tavizlere derhal son verilmesi, müzakere sürecinin baştan aşağı gözden geçirilip düzeltilmesi, doğrudan yürütülen müzakerelerin tamamen askıya alınarak dolaylı görüşmelere geçilmesi çağrısında bulundu.
Konuşmasının üçüncü ana başlığında çerçeve anlaşmasını ele alan Şeyh Kasım; sunulan bu taslağın, Lübnan'ın elindeki her şeyi İsrail düşmanının çıkarlarına ve arzularına peşkeş çektiğini, üstelik bunu tek bir oturuşta ve tek bir celsede yaptığını belirtti.
Yönetimin "elindeki tüm güç unsurlarından bir çırpıda vazgeçerek, düşmanın dayattığı tüm talepleri altın tepside sunduğunu" sözlerine ekledi.
Filistin Yönetimi'ni de İsrail-Amerikan projesine set çekmek yerine onun değirmenine su taşımakla eleştiren Şeyh Kasım, şunları söyledi:
"Çıkıp 'Biz bu güçle baş edemeyiz' diyorlar. Madem baş edemiyorsunuz, o zaman sessiz kalın! Teslimiyet bildirgeleri yayınlamayın, onay makamı gibi davranmayın; çıkıp açıkça 'Bizim buna gücümüz yetmiyor' deyin."
Sözlerine şöyle devam etti:
"Fakat yetkililer bunun tam tersini yapıyor; oturdukları koltukların gücünü kendi halklarına karşı kararlar almak için kullanıyorlar. Ülkeyi ikiye bölüyor ve sırf İsrail devletine yaranabilmek adına akla hayale sığmayacak 'her türlü siyasi iğrençliğe' imza atıyorlar. Oysa unuttukları bir şey var: İsrail devleti, kendi hastalıklı yapısı gereği, ancak karşısındakini ezip çiğnediğinde tatmin olan bir işgal mekanizmasıdır."
Aynı zorba anlayışın Amerika için de geçerli olduğunu belirten Şeyh Kasım, Amerikan yetkililerinin ikiyüzlülüğüne dikkat çekti. Şöyle dedi:
"Önce 'Bizim şu an İsrail'e baskı yapacak gücümüz yok' diyerek sahte bir çaresizlik sergiliyorlar; sonra da 'İsrail'i durdurabilmemiz için direnişi ortadan kaldırmanız şart' diyerek bizden kendilerini kurtarmamızı istiyorlar."
Şeyh Kasım'a göre bu siyasi manevra; İsrail düşmanının sahada sergilediği savaşı, vahşeti ve katliamları, diplomatik masada siyasi bir şantaj aracına dönüştürmekten başka bir şey değildi.
Şeyh Kasım, bitmek bilmeyen saldırıların yol açtığı bu güvenlik zafiyetinden doğrudan yetkilileri sorumlu tuttu. Onların, direnişin gücünden, halkın sarsılmaz azminden veya sergilenen onca fedakârlıktan güç almak yerine, gözlerini dışarıya dikip Amerika ve İsrail varlığına bel bağladıklarını belirtti.
Lübnan halkının ve siyasi güçlerin ezici bir çoğunluğunun bu anlaşmayı elinin tersiyle ittiğini vurgulayarak yetkililere şöyle seslendi:
"Sırf bu tablo bile, 'Biz bu anlaşmayı rafa kaldırdık' demek için yeterli değil midir?"
Yetkililerin tam yedi tur boyunca doğrudan müzakere masasına oturduğunu hatırlatıp elde edilen sözde sonuçları sorgulayarak şunları söyledi:
"Ortada sıfırın altında bir sonuç mu var, inanın bilmiyorum; ancak bu bitmek bilmeyen farklı turlardan çıkan yegâne sonuç sadece koskoca bir sıfırdır."
Cumhurbaşkanının elbette bir müzakere hakkı bulunduğunu teslim eden Şeyh Kasım; ancak bu hakkın hiç kimseye anayasayı, Taif Anlaşması'nı, edilen o resmi yeminleri ve hükümet beyannamelerini çiğneme yetkisi vermediğinin altını çizdi. Bu hakkın; Lübnan'ın, bu onurlu halkın ve şanlı ordunun kendi topraklarını savunma ve işgalciden hesap sorma hakkından vazgeçmek anlamına asla gelmeyeceğini belirterek, cumhurbaşkanının en asli görevinin ülkenin egemenliğini eksiksiz bir biçimde korumak olduğunu vurguladı.
Baştan aşağı başarısızlığa mahkûm olduğu açık olan bir fikri şirin göstermek için kelime oyunlarına ve diplomatik kılıflara başvurmayı kesin bir dille reddederek şöyle konuştu:
"Artık bu tavizkâr tutuma bir son verilmesini, çizilen bu yanlış müzakere rotasının derhal gözden geçirilip düzeltilmesini istiyoruz. Doğrudan görüşmeleri askıya alın ve derhal dolaylı görüşmelere geçin. Sesinizi gür çıkarın; emin olun ki zalime karşı sesinizi yükseltmek size sadece onur kazandıracaktır. Siz Lübnan'ın egemenliğini savunduğunuz ve bu yoldan dönmediğiniz sürece, tüm halk sizin arkanızda dağ gibi duracaktır."
Cumhurbaşkanının sıradan bir parti üyesi gibi davranamayacağını, onun "birleştirici bir hakem" olması gerektiğini vurgulayan Şeyh Kasım, liderin Lübnan halkını dikey çizgilerle kutuplara ayırmak yerine tek bir çatı altında toplaması gerektiğinin altını çizdi; zira içinden geçtikleri bu sürecin son derece tehlikeli olduğunu ifade etti.
Her zaman diyaloğa açık olduklarını belirten konuşmacı, şu can alıcı soruyu yöneltti:
"Direnişi ve direniş erlerini kanun dışı ilan edenlerle nasıl sağlıklı bir diyalog kurabiliriz? Bizimle masaya oturacaksanız, en azından bu direnişin meşru ve hukuki bir zeminde var olduğunu kabul etmek zorundasınız."
Sözlerine şöyle devam etti:
"Biz bize dayatılan bu dışlayıcı kararları asla tanımıyoruz. Ancak bir araya gelip fikir alışverişinde bulunabilmemiz için uyulması gereken son derece doğal ön koşullar vardır."
Bu olası görüşmelerin; aradaki uçurumları kapatacak, gerçek bir diyaloğun kapılarını aralayacak ve ortadaki bazı sorunları çözecek somut eylemlere sahne olması gerektiğini savundu.
Şeyh Kasım tarihi bir uyarıda bulunarak şunları söyledi:
"Şimdi size bir şey söyleyeceğim; bunu aklınıza iyi kazıyın ve yarın kendi gözlerinizle göreceksiniz: Eğer İsrail varlığı bugün veya yarın işgal ettiği bir karış topraktan çekilirse, bir geri çekilme planı uygularsa veya Lübnan'a kazanç sağlayacak herhangi bir adımı kabul ederse... Bilin ki bu, o sözde müzakere edilmiş anlaşmaların bir sonucu değildir! Bu taviz, tamamen direnişin sarsılmaz gücünün, mücahitlerin iradesinin ve İsrail varlığının sahada yaşadığı o büyük acziyetin bir sonucudur."
Müzakere masasında oturanların iddialarına da kulak verilmesi gerektiğini belirten Şeyh Naim Kasım, masadakilerin atılan her adımın aslında Hizbullah'ın işine yarayacağına inandıklarını kaydetti.
Şeyh Naim Kasım, “düşmandan elde edilecek her tavizin, hiçbir şey vermeyecek anlaşmalardan değil, “onurlu halkın eşsiz direnişi ve sahadaki kararlılığı sayesinde kazanılacağını” bir kez daha vurguladı. İsrail sırf bu anlaşmaları bahane ederek tamamen geri çekilmek zorunda kalsa bile hakikatin değişmeyeceğini çünkü günün sonunda kâğıtların değil, "sahadaki çetin gerçeklerin" belirleyici olduğunu sözlerine ekledi.
Şeyh Kasım, konuşmasının dördüncü ana başlığında yeniden inşa ve toparlanma sürecinin asıl sorumlusu olarak Lübnan hükümetini işaret etti.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Kasım, İsrail saldırıları sonrası yıkılan bölgelerin yeniden inşası için yakında devasa bir konut projesi katkısını ve detaylarını açıklayacaklarını duyurdu.
Tüm imkânlarını ve toplanan bağışları barınma ve onarım için seferber edeceklerini belirten Şeyh Naim Kasım, bu sürecin asıl sorumlusunun ise Lübnan hükümeti olduğunu vurguladı.
Derinleşen ekonomik kriz, elektrik kesintileri ve mevduat sahiplerinin bankalarda batan paraları üzerinden hükümeti sert bir dille eleştiren Hizbullah Genel Sekreteri, yönetimin acziyetine karşı halkın protesto haklarının yanında olduklarını ifade etti.
Silahların devlete devredilmesi tartışmalarına da değinen Şeyh Naim Kasım, işgal bitmeden ve göç edenler evlerine dönmeden bu konuyu görüşmeyeceklerini belirterek, önceliklerinin halkın mağduriyetini gidermek olduğunu belirtti.
Şeyh Naim Kasım, karşı karşıya kalınan bu Siyonist tehlikenin sadece bölgeye değil, tüm dünyaya yayıldığını belirterek; Amerika'yı küresel bir hegemonya kurmaya ve dünya kaynaklarını gasp etmeye çalışmakla suçladı.
Geleceğin, direnen bölge halklarına ait olduğunu; şehitlerin ise sadece yerel bir zaferin değil, çok daha büyük ve evrensel bir zaferin taşlarını döşediğini vurguladı.
Konuşmasının beşinci ve son bölümünde Şeyh Kasım; Amerika'nın tüm dünyayı kendi tahakkümü altına almaya çalıştığını, gücünün yettiği her coğrafyayı işgal etmek için fırsat kolladığını belirtti.
Egemenlik kurmak, kontrol etmek ve kaynakları sömürmekten başka hiçbir haklı gerekçesi olmadan İran'a güpegündüz saldırdığını, kuşatmayı ve saldırganlığını pervasızca sürdürdüğünü ifade ederek, "Artık bu dünyada küresel bir adalet sistemi veya uluslararası hukuk diye bir şey kalmamıştır," dedi.
İsrail düşmanının işgal altındaki Filistin'in tam kalbinde, bilhassa Gazze'de eşi benzeri görülmemiş katliamlar gerçekleştirdiğine dikkat çeken konuşmacı; şehit sayısının 75 bini, yaralı sayısının ise 175 bini aştığını hatırlatarak sordu:
"Sürekli adaletten dem vuran bu ikiyüzlü dünya nerede?"
Sözlerine şöyle devam etti:
“Bu vahşi katliamlar, tamamen Amerikan himayesi ve doğrudan Amerikan yönetimi altında gerçekleştiriliyor; Amerika istemediği sürece bu eli kanlı düşman cinayetlerine asla son vermeyecektir.”
Birleşmiş Milletler'de yaşanan manzaralara da atıfta bulunarak; İsrail'in sadece BM salonlarında değil, küresel vicdanda ve dünya halkları nezdinde de dışlanmış, lanetlenmiş bir düşman olduğunu göstermek için bu tepkilerin bir araç olarak kullanılması gerektiğini belirtti.
“Emin olun ki bu küresel dışlanma hali, günün sonunda bu düşmanı dize getirecek en büyük etkenlerden biri olacaktır,” dedi.
Şeyh Kasım, "kahraman, şehit veren ve cömert İran"ın sergilediği o onurlu duruşu selamlayarak şunları söyledi:
"Sırrı kutsal olsun; sahalarımızda, cihat meydanlarımızda, direnişimizde ve himayemizde en büyük sembolümüz olarak kabul ettiğimiz Yüce Liderimiz İmam Hamenei’yi saygıyla selamlıyorum. İran bunca liderini, evladını ve şehidini feda etmesine rağmen hâlâ dimdik ayaktadır."
İran halkını "yüce bir halk" olarak nitelendiren konuşmacı; halka, Devrim Muhafızları'na, güvenlik güçlerine, yöneticilere ve işçilere övgülerini sundu.
İran'ın, "Aleyhisselam Ayetullah Seyyid Mücteba'nın kutlu önderliğinde" ilerlemeye devam edeceği yönündeki umudunu dile getirdi. İran'ın; direniş güçlerinin ve tüm insanlığın bekası için dünyayı bir çöküşten ve uçuruma sürüklenmekten koruyan yegâne güç olduğunu tüm dünyaya kanıtlayacağını söyledi.
Şeyh Kasım, Filistin'e ilişkin umutlarını da dile getirdi. Yaşanan tüm acılara ve ortaya konan eşsiz fedakârlıklara rağmen Filistin'in “geleceğin en parlak sembolü ve aydınlık yüzü” olacağına inandığını belirtti. Filistin halkını “yüce, fedakâr ve cömert” olarak nitelendiren Şeyh Kasım, Filistin halkının günün sonunda bu toprakların “yegâne ve asıl sahibi” olduğunu vurguladı.
Şöyle devam etti:
"O işgalciye gelince; Allah'ın izniyle buralarda daha fazla barınamayacaktır!"
Ayrıca Yemen'deki Ensarullah'a; Yemen'in onurlu halkına, o cesur savaşçılarına, şehitlerine ve yöneticilerine selamlarını göndererek; bu yüce halkın her daim Filistin'in, İran'ın, Lübnan'ın ve bölgenin tüm haklı davalarının yanında dağ gibi durduğunu belirtti.
Yemen halkının bugün o ağır ekonomik ve siyasi baskılardan kurtulmak için verdiği mücadeleyi selamladı, bunun onların en doğal hakkı olduğunu vurgulayarak, "Yüce Allah sizlere güç ve sarsılmaz bir azim versin; Allah'ın izniyle mutlak zafer sizlerin olacaktır," dedi.
"Gelecek, bu bölgenin onurlu halklarına aittir!" diyen Şeyh Kasım, bu fani dünyadan ebediyete göç eden o dürüst şehitlerin, zaferin taşlarını kanlarıyla döşediklerini ve o mukaddes yolu açtıklarını vurguladı.
Sözlerine şöyle devam etti:
"Bu, sadece dar kapsamlı ve yerel bir zafer değildir; bu, çok daha büyük, çok daha geniş ve evrensel bir zaferdir. Elbette bu kutlu yürüyüş büyük bir sabır gerektirir."
Şeyh Kasım, tarihi konuşmasını şu duayla noktaladı:
"Ey Rabbimiz! Ayaklarımızı bu yolda sabit kıl ve inkârcı, kâfir kavimlere karşı bize zafer nasip eyle! Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun."