PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
BAE’nin İran’la sürdürdüğü ekonomik ilişkilerin aksine ABD ve İsrail’le derinleşen askeri ve güvenlik işbirliği, Abu Dabi’yi Tahran karşıtı bölgesel güvenlik mimarisinin kilit aktörlerinden biri haline getiriyor.

YDH ― Nur Haber Ajansı'na göre, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İran ile yürüttüğü ekonomik ilişkilere rağmen, ABD-İsrail ile kurduğu güvenlik işbirliğini İran'a karşı aleni bir mücadele hattına dönüştürüyor.
“40 Günlük Savaş” sürecinde yaşananlar, 27 Haziran'daki gizli Manama zirvesi, Umman'daki Salalah toplantısının sabote edilmesi ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun son Abu Dabi ziyareti, Körfez'deki güvenlik mimarisinde yaşanan eksen kaymasını net bir şekilde ortaya koyuyor.
Abu Dabi rejimi, artık Tahran'ın stratejik denklemlerinde yalnızca ticari bir ortak veya Körfez İşbirliği Konseyi'nin (KİK) sıradan bir üyesi değil, İsrail ve Washington'ın bölgesel operasyon ağının kilit bir parçası konumunda bulunuyor.
BAE'nin bölgedeki yeni jeopolitik konumunu görünür kılan en önemli kırılma noktası 40 Günlük Savaş oldu.
ABD Kongresi raporlarına göre, savaş boyunca İran’ın Körfez’deki Arap ülkelerine düzenlediği saldırıların neredeyse yarısı doğrudan BAE’yi hedef aldı.
İran'ın resmi açıklamaları, bu saldırıların bir kısmında bölgedeki ABD ve İsrail'e ait askeri ve güvenlik altyapılarının hedef alındığını belirtirken kimi hedeflerde yabancı istihbarat unsurlarının bulunduğuna dair raporlar da sızdı.
Tahran'ın savaş hesaplarında BAE ile ülkedeki “ABD-İsrail güvenlik ağı” arasındaki fiili fark ortadan kalkarken, çatışma sürecinde dikkat çeken tarihi bir adım atıldı.
Axios'un haberine ve ABD Kongresi raporlarına göre İsrail, savaşın ortasında Demir Kubbe hava savunma sistemini İsrailli operatör askerleriyle birlikte BAE’ye sevk ederek aktif hale getirdi.
Bu hamle, Demir Kubbe’nin İsrail ve ABD dışında bir ülkeye ilk kez konuşlandırılması anlamına geliyordu ve BAE'nin İsrail güvenlik ağının doğrudan bir parçası haline geldiğini belgeliyordu.
Söz konusu askeri entegrasyon, beraberinde devasa bir ekonomik çelişkiyi de getiriyor.
İran’ın güvenlik mimarisindeki en büyük tehditlerle kilit ortaklıklar kuran BAE, aynı zamanda Tahran'ın en büyük ekonomik ortaklarından biri olmaya devam ediyor.
Yüksek ticaret hacmi, İranlı şirket ve yatırımcıların BAE'deki köklü varlığı ile ülkenin liman ve finans ağlarının İran ticareti için taşıdığı yaşamsal önem, yıllarca bu ikiliğin sürmesini sağladı.
Ancak yaşanan son çatışmalar, ekonomik bağların kendiliğinden bir "stratejik güven" yaratmadığını kanıtladı.
Ekonomik ilişkilerin ötesindeki bu siyasi ayrışma, Hürmüz Boğazı'nın güvenliği konusunda yaşanan diplomatik hamlelerle daha da belirginleşti.
Basına sızan bilgilere göre, İran ile ABD arasındaki gerilimin en hararetli günlerinde, 27 Haziran'da Bahreyn'in başkenti Manama'da son derece gizli bir zirve düzenlendi.
BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid, ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper ve üst düzey bir Mossad danışmanının aynı masada buluştuğu, ABD'li Senatör Marco Rubio'nun ise çevrim içi katıldığı toplantının ana gündemini, İran ile ABD arasındaki olası bir uzlaşının baltalanması ve Hürmüz Boğazı'ndaki yeni düzenlemeler oluşturdu.
Bu toplantı, Abu Dabi'nin Washington ve Tel Aviv'in kararlarını uygulayan pasif bir aktörden ziyade, İran'ı çevreleme stratejisini bizzat dizayn eden bir güce dönüştüğünü gösterdi.
Nitekim bu stratejinin doğrudan bir yansıması olarak, İran'ın Irak ve Bahreyn dışındaki KİK üyeleriyle Hürmüz'deki denizcilik düzenlemelerini görüşmek üzere Umman'ın Salalah kentinde yapmayı planladığı toplantı sabote edildi.
Reuters'ın aktardığına göre, stratejik boğaz üzerinde varılacak olası mutabakatları şekillendirmeyi amaçlayan bu zirve; Washington, Tel Aviv ve Abu Dabi üçlüsünün Umman üzerindeki şiddetli baskısı sonucu iptal edildi.
Raporlar, BAE'nin, alternatif güzergâhları ve kilit konumu sebebiyle Hürmüz'de İran lehine yeni bir düzen kurulmasından duyduğu endişeyle bu toplantının engellenmesinde sahada aktif rol aldığını ortaya koyuyor.
Bu siyasi ve güvenlik kuşatmasının son halkası ise Binyamin Netanyahu’nun Abu Dabi’ye gerçekleştirdiği ziyaret oldu.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda İran'daki siyasi rejimi değiştireceğine yönelik sert açıklamalar yapan İsrail Başbakanı, hemen ardından 27 Eylül’de Muhammed bin Zayid'in özel davetlisi olarak BAE'ye gitti.
Reuters'ın haberine göre, iki lider arasında altı saat süren baş başa görüşmenin merkezinde ikili ilişkilerin yanı sıra doğrudan “İran” başlığı yer aldı.
İsrail basınında diğer Arap ülkelerinin temsilcilerinin de toplantıda bulunduğuna dair iddialar yer alsa da, bu ziyaret başlı başına keskin bir siyasi ve askeri gövde gösterisi niteliği taşıyor.
Ziyaretin zamanlaması, İsrail’in BM kürsüsünden savurduğu tehditlerin, bölgenin en güçlü Arap başkentlerinden birinde eylem planına döküldüğü mesajını veriyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında BAE, İran için yalnızca bir komşu olmaktan çıkarak; en kırılgan jeopolitik kavşakta, bir numaralı düşmanla aleni ve operasyonel işbirliği yapan bir cephe ülkesine dönüşmüş durumda.
Analizler, İsrail ve ABD ile stratejik koordinasyonunu derinleştiren, Hürmüz'de İran'ın etkinliğine set çeken BAE'nin bu tercihlerinin Tahran-Abu Dabi hattında yeni bir hesaplaşma gerektirdiğine işaret ediyor.
Bu durum, diplomatik ilişkilerin tamamen koparılması veya ticari faaliyetlerin durdurulması anlamına gelmese de, BAE'nin kârlı ekonomik ilişkilerle düşmanca güvenlik adımlarını birbirinden yalıtan mevcut politikasının sürdürülemez olduğu değerlendiriliyor.
Nur, haberini şu değerlendirme ile sonlandırdı:
"BAE seçimini yapmıştır. Artık Tahran’ın da kendi stratejik hesaplarını bu yeni gerçeğin üzerine inşa etme vakti gelmiştir. Zira sırf komşu olmak kimseye stratejik bir dokunulmazlık bahşetmez ve ekonomik çıkarların parlaklığı, ulusal güvenliğe yönelik tehditlere göz yummanın kılıfı olamaz."