ABD’nin Lübnan planı: “Yeniden inşa” üzerinden Hizbullah'ı tasfiye Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
LÜBNAN
01 Ekim 2026 · 11:40

ABD’nin Lübnan planı: “Yeniden inşa” üzerinden Hizbullah'ı tasfiye

Washington’ın 40 milyar dolarlık planı, “yeniden inşayı” Hizbullah’ın toplumsal bağlarını aşındırmanın ve İran’ın bölgesel nüfuzunu kırmanın aracına dönüştürüyor.

YDH- İbrahim Emin, El-Ahbar’daki analizinde, ABD’nin Lübnan için hazırladığı 40 milyar dolarlık yeniden inşa programının, Hizbullah’ı savaşla zayıflatma hedefini ekonomik ve toplumsal araçlarla gerçekleştirmeyi amaçladığını ortaya koyuyor. Yeniden inşa, mevduatların iadesi ve devlet hizmetleriyle Şii toplumun Hizbullah’a bağlılığının aşındırılması; eş zamanlı yaptırımlar ve hukuki baskılarla hareketin askeri ve mali yapısının daraltılması öngörülüyor. Lübnan’da başlayacak bu modelin Irak’a taşınarak İran’ın bölgesel nüfuzunun çözülmesi hedeflenirken Emin, Washington’ın güçlü ve bağımsız devletler kurma sicilinin bulunmadığını vurguluyor: Finansmanın büyük bölümünü başka ülkelerin karşılayacağı plan, Lübnan’ı Amerikan güvenlik, askeri ve mali kurumlarının sürekli denetimine açarak yeniden inşa üzerinden kalıcı nüfuz kurma arayışını yansıtıyor.

Bu belgenin hazırlanmasından sorumlu olanlarda bir ölçüde “saflık” bulunduğundan söz etmek mümkün olabilir. Bunun nedeni, bazı fikirlerinin uygulanamaz görünmesi değil; Amerikan deneyiminin, Washington’ın hiçbir zaman güçlü ve bağımsız devletler kurmak için çalışmadığını doğrulamasıdır. Aksine, bölgedeki sicili, birçok durumda devletlerin ve kurumlarının yıkımına yol açan müdahalelerle doludur. Bugün İran’da, Körfez ülkelerinde ve bölgenin geri kalanında yaptığı da budur.

Amerikan karar çevrelerinde Lübnan ile İsrail arasındaki çatışmanın nasıl sona erdirileceğine ilişkin tasavvurların bulunması yeni değildir. Ancak bu tasavvurlar hiçbir zaman İsrail’in doğrudan çıkarlarından sapmamıştır. Aralarında bir farklılık ortaya çıkmışsa, bu, çoğunlukla savaşların hedeflerine ulaşamamasının sonucudur. Lübnan’da iktidarı elinde tutanların uzun zamandır kavrayamadığı gerçek de budur.

Ancak bu kez dikkat çekici olan, Amerikan karar masasında farklı bir yaklaşımın denenmesini isteyenlerin bulunmasıdır: Açıklanan hedeften, yani Hizbullah’ı zayıflatmaktan vazgeçmek değil, bu hedefe ulaşmak için savaş dışında başka bir yol aramak. Bu eğilimin sahipleri, savaşların sonuç vermediğine ikna olmuş olabilir. Fakat daha önemlisi, savaşlar ABD’nin bölgedeki varlığını giderek daralttığı için, ona kalıcı nüfuz sağlayacak çıkış yolları aramaya yönelmeleridir.

Hazırlayanların söylediğine göre belge, ABD’nin Lübnan’ı yeniden inşa etmenin maliyetini Amerikan vatandaşının cebinden karşılayacağını varsaymıyor. Amerikan katkısı, zaten kararlaştırılmış yardım programlarını aşmayacak; finansmanın büyük bölümü Arap ülkelerinden ve bazı uluslararası başkentlerden gelecek. Buna karşılık Washington, harcama mekanizmalarının denetiminde temel bir rolü elinde tutacak. Bu da ileride yeniden inşanın bazı aşamalarının uygulama boyutunun Amerikan şirketlerine verilmesinin gündeme getirilmesi ihtimaline kapı açıyor. Önerilen program ayrıca Lübnan’ın tamamını Amerikan güvenlik, askeri ve mali kurumlarının sürekli gözetimine tabi kılıyor.

Aşağıda, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Lübnan’a ilişkin belgesinin üçüncü ve son bölümü yer alıyor (gayriresmî çeviri).

Dengeli müzakereler olmadan her anlaşmanın akıbeti 17 Mayıs Anlaşması’yla aynı olacaktır

Müzakereler ve uzlaşmalar tarihine dönüldüğünde, önerilen programla en yakından ilişkili örnek, Lübnan ile İsrail arasında 2022’de yapılan deniz sınırlarının belirlenmesi anlaşmasıdır. Lübnan ve İsrail, normalleşme olarak sunulmaksızın belirli bir ulusal hedefe ulaşmak için Amerikan arabuluculuğunda dolaylı müzakerelere katılmıştı. İlke olarak bu yöntem başka dosyalara da taşınabilir.

Bundan önce Lübnan ile İsrail, Amerikan arabuluculuğunda imzalanan ve Meclis tarafından onaylanan 17 Mayıs 1983 Anlaşması’na varmıştı. Ancak anlaşma yürürlüğe girmedi; iç bölünmelerin, Suriye’nin muhalefetinin, İsrail’in kendi çekilmesini Suriye güçlerinin çekilmesine bağlamasının ve Lübnan’ın anlaşmayı uygulama kapasitesinden yoksun olmasının ağırlığı altında sona erdi.

1983 deneyimi, Lübnan’ın içeride asgari bir benimsenme, bölgesel düzeyde gerilimleri kontrol altında tutma ve uygulama kapasitesi olmadan; ayrıca devlet inşası alanında ciddi ve güvenilir teklifler bulunmadan, hiçbir zaman dengesiz müzakerelere girmemesi gerektiğini gösteriyor.

Bununla birlikte Marshall Planı (Almanya ve Japonya) ve Kuzey İrlanda deneyimi gibi başka örneklere de işaret edilebilir. Bu karşılaştırmalar, ilke olarak, yeniden inşanın güvenlik ve onurla birleştiğinde siyasi bağlılıkları etkileyebileceğini (Marshall Planı); askeri gücün tek başına siyasi kimliği değiştirmeye yetmediğini (Almanya ve Japonya); devlet dışı silahlı güçlerin ise ancak toplumsal tabanları çıkarlarını ve onurlarını koruyacak bir gelecek ufku gördüğünde gerileyebileceğini (Kuzey İrlanda) gösteriyor. Ancak siyasi, toplumsal ve tarihsel yapıların farklılığı, bu modellerin Lübnan’a olduğu gibi aktarılabilmesini sınırlandırıyor.

Program nasıl başarısız olur?

Program, öncelikle ona bağlılık sözde kaldığında (40 milyar doların sağlanması) ya da finansman uygulanması imkânsız taleplere bağlandığında başarısız olur. Paranın eski mezhepçi yolsuzluk kanallarından geçmesi de tehlike yaratır; çünkü bu, silahlı projenin devletin acizliğine ilişkin anlatısını doğrular.

İsrail’in çekilmeyi reddetmesi hâlinde başarısızlık tehlikesi büyür; zira işgalin sürmesi, Hizbullah’ın dayandığı korunma ihtiyacı anlatısını güçlendirir. Ancak en büyük tehlike, Washington’ın uzlaşmayı uzun soluklu bir uygulama gerektiren proje olarak değil, fotoğraf çektirme fırsatı olarak görmesidir. Bu durumda program, 17 Mayıs Anlaşması’nın uğradığı akıbete uğrayabilir.

Güneylilerin 90 ila 180 gün içinde sahada somut projeler görmemesi hâlinde, karşı anlatının hızla halka ulaşacağı açıkça anlaşılmalıdır. Hizbullah yeniden inşa sürecini kontrolü altına alırsa hizmetler yeniden devlete değil, ona bağlanacaktır. Daha tehlikelisi ise devletin yeniden inşasının, Şii toplumu kapsayan bir süreç olmak yerine onu aşağılayan bir söyleme dönüşmesidir. Çünkü tehdit ve aşağılama, topluluğa bağlılığı güçlendirir.

İçeriden kaynaklanan bir başka tehlike de Lübnan siyasi sınıfının “LSRA” kurumunu kontrolü altına alabilmesidir. Bu nedenle program, mevcut durumla uzlaşmaya yönelik basit bir girişim değil, devlet egemenliğini yeniden tesis etmenin aracı olmalıdır. Bu yöndeki herhangi bir sapma, programa verilen siyasi desteği hızla aşındıracaktır. Buna karşılık, yararlanıcıların yardımlara erişmesini ya da bunları açıkça kabul etmesini engelleyebilecek güvenlik koşulları ortadan kaldırılmalıdır. Halk, devletin hizmetlerini isteyebilir; ancak Hizbullah’tan korktuğu için bunu açıkça dile getirmekten çekinebilir.

Öte yandan, iç reform süreci gerçek olmalı ve mevduat sahipleri paralarını geri almalıdır. Aksi hâlde vatandaşla devlet arasında güven kurulamaz. Mevduatların geri alınması süreci hayalî kalırsa Lübnanlıların devlete duyduğu güveni yeniden kazanmak kolay olmayacaktır.

Sonuç olarak, insanlardan korunmadan vazgeçip boşluğa adım atmalarını isteyerek Hizbullah’ın toplumsal ekosistemi zayıflatılamaz. Hizbullah ancak güvenilir uluslararası güvencelerle ve şeffaf uygulamayla desteklenen Lübnan devleti; güvenliğin, onurun, yeniden inşanın ve ulusal aidiyetin daha iyi kaynağı hâline gelirse zayıflatılabilir. Hizbullah’tan, başarısız bir devlete katılmak için silah bırakmasının istenemeyeceği de anlaşılmalıdır. Ancak devlet de silahsızlanmanın başlaması için kusursuz hâle gelmeyi bekleyemez. İki süreç paralel ilerlemelidir; çünkü güvenilir bir devletin inşası, silahsızlanmayı gerçekleştirilebilir kılar. Lübnan halkı da olup biteni görebilmeli ve takip edebilmelidir.

1989’da Taif Anlaşması’nın imzalanmasından bu yana Lübnan ile İsrail arasındaki çatışma, beş büyük çatışma evresinden geçti. Her döngüde canlar, altyapı ve ekonomik kapasite yok edildi; ancak bunların hiçbiri kalıcı bir çözüm üretmedi. (Tabloya bakınız.)

Lubnan_Israil_Catisma_Tablosu (1)


Tarihsel olarak Lübnan’ın güneyi, en fazla ihmal edilen bölgelerden biridir. Beyrut bir finans başkenti olarak gelişirken güneydeki köyler altyapı, iş imkânları, modern okullar ve düzenli kamu hizmetlerinin yetersizliğini yaşamaya devam etti. 1982 ile 2000 arasındaki İsrail işgali ve tekrarlanan savaşlar, güneyin ulusal ekonomik döngüden kopmasına katkıda bulundu. Mühimmat da en az 17 beldenin tarım arazilerinde izler bıraktı. Yoksulluk ve altyapı zayıflığı, Hizbullah’ın yükselişi döneminde doğmadı; onun ortaya çıkışından önce de vardı. Partinin toplumsal ekosisteminin neden kök saldığını açıklayan da budur.

Buna karşılık İsrail’in kuzeyindeki Celile, etnik açıdan en çeşitli bölgedir (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD verilerine göre yüzde 44 Yahudi, yüzde 46 Arap, yüzde 8 Dürzi). Örgütün verileri, İsrail’in gelişmiş ülkeler arasında yoksulluk oranları bakımından en büyük farklardan birini kaydettiğini gösteriyor (yoksulluk oranı yüzde 13 ile yüzde 43 arasında değişiyor; fark 30 puana ulaşıyor). Adva Merkezi’nin 2025 tarihli bir araştırması ise düşük ücretli çalışanların oranının kuzeyde ve güneyde yüzde 28,5’e, merkezdeyse yüzde 17,5’e ulaştığını ortaya koydu. Reut Enstitüsü de Celile’yi “ekonomik ve toplumsal bir sıçramaya” ihtiyaç duyan “coğrafi çevre” içinde sınıflandırıyor. 2023–2026 savaşı, kuzeyden 60 binden fazla kişinin tahliye edilmesine yol açtı. Savaşın etkileri, yaklaşık 565 milyar dolar büyüklüğündeki İsrail ekonomisine de yansıdı; beklenen büyüme yüzde 4–5’ten yaklaşık yüzde 1’e geriledi.

Buradan hareketle, anayasal ve kalkınmaya dayalı bir barış çerçevesi, onlarca yıllık çatışmanın ardından iki bölgede eş zamanlı kalkınmanın önünü açabilir. Tarihsel paradoks, bu iki bölgenin çatışmadan önce ekonomik bakımdan birbirine bağlı olmasıdır; sınır ötesi ticaret ve toplumsal bağlar doğal bir durumdu. Dolayısıyla barışın sağlanması, yapay bir bağ yaratmaz; doğal bir bağı yeniden kurar. Bütün bunlar bizi temel meseleye geri götürüyor: Soru artık 40 milyar doların büyük bir meblağ olup olmadığı değil, sürekli savaşın daha az maliyetli olup olmadığıdır.

Amerikan kamuoyuna nasıl seslenmeliyiz?

ABD ile İran arasında süresi belirsiz bir savaş, en yüksek maliyetli ve en fazla belirsizlik taşıyan seçeneklerden biri olacaktır. Doğrudan ve dolaylı maliyetlere ilişkin tahminler yüz milyarlarca dolarla trilyonlarca dolar arasında değişiyor. Üstelik İran’da siyasi değişimin sağlanacağına dair bir güvence ya da açık bir çıkış stratejisi bulunmuyor; bölgenin istikrarı açısından doğabilecek büyük riskler de buna ekleniyor.

Buna karşılık Lübnan yolu, bu maliyetin yalnızca sınırlı bir bölümünü oluşturuyor. Amerikan diplomatik nüfuzuyla desteklenen 40 milyar dolarlık bir program, Lübnan devletinin kurumlarını yeniden inşa edebilir, Lübnan–İsrail güvenlik çerçevesini oluşturabilir, İran’ın vekilinin toplumsal ekosistemini zayıflatabilir ve Amerikan siyasi maharetinin askeri tırmanış olmadan egemenliği güçlendiren sonuçlara ulaşabildiğini kanıtlayan bir model ortaya koyabilir. Bu, başkanın başarı olarak sunabileceği bir kazanımdır. Bütün zayıflıklarına rağmen Lübnan, İsrail’i ve müttefiki ABD’yi yok etmeye kendini adamış ideolojik mollaların yönettiği teokratik bir devlet değildir. Lübnan yolu, tek bir başkanlık dönemi içinde ilan edilebilecek, yapılandırılabilecek ve başarı olarak sahiplenilebilecek diplomatik bir kazanımdır. Bu, bir devleti yıkmak değil, yeniden inşa etmektir.

“Devleti Yeniden İnşa Programı”nın başarısı, milislerin devletin yerini alması projesinin zayıflatılabileceği başka sahalarda da uygulanabilir bir model yaratacaktır. Etkisi kendiliğinden ortaya çıkmayacak olsa da büyük bir psikolojik ve stratejik değer taşıyacaktır. Hizbullah’ın toplumsal ekosistemi çatlar ve devlet partinin tekeline aldığı işlevleri üstlenirse İran, bir vekiline yaptığı en başarılı yatırımı kaybeder. Tahran’ın 40 yıldır inşa ettiği model bütünüyle çöker. Ardından Irak’a yönelinebilir; çünkü oradaki İran milislerinin yapısı da aynı mantığa dayanır: Devlet yoktur, dolayısıyla hizmetleri milis sunar. Lübnan’daki başarı ise Iraklı reformculara bir emsal, bir model ve moral desteği sağlar.

Lübnan ve Irak’taki bu iki yatırımın aşınması, “direniş ekseni” anlatısını içeride de zayıflatacaktır. Bu, İran’da yönetim değişikliğini garanti etmez; ancak yönetim değişikliğini daha olası hâle getiren iç baskıları artırır.

Yemen’deki Husilere gelince, onlar yapısal olarak farklıdır; coğrafi bakımdan yalıtılmıştır ve kabile temelinde örgütlenmiştir. “Önce Lübnan” yaklaşımının Husiler üzerindeki etkisinin hemen ortaya çıkması beklenmez. Ancak İran’ın daha geniş yapısı zayıflar ve vekillerini finanse etme kapasitesi daralırsa Husiler zamanla stratejik derinliklerini kaybeder. Bu, anlık bir domino etkisi değil, daha sonra ortaya çıkacak bir etkidir. Dolayısıyla Devleti Yeniden İnşa Programı, yalnızca Lübnan’a yönelik bir politika değil, İran’a yönelik bir politikadır. İran’ın bölgesel yapısını en güçlü düğüm noktasından hedef alır; bunu bombalarla değil, işleyen bir devlet aracılığıyla yapar.

Sovyetler Birliği, ABD Moskova’yı işgal ettiği için değil, ona bağlı devletler (Polonya, Macaristan, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan) 1989 ile 1991 arasında birbiri ardına çöktüğü için yıkıldı. Her kopuş, merkezin güvenilirliğini zayıflattı, sıradaki devleti cesaretlendirdi ve imparatorluk modelinden çıkmanın mümkün olduğunu kanıtladı. Berlin Duvarı yıkıldığında soru artık Sovyet sisteminin ayakta kalıp kalamayacağı değil, ne kadar hızlı çökeceğiydi. Çevre bu bütünlüğü imkânsız hâle getirene kadar merkez bütünlüğünü korudu.

İran’ın bölgesel yapısının da aynı yapısal mantıkla işlediği açıktır. Tahran, kırk yılını vekillere dayalı bir yatırım ağı kurmaya ayırdı: Lübnan–Hizbullah, Irak–Haşdi Şabi, Yemen–Husiler ve Suriye (2024’e kadar). Bu ağ, stratejik derinlik, caydırıcılık unsurları ve yönetimin meşruiyet dayanakları olarak işlev gördü. Her vekil diğerinin varlığını gerekçelendirdi; böylece “direniş ekseni” anlatısı, Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bütünlüklü ve genişleyen bir yayın görünür olmasına ihtiyaç duydu. Düğüm noktalarından biri ikna edici biçimde çökerse anlatı çatlar.

Suriye zaten İran’ın nüfuz yörüngesinden çıktı. Lübnan da onu izler ve Tahran’ın onlarca yıl boyunca Hizbullah’ın çevresinde kurduğu yapı çatırdarsa İran, bölgesel yatırımının temel bir bölümünü kaybetmekle karşı karşıya kalabilir. İran içinde, bölgesel vekillere harcanan maliyetle onların elde ettiği sonuçlar karşılaştırıldığında, bu kayıplar kamuoyu tartışmalarında daha fazla yer bulabilir. O zaman, direniş yapısının kendisi çökerken dış nüfuzun İran’a stratejik derinlik sağladığı ve “direnişin İran’ı koruduğu” anlatısı zayıflayabilir.

Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da kendisine bağlı sosyalist sistemin ülkelerini kaybettikten sonra ayakta kalamaması gibi, İran da Suriye’nin, Lübnan’ın ve nihayet Irak’ın art arda kaybedilmesinden sağ çıkamaz. Bu durumda yönetimin devrilmesi askeri işgal gerektirmez; kendi çevresi açısından önemsiz hâle getirilmesini gerektirir.

Azami baskıyla eş zamanlı yeniden inşa

“Devleti Yeniden İnşa Programı”, bugün olduğu gibi İran’a uygulanan mevcut azami baskıyla desteklenmelidir. İki süreç birbirini tamamlar: Yaptırımlar, askeri caydırıcılık, diplomatik tecrit ve savaşın yol açtığı yıpranma; İran’ın vekil ağını finanse etme, yeniden ikmal etme ve yönlendirme kapasitesinin gerilemesine yol açan etkenlerdir.

Finansmanı, silahları ve yönlendirmeyi zayıflatan baskılar, yeniden inşa ihtiyacını ortaya koyan programla örtüşür; böylece insanlar vekilden talepte bulunmaktan vazgeçer, çünkü hizmetleri devlet sunacaktır. İki sürecin birbirine bağlı olduğu açıktır; zira devlet üzerinden bir alternatif sunmadan uygulanan azami baskı, insanları zayıflamakta olsa bile silahlı güce bağımlı bırakacaktır. Baskı olmadan yürütülen yeniden inşa ise silahlı projenin, devletin onu bünyesine katabileceğinden daha hızlı biçimde yeniden şekillenmesine izin verecektir. Baskıyla yeniden inşanın eş zamanlı yürütülmesi, silahlı projeyi aynı anda iki taraftan sıkıştırır. Bu deneyimin başarısı, İsrail’in kuzey sınırlarında kalıcı güvenlik istikrarı anlamına gelir. ABD, başkanın kutlayabileceği diplomatik bir kazanım elde eder; İran’ın vekil yapısı zayıflar ve bölgeye bir model sunulur. Bütün bunlar, sürekli savaşın birikimli maliyetinin yüzde 8’inden daha azına denk gelen 40 milyar dolarlık bir bedelle gerçekleşir.

Yeniden inşa güneyin yalnızca bazı kesimleriyle sınırlı kalsa, mevduat sahiplerinin paralarının yalnızca bir bölümü geri alınsa, Lübnan ordusu bazı bölgelere konuşlansa ve toplumsal ekosistemin bütünlüğünde çatlaklar ortaya çıksa bile, kısmi bir başarı Lübnan’ı mevcut durumuna kıyasla çok daha iyi bir konuma getirecektir. Yeniden inşa için aktarılan her dolar, ulaşılan her yararlanıcı ve yeniden kurulan her köy, programın bütünüyle uygulanıp uygulanmadığından bağımsız olarak kalıcı bir kazanım oluşturur. Lübnan, en azından mevcut gidişatı değiştirebilecek tek yolu denemiş olacaktır. Ancak programın başarısızlığı ters tepkiler doğuracaktır. Yine de hareketsiz kalmanın riskleri, dikkatle düşünülmüş ve sağlam biçimde kurgulanmış bir girişimin risklerinden daha büyüktür. Mevcut durum zaten felakettir: 36 yılda beş savaş, toplam 20 milyar dolarlık birikimli zarar, çökmüş bir ekonomi ve her çatışma turunun ardından kendini yeniden şekillendiren silahlı bir proje.

Lübnan’ın bugünkü durumu, programı uygulamayı denemeye elverişlidir. Lübnan’ın bir dönüşüm, İran’ın ise zayıflık evresinde olması da buna yardımcı oluyor. Olumsuz taraf ise hâlihazırdaki mevcut durumdur.

Askeri ve güvenlik aygıtına karşı öneriler

Metin, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik aygıtını hedef alan hukuki ve mali kısıtlamalar sürecinin, yeniden inşa süreciyle paralel yürütülmesini öneriyor. Operasyonel dilinin sızmasının programın genel çerçevesinin siyasi güvenilirliğini zedeleyebileceği kaygısıyla, bu sürecin diplomatlarla, yabancı hükümetlerle ve uluslararası kuruluşlarla yapılan açık görüşmelerden uzak tutulması öngörülüyor.

Barış çerçevesi ve yeniden inşa sözleşmesinin yanında, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik aygıtının manevra alanını aşamalı olarak daraltacak ve bunu mevcut bütün hukuki araçları kullanarak yapacak paralel bir süreç bulunmalıdır:

Birincisi, yaptırımlardan kaçınmayı, kara para aklamayı, alkollü içki ve uyuşturucu ticaretini önlemek için uluslararası ve yerel düzeyde adli takibat uygulanmalı; listelere alınmış kişiler yetkili mahkemelere sevk edilmelidir.

İkincisi, Karz-ı Hasen kurumuna, İran Devrim Muhafızları’yla bağlantılı finansman ağlarına, Captagon ve uyuşturucu gelirlerine ve Dubai merkezli kara para aklama faaliyetlerine yönelik hedefli yaptırımlar uygulanmalıdır.

Üçüncüsü, listelere alınmış ve silah tedarikine, mali kolaylaştırma faaliyetlerine ya da askeri operasyonlara karışmış kişiler hakkında seyahat yasakları getirilmeli, mal varlıkları dondurulmalı ve Interpol kırmızı bültenleri çıkarılmalıdır.

Dördüncüsü, izinsiz mali işlemlere karşı Lübnan’ın bankacılık talimatları uygulanmalı; Lübnan Merkez Bankası’nın ve mali istihbarat biriminin kapasitesi güçlendirilmelidir.

Beşincisi, Amerikan ve müttefik kurumlarla koordinasyon içinde, silah akışını engellemek ve mali ağları işlevsizleştirmek amacıyla istihbarat desteği sağlanmalıdır.

Uygulamada bu süreç, yeniden inşa programının yerine geçmez; onunla paralel ilerler. Dolayısıyla yeniden inşa programı olumlu teşvik sağlayacak, baskı süreci ise Hizbullah’ın direnme veya süreci sabote etme kapasitesini zayıflatacaktır. Her iki süreç de gereklidir; hiçbiri tek başına yeterli değildir.

Lübnan’daki ve diasporadaki Şiilerin rolü

Programın uygulanması, Bekaa, Dahiye ve kentsel topluluklar dâhil olmak üzere güney dışındaki farklı toplumsal ve ekonomik çevrelere; ayrıca Batı Afrika, Körfez, Güney Amerika ve Avrupa’daki Lübnan diasporası ağlarına ulaşacak bir stratejinin geliştirilmesini gerektiriyor. Bu çevreler, toplumsal ekosistemdeki çatlakları derinleştirecek ilave baskı noktaları oluşturuyor.

Mevduat sahiplerinin paralarının güvenilir, yasayla güvence altına alınmış ve uluslararası denetime tabi bir süreç üzerinden geri alınması, toparlanmaya duyulan güveni yeniden kurmanın doğrudan dayanaklarından biridir. Bankacılık çöküşünde mevduatlarını kaybeden her Şii ailenin, programın başarısında doğrudan maddi çıkarı vardır. Hizbullah programı engellerse mevduat sahiplerinin paralarını geri alma sürecini de engellemiş olacaktır. Bu, hiçbir siyasi aktörün bütün bir toplum karşısında sürdüremeyeceği bir tutumdur.

Batı Afrika, Güney Amerika, Körfez ve Avrupa’daki Lübnanlı Şii diaspora ağları da silahlı proje lehine bağış toplamak için geniş bir taban oluşturuyor. Bu çevreleri sürece katma stratejisinin başarısı; mevduat sahiplerinin paralarını geri almalarına yönelik özel süreç hakkında güvenilir bilgiler sağlanması, yeniden inşa taahhüdünün güvence altına alınması ve doğrudan dijital yönetime bağlı kalınmasıyla mümkün olur. Bu da dışarıdan içeriye doğru işleyen bir baskı unsurunun yaratılmasına yardımcı olur.

Bu nedenle programın yararları yalnızca güneyde değil, Şii çoğunluğun yaşadığı bütün bölgelerde somut olarak hissedilmelidir. Bekaa ve Dahiye doğrudan yatırımlara, iş imkânlarına ve hizmet sunumuna tanık olmalıdır. Program yalnızca güneye özgü bir girişim olarak görülürse devlete verilen desteği pekiştirmek yerine parçalar.

Çatışmadan en fazla zarar gören çevrelerin katılımı öncelikli olsa da ulusal meşruiyet; devletin yeniden inşası, mevduat sahiplerinin paralarının geri alınması ve yolsuzlukla mücadele konularında Hristiyan, Sünni, Dürzi ve mezhepçi olmayan sivil çevrelerle iletişim kurulmasına bağlıdır. Çünkü program mezhepçi bir operasyon değil, ulusal bir sözleşmedir; ancak çalışmaya savaştan en fazla zarar gören bölgelerde başlar.

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 01.10.2026 13:50 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45290/abd-nin-lubnan-plani-yeniden-insa-uzerinden-hizbullah-i-tasfiye