Hanedanda korku ve nefret: Suud kendini savunamıyor Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
ANALİZLER
02 Ekim 2026 · 15:43

Hanedanda korku ve nefret: Suud kendini savunamıyor

❝Suudilerin asıl korkusu, bir başka düşmanı bombalamak üzere F-15'lerinden bazılarına harekât emri verdiklerinde, varis sınıfından olmayan pilotların prens saraylarından birine saldırmayı seçebilecek olmasıdır.❞

YDH — Askeri strateji, jeoekonomi, askeri tarih ve uluslararası ilişkiler üzerine çalışmalarıyla tanınan Amerikalı yazar Edward Luttwak, UnHerd'de yer bulan analizinde, Suudilerin sahip olduğu büyük ve modern silahlı kuvvetlere rağmen Yemen'deki Sanaa hükümeti güçleri karşısında neden kendi başına savaşamadığını ve Kraliyet ailesinin orduyu nasıl bilinçli biçimde bölüp parçaladığını ele aldı. 

✱✱✱


Fransızlar, Suudilerin Husilerle savaşmasına yardım etmek amacıyla bölgeye birlikler, uçaksavar füzeleri ve avcı bombardıman uçakları gönderdikten sonra, İngiltere'deki İşçi Partisi hükümetinin anti-emperyalist tutumundan vazgeçerek savaşa katılması kaçınılmazdı. Ancak ironik bir şekilde, Avrupa'nın askeri hareketliliğindeki bu canlanma Washington'da başlamıştı.

Suudiler ABD'den yardım istediğinde Donald Trump bu talebi reddetti; zira Suudilerin kendi İran savaşına destek vermeyi reddetmesi onu derin bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Bu durum, Avrupalı siyasi liderler arasında en girişimci ruha sahip olan Emmanuel Macron’un önünü açtı.

Macron, hizmet sunmadan önce faturayı önüne koyacak kadar nezaketsiz bir davranış sergilemezdi fakat askeri desteğe karşılık geleneksel Suudi ödülünün son derece yüklü bir savaş uçağı siparişi olduğunu çok iyi biliyordu.

Fransızların, bir zamanlar çok başarılı olan ancak mevcut ürünü —kimsenin istemediği, hayalet uçak veya gelişmiş teknoloji özelliklerinden yoksun Rafale savaş uçağı— nedeniyle zor günler geçiren Dassault firmasını kurtarmak için böyle bir satışa çaresizce ihtiyacı var.

1985 yılına dönüldüğünde, serbest düşüşte olan İngiliz uçak imalat sektörüydü. Sektör, çoğunlukla istenmeyen uçakları için hem İngiliz havacılık sanayisine hem de devasa bir aracılar ağına 40 milyar sterlinlik Suudi nakdi sağlayan muazzam el-Yemame sözleşmesiyle kurtarılmıştı.

Bu aracılar, Scotland Yard'ın Ağır Dolandırıcılık Ofisi (SFO) tarafından gecikmeli olarak başlatılan ve öylesine başarılı olduğu için 2006 yılında Tony Blair tarafından -hiçbir mahcubiyet belirtisi gösterilmeksizin- ulusal güvenlik gerekçesiyle kapatılmak zorunda kalınan bir soruşturmaya kadar, on yıllar boyunca denetimden başarıyla kaçmayı başardılar.

Şimdi bir kez daha İngiliz havacılık sanayisi, kimsenin istemediği bir jet savaş uçağı programıyla ayakta kalmaya çalışıyor.

İtalya ve Japonya ile geçici bir ortaklık yürütüyor; hava kuvvetlerini asla savaşa sokmayacak olan ve uçak üretmeyi fabrika işçilerine istihdam sağlamanın bir yolu olarak gören İtalyanlar ile bu üçlü anlaşmayı Tokyo'nun yeni savaş uçağı için Amerika'nın Lockheed tekeliyle yürüttüğü müzakerelerde bir koz olarak gören Japonlar bu ortaklığın taraflarıdır.

Suudi Arabistan’ın askeri destek için zayıflamış Fransızlara ve İşçi Partisi'nin çekingen figürlerine yönelmesi, sürekli değişen Ortadoğu'daki az sayıdaki sabit gerçekten birini keskin bir şekilde hatırlatmaktadır: Suudi monarşisinin kendini savunamama durumu.

Bu durum biraz açıklama gerektirmektedir; zira Suudi Arabistan silahlı kuvvetleri, ülkenin 18,8 milyonluk yerli nüfusuna kıyasla hem son derece iyi silahlanmış hem de oldukça büyüktür.

Kara, hava ve deniz kuvvetlerinde toplam 280 bin, “ne olursan ol yine gel” tarzı bir Bedevi milis gücünden İtalya'nın Carabinieri'sine benzer düzenli bir paramiliter güce evrilen paramiliter ulusal muhafız birliğinde ise yaklaşık 75 bin personel bulunmakta olup Krallığın silahlı kuvvetlerinin mevcudu toplamda 350 bin kişiye ulaşmaktadır.

Üstelik Suudi güçleri iyi inşa edilmiş üslere, etkileyici karargâhlara ve modern silahlara sahip olmanın yanı sıra, yeni emekli olmuş ABD'li generaller de dâhil olmak üzere her kademedeki Amerikalı, İngiliz ve diğer yabancı askeri eğitmenlerden kusursuz bir eğitim almışlardır.

Ne var ki yapamadıkları tek şey, Suudi Arabistan'ın düşmanlarıyla savaşmaktır; buna, savaşçı kadrosunun büyük bir kısmı etek ve sandalet giyen, ellerinde eski AK-47'ler taşıyan, açıkça bakımsız adamlardan oluşan ancak aynı zamanda İran tarafından kaçak yollarla sokulan balistik füzeleri ve gemisavar dronları fırlatma kapasitesine sahip son derece yetenekli ekipleri de barındıran ve şu anda çok tehlikeli olan Husi isyancıları da dâhildir.

Bu silahları kullanan Husiler, Mekke'ye saldırmışlardır ve şu an Kızıldeniz'deki Yenbu terminalinden yapılan Suudi petrol ihracatını ciddi şekilde engellemektedirler. Ancak bugün bile, Husilere karşı tam güçle karşılık vermek üzere Yemen'e yönelik bir Suudi taarruzunun herhangi bir belirtisi bulunmamaktadır.

Bunun nedeni, Krallığın yönetici hanedanı için en ölümcül tehlikenin uzun zamandır askeri bir darbe olasılığı olmasıdır; tıpkı 14 Temmuz 1958'de Irak monarşisine son veren ve iktidardaki Hüseyni hanedanının istisnasız tüm üyelerini öldüren darbe gibi.

Bağdat'ın merkezinde patlak veren o şiddet ve vahşet dolu günde, monarşinin sözde dostlarının ve müttefiklerinin hiçbiri yardım edememiş; yakın zamana kadar ülkeyi aracı kıldıkları Iraklı yetkililer üzerinden yöneten yerel İngiliz diplomatlar ise canlarını ancak kurtarabilmişlerdi.

Bu tehlikeye karşı Suudi yönetici hanedanının birbirini izleyen liderleri, mümkün olan en etkili çareyi uygulamaya koymuşlardır: dış düşmanlara karşı değil, doğrudan kendi silahlı kuvvetleri içinde bir böl ve yönet stratejisi. Böylece, silahlı kuvvetlerin farklı muharip unsurları coğrafi olarak dağıtılmış ve tamamı doğrudan savunma bakanının kendisine, yani Prens Halid bin Selman El Suud'a bağlı olan savunma bakanlığının çeşitli bölümlerinden sorumlu farklı prenslerin komutasına verilmiştir. (Prens Halid, Suud Hanedanı'nın atası Kral Abdülaziz'in torunu olup; veliaht prens, başbakan ve ülkedeki asıl güç sahibi olan Muhammed bin Selman'ın küçük kardeşidir.)

Suud Hanedanı'nın kontrolünü güvence altına almak için konumlandırılan tüm bu kraliyet üyelerine rağmen, savunma bakanlığına Riyad ve diğer kent merkezlerinde bir güç tekeli tanınmamaktadır.

Bu şehirler aynı zamanda, mevcudu 150 bini aşan ve nihayetinde krallığın kurucu hükümdarının bir başka torunu tarafından komuta edilen, tamamen ayrı bir yapıya sahip Suudi Arabistan Ulusal Muhafızları tarafından da garnizon olarak tutulmaktadır.

Daha küçük bir birlik olan 15 bin kişilik Sınır Muhafızları, ülkeye havadan veya denizden kimlerin girip çıktığını sıkı bir şekilde kontrol ettiği için acil durumlarda çok kritik bir rol oynamaktadır.

Sınır Muhafızları da tıpkı Muhammed bin Selman'ı koruyan, krallığın en yakından izlenen ve en dikkatle kontrol edilen gücü Kraliyet Muhafızları gibi Kral Abdülaziz'in bir torunu tarafından komuta edilmektedir.

Son olarak, mevcudu 35 bin civarında olan ve yine bir başka ayrı organın kontrolü altında bulunan seçkin Suudi Arabistan Acil Müdahale Gücü bulunmaktadır.

Teorik olarak, tüm bu farklı kuvvetlerin Husilere karşı birleşik bir taarruz gerçekleştirmesini engelleyecek hiçbir şey yoktur. Komutanlarının birbiriyle rekabet eden soylarına rağmen, birliklerin tamamı ateşli bir şekilde Şii karşıtı olan Vahhabi inancına mensup Sünni Müslümanlardır.

Husiler ise, İran'ın ve Suudi Arabistan'ın doğu eyaletinin yoğun tepki çeken On İki İmam Şiiliğine değil, belirgin bir şekilde daha heterodoks bir yapıya sahip olan “Beşçiler” (Zeydiyye) inancına mensuptur.

Ancak pratikte, Suudi Arabistan ordusunun ve güvenlik güçlerinin, yöneticilerini -bir bütün olarak Kraliyet ailesini- devirmek üzere bir araya gelmelerini önlemek amacıyla özenle farklılaştırılmış olması, onları muharebe alanında düşmanla yüzleşirken gerekli olan en önemli özellikten, yani bütüncül bir uyum duygusundan yoksun bırakmıştır.

Askeri güç, toplam kuvvetin uyumla çarpımına eşittir; uyum yoksa güç de yoktur.

Farklı silahlı kuvvetlerin içerisinde uyumu zorlaştıran bir başka yapısal engel daha bulunmaktadır; zira subayların bir kısmı Kraliyet ailesinin “varisleridir”. Bu durum, subayların maaşlarına ek olarak otomatik bir ödenek de aldıkları anlamına gelmektedir.

Diğerleri ise yalnızca, kraliyet ailesinin ödeneklerinden çok daha düşük seviyelerde olabilen maaşlarına sahiptir; oysa tüm bu personelin ülkelerini korumak için hizmet etmesi ve savaşması beklenmektedir.

Suudilerin asıl korkusu; Husileri ya da bir başka düşmanı bombalamak üzere F-15'lerinden bazılarına harekât emri verdiklerinde, varis sınıfından olmayan pilotların kapsamlı bir askeri isyanın başlangıcı olarak krallığın prens saraylarından birine saldırmayı seçebilecek olmasıdır.

Bu senaryo, Mısır ve Irak monarşilerini yıkan askeri ayaklanmaların hava kuvvetleri eliyle gerçekleştirilen bir versiyonu olacaktır.

Mantıksız sayılamayacak bu korku yüzünden Suudiler, korunmak için uzun zamandır, zaman zaman İngilizler ve Fransızların da desteklediği Amerikalılara bel bağlamaktadır.

Son yıllarda Türklere ve Pakistanlılara dahi çağrıda bulunmuşlardır ancak bu ülkeler, Suudi Arabistan'ın karşı karşıya olduğu en acil tehdit olan Husilerle savaşmak üzere herhangi bir birlik göndermeyi şu ana dek reddetmişlerdir.

Bu ret kararı, söz konusu ülkelerin İran'ın yarattığı çok daha büyük tehdide karşı koymak üzere güç gönderme ihtimallerinin daha da düşük olduğuna işaret etmektedir.

Suudilerin komşusu olan Emirlikler de, kendilerini savunmak için —en azından başlangıçta bir kısmı İsrail birlikleri tarafından kullanılan— İsrail silahlarını devreye sokmuş olsalar dahi Amerikalılardan vazgeçmiş değillerdir.

Suudiler, kendi başlarına kullanmayı öğrenebilecekleri anti-füze kapasiteleri elde etmek için bir endüstriyel yatırım gibi gösterişsiz bir formatta da olsa birtakım adımlar atabilirler.

Ancak nihayetinde varisler, Suudi Arabistan'ın devasa petrol gelirleri akışını diğer herkesle paylaşmayı öğrenmek zorundadırlar; aksi takdirde sadece servetlerinden çok daha fazlasını kaybetme riskini göze almış olacaklardır. 


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 02.10.2026 17:31 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45363/hanedanda-korku-ve-nefret-suud-kendini-savunamiyor