PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.
❝Suudi Arabistan, bu modelde kendini paktı yönlendiren aktör olarak konumlandırıyor. Türkiye ise yüksek katma değer sunan kilit bir üye olarak varlık gösteriyor. Pakistan ise bir diğer taşıyıcı sütun konumunda,❞

YDH ― İran merkezli Tesnim Haber Ajansı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos'ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması içinde şekillenen yeni iş bölümünü mercek altına alan kapsamlı bir analiz yayımladı.
✱✱✱
Pakistan Dışişleri Bakanı'nın Mekke Savunma İttifakı'na dair açıklamaları, Türk medyasında geniş yankı uyandırdı. Görünen o ki Mekke İttifakı'nın genişlemesi konusunda, Pakistanlı yetkililer Türk diplomasisinden çok daha fazla öne çıkacak ve daha sık açıklama yapacak.
Ankara merkezli ve AK Parti'ye yakın yayın organlarından Akşam gazetesi, Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar'ın gazetecilere verdiği şu demeci, ilk sayfasından fotoğraflı bir manşetle duyurdu:
"Altıdan fazla ülke; Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Paktı'na katılmak istiyor. Pakt uyarınca, bu üç ülkeden birine yönelik olası bir saldırı, hepsine yapılmış sayılıyor. Gelecek hafta, bu anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan'ın mevcut durumunu değerlendirmek üzere olağanüstü bir toplantı düzenlenecek ve biz, Suudi Arabistan'ı savunmakla yükümlüyüz."
Mekke İttifakı adı altındaki "Ortak Savunma Anlaşması", 7 Ağustos tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanmıştı. Anlaşma, imzacı ülkelerden herhangi birine yönelik bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağını açıkça hükme bağlıyor.
Ancak Türk analistler, bu uzlaşıya dair üç ciddi eleştiri ve çekinceyi gündeme getirdi: İlk olarak, paktın metni hâlen gizliliğini koruyor ve kimse içeriği tam olarak bilmiyor. İkinci sorun, metnin Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayından geçmemiş olması. Üçüncüsü ise hükûmetin, ülkeyi bölgesel bir savaşa sürükleme yetkisinin bulunmaması.
Öte yandan uzmanlar, Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki gerilimin, NATO'nun 5. maddesindeki gibi bir "ortak savunma gerektiren saldırı" niteliği taşımadığı görüşünde birleşiyor. Bunun temel gerekçesi, söz konusu saldırıları başlatan tarafın bizzat Suudi Arabistan olması. Dolayısıyla Riyad, ortak savunma talep edebileceği bir senaryoda "saldırıya uğrayan" taraf konumunda değil. İkinci gerekçe ise bu çatışmaların Mekke Anlaşması imzalanmadan çok önce başlamış ve devam ediyor olması. Hâliyle bu durum, ittifak üyelerine geçmişe dönük yeni bir yükümlülük yüklemiyor.
Yeni bir iş bölümü modeli
Yetkililerden gelen açıklamalar, Türkiye'nin Mekke İttifakı’na dair bölgesel hassasiyetlerin son derece farkında olduğunu ve oldukça temkinli bir tutum sergilediğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Türkiye'nin verdiği sözün arkasında olduğunu belirterek Suudi Arabistan'a gerekli teknik, donanımsal ve istihbari desteğin sunulacağını kaydetti.
Ancak İstanbul ve Ankara'daki analistlere göre bu ifadeler, Suudi Arabistan'a askerî ve savunma odaklı bir destek verileceği anlamına gelmiyor. Uzmanlar, Fidan'ın yalnızca Riyad yönetimini teskin etmek amacıyla hareket ettiğini düşünüyor. Onlara göre Fidan, ittifaka dair kapalı, usulen (proforma) ve muğlak vaatlerde bulunmak durumunda kaldı.
Öte yandan, önde gelen Türk analistler ülkenin geniş çaplı bir bölgesel çatışma sarmalına sürüklenme tehlikesine dair endişelerini defalarca dile getirmişti. Bunun ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir açıklama yaparak Mekke Paktı'nın ne İran'a ne de İsrail'e (Siyonist rejime) karşı kurgulandığını vurguladı.
Gelinen noktada İshak Dar'ın açıklamaları, perde arkasında mutabakata varılmış bir iş bölümü olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Görünen o ki ittifakın iç meseleleri, genişleme vizyonu ve yeni üye kabulüne dair inisiyatif Pakistan'a devredilmiş durumda. Türkiye ise yeni üyeler konusunda daha fazla öne çıkmak ve açıklama yapmak istemiyor.
6 Yeni Aday Ülke Hangileri?
Pakistan Dışişleri Bakanı, ittifaka dair son açıklamalarında 6 ülkenin bu yapıya katılmayı ciddi bir şekilde ve sıcak bir yaklaşımla arzu ettiğini öne sürdü. Ancak bakan, bu ülkelerin isimlerini zikretmekten kaçındı.
Türk medyası ile ülkenin siyaset ve savunma uzmanlarına göre, eldeki bulgulara ve ülkelerin askerî-teknik kapasitelerine bakıldığında adaylar hakkında kesin bir yargıya varmak henüz zor. Yine de kulislerde ve analizlerde, tahminlere dayalı olarak şu ülkelerin isimleri öne çıkıyor:
Mısır: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ifadelerine göre Kahire yönetimiyle görüşmeler yapıldı ve bu güçlü Arap-Afrika ülkesinin pakta katılımı şu an değerlendirme aşamasında.
Bangladeş: Görünen o ki Bangladeşli yetkililer de bu ittifakta yer almaya hevesli. Hatta davet edildikleri takdirde bu konuyu olumlu değerlendireceklerini açıkça belirttiler.
Suriye: Ahmed eş-Şera liderliğindeki geçici hükûmetin Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani, Şam'da siyasi ve savunma odaklı bir komitenin bu konuyu incelediğini duyurdu.
Katar: Doha yönetimi paktla ilgili resmî bir açıklama yapmamış olsa da, bazı Türk medya organlarında Katar'ın ciddi bir aday olduğu dile getiriliyor.
Ürdün: Habertürk kanalı, Mekke Paktı'nın üç kurucu üyesinin de Ürdün'ün katılımını çok istediğini iddia etti.
Azerbaycan Cumhuriyeti: Bakü de muhtemel seçeneklerden biri olarak masada ancak Azerbaycanlı resmî makamlardan konuya dair henüz bir açıklama gelmedi.
Elbette şunu da eklemek gerek: Bazı Türk medya kuruluşları, Kuveyt ve Irak'ı da iki olası aday olarak gündeme taşımıştı. Fakat sonradan yaşanan gelişmeler; Irak'ın böyle bir niyet taşımadığını, Kuveyt'in ise doğrudan Suudi Arabistan'dan gelecek açık ve resmî bir daveti beklediğini ortaya koydu.
Hakan Fidan, 8 Ağustos'ta yaptığı açıklamada Mısır'ı bu mekanizmanın "doğal bir ortağı" olarak tanımlamış ve bir sonraki aşamada pakta dâhil olmasını beklediklerini söylemişti. Ne var ki Kahire henüz son sözünü söylemedi. Mısır Dışişleri Bakanı, konunun anayasal çerçeve, hukuki yükümlülükler ve teknik yönleriyle masaya yatırıldığını belirtmekle yetindi.
İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Chatham House da yayımladığı bir raporda tam olarak bu açmaza dikkat çekti: "Mısır; üyeliğin getireceği güvenlik avantajları ile başkalarının askerî yükümlülüklerine sürüklenme riski arasında bir denge kurmaya çalışıyor."
Bangladeş cephesinde ise daha somut emareler var. Ülkenin Dışişleri Bakanı Halilurrahman, parlamentoda yaptığı bir konuşmada niyeti açıkça belli etti: "Kurucu üç ülkeden davet gelmesi hâlinde, Dakka yönetimi üyelik konusunu değerlendirmeye alacaktır."
Şunun altını çizmek elzem: Paktın kurucularına göre, Bangladeş'in anlaşmaya dâhil olması oyunun kurallarını değiştirecek. Zira bu sayede Hint Okyanusu'ndan Güney Asya'ya uzanan geniş coğrafya fiilen sürece katılacak ve ittifak, salt Orta Doğu odaklı bir proje olmaktan çıkacak.
Türkiye'deki savunma uzmanları, Suriye'nin pakta katılmaya istekli olduğu kanaatinde. Ancak önemli bir şerh düşüyorlar: Suriye'nin hâlihazırda kurumsallaşmış, yeniden yapılandırılmış ve güven telkin eden düzenli bir ordusu bulunmuyor. Buna rağmen Levant (Doğu Akdeniz) coğrafyasının stratejik önemi ve Ankara'nın Şam üzerindeki nüfuzu göz önüne alındığında, Erdoğan yönetiminin Suriye'yi de bu denkleme katma eğiliminde olduğu anlaşılıyor.
El Cezire ise konuya dair yayımladığı raporda şu iddiaya yer verdi: "Türkiye; Azerbaycan ve Katar'ın Mekke Paktı'na dâhil olmasını çok istiyor, ancak bugüne dek bu konuda ciddi bir müzakere yürütülmüş değil."
Hatırlanacağı üzere, paktın açıklandığı ilk günlerde AK Parti'ye yakın medya organları ile hükûmet güdümündeki düşünce kuruluşları, anlaşmanın önemi üzerine oldukça abartılı yorumlar yapıyordu. Fakat son dönemde iç dinamiklerdeki hassasiyetler ve analistlerin "bölgesel gerilimlerden uzak durulmalı" şeklindeki peş peşe uyarıları, bu söylemin tonunu ciddi ölçüde düşürdü.
Yeni iş bölümünde Pakistan tarafının çok daha belirgin bir rol üstlendiği ortada. Nitekim bana kalırsa siz de durumu gayet doğru tespit ettiniz; ancak yine de şimdilik ortada imzalanmış "resmî bir iş bölümü" olduğunu söylemek mümkün değil.
Hakan Fidan 26 Eylül'deki bir açıklamasında, "Pakistan genel sekreter adayını belirledi ve muhtemelen kendisi bu göreve getirilecek" demişti. Bu sözlerin hemen ardından, kulislerde Emekli General Numan Mahmud'un ismi dilden dile dolaşmaya başladı.
Türk analistler, paktın yavaş yavaş şekillenen operasyonel modeline dair önemli bir detaya dikkat çekiyor: Suudi Arabistan, bu modelde kendini daimî sekreterliğe ev sahipliği yapan, finansmanı sağlayan ve Körfez'deki bir operasyon üssünden paktı yönlendiren aktör olarak konumlandırıyor. Türkiye ise denklemin diğer tarafında; askerî teknolojisi, yerli savunma sanayisi, NATO bünyesindeki köklü tecrübesi ve Batı dünyasıyla olan bağları sayesinde pakta yüksek katma değer sunan kilit bir üye olarak varlık gösteriyor. Pakistan ise gücünü askerî kapasitesi, nükleer potansiyeli ve İslam dünyasındaki geniş iletişim ağları üzerinden tanımlayan bir diğer taşıyıcı sütun konumunda.
Ancak kurucu üç üyeye atfedilen tüm bu devasa kapasitelere rağmen, Türkiye'deki analistlerin büyük bir çoğunluğu, paktın gelecek vizyonuna hâlâ şüpheyle yaklaşıyor ve olumlu bakmıyor.
Örneğin siyaset ve savunma analisti Gökhan Ereli; Pakistan'ın hem Çin hem de ABD ile eş zamanlı diyalog kurabilme kapasitesinden faydalanmak adına, paktın liderliğini İslamabad'ın üstlenmesi gerektiğini savundu. Buna karşılık uzmanlardan Hacı Mehmet Boyraz, pakta çok sayıda yeni üye almanın esaslı ve kalıcı bir etki yaratmayacağı görüşünde. Ona göre asıl mesele, kurucu üç ülke arasındaki iş birliğinin ne kadar derinleşebileceği.
Diğer taraftan, iktidar partisine yakınlığıyla bilinen SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı), Mekke Paktı'nı "yeni bir güvenlik ekseni" yaratma yolunda atılmış önemli bir adım olarak değerlendiriyor. Ne var ki SETA'nın analizlerinde, bu yeni güvenlik ekseni içinde Türkiye'nin hangi ülkelerin lehine veya aleyhine konumlanacağına dair net bir detaya girilmiyor.
Batılı analistler ise meseleye daha mesafeli. Onlar Mekke Paktı'nı, bölgesel çapta bir "güvenlikte öz yeterlilik" arayışının ilk denemesi olarak nitelendiriyor ve ittifakın gücü ile kapasitesi hakkında abartılı beklentilerden kaçınılması gerektiğini savunuyor.