Netanyahu’nun “sekizinci cephesi”: Hakikate karşı propaganda savaşı Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
İSRAİL EKSENİ
09 Ekim 2026 · 09:28

Netanyahu’nun “sekizinci cephesi”: Hakikate karşı propaganda savaşı

Taha Hüseyin, Netanyahu’nun BM’deki konuşmasını Siyonist propaganda düzeninin bir parçası olarak değerlendirerek, seçilmiş olgularla kurulan zafer anlatısının bağlamından koparılan gerçekler yeniden ortaya konarak bozulabileceğini yazdı.

YDH- Taha Hüseyin, Netanyahu’nun «hakikat için savaş» söylemini, Siyonist hareketin kuruluşundan beri sürdürülen hasbara faaliyetlerinin güncel biçimi olarak ele alıyor: Olguların bağlamından koparılıp seçilerek sunulması, İsrail’in suçlarını görünmez kılarken kamuoyuna zafer anlatısı dayatmayı amaçlıyor. Hüseyin’e göre bu anlatıya karşı koymak, dışarıda bırakılan gerçekleri yeniden bağlamına yerleştirerek karşı söylemi kurmayı gerektiriyor. Pager operasyonunu da askerî açıdan taktik başarı olarak değerlendiren yazar, bunun stratejik sonuçlarının henüz ortaya çıkmadığını; operasyonun direnişin hafızasını ve karşılık verme iradesini güçlendirdiğini, İsrail’in ise kendi kayıpları ve toplumsal etkileriyle yüzleşeceğini vurguluyor.

17 Ekim 1984 sabahı, Birleşmiş Milletler’in 39. döneminin 32. genel kurulu toplandı. Gündeminde, Yetki Belgeleri Komitesinin raporuna ilişkin 3. madde, (b) bendi altında, İran İslam Cumhuriyeti’nin komitenin kabul edilmesini tavsiye ettiği karar tasarısına yönelik bir değişiklik önerisi vardı. Öneri, «İsrail’in yetki belgeleriyle ilgili olanlar hariç» ibaresinin eklenmesini öngörüyordu.

İsrail heyetinin yetki belgelerini hedef alan öneriye, 48 ülkenin temsilcisinin imzaladığı ve dört ülkenin daha katıldığı, BM’de A/39/584 ve Add.1 numarasıyla kayda geçirilen bir mektup eşlik ediyordu. Mektupta şöyle deniyordu: «Biz, aşağıda imzası bulunan Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin temsilcileri, İsrail heyetinin Genel Kurulun 39. dönemine ait yetki belgelerine ilişkin çekincelerimizi size iletmek istiyoruz. Çekincelerimiz, diğer hususların yanı sıra, İsrail’in Birleşmiş Milletler Şartı’nı ve uluslararası hukuku açıkça ve sürekli biçimde ihlal etmeyi sürdürmesine, ayrıca Filistin meselesi ve Ortadoğu’daki durumla ilgili Birleşmiş Milletler kararlarına cezasız biçimde meydan okumasına dayanıyor. Bu mektubun, gündemin 3. maddesi kapsamında Genel Kurulun resmî belgelerinden biri olarak dağıtılmasını talep ediyoruz.»

Oturum New York saatiyle 10.55’te başladı. Hindistan, İran, Libya ve Suriye temsilcilerinin peş peşe yaptığı bir dizi konuşmanın ardından, İran’ın değişiklik önerisi hakkında işlem yapılmamasına yönelik usul önerisi sunuldu. Öneri 80’e karşı 41 oyla kabul edilirken 22 ülke çekimser kaldı. Böylece İran’ın değişiklik önerisi düşürüldü ve Yetki Belgeleri Komitesinin kararı daha sonra olduğu gibi kabul edildi. Oylamanın ardından birkaç konuşma daha yapıldı ve sonra İsrail varlığının BM’deki yeni temsilcisi kürsüye çıktı. Otuz beş yaşını doldurmasına dört gün kalmış bir gençti. «Bu heyet önünde yapacağım ilk konuşmada ülkemi savunacağımı sanıyordum, ancak kendimi bu kadar kısa sürede Birleşmiş Milletler’in kendisini savunmak zorunda bulacağımı beklemiyordum. Az önce İsrail’in yetki belgelerini reddetme girişimine tanık olduk. Bu, İsrail’e yönelik yeni bir saldırı değil, bu heyetin varlığını hedef alan bir girişimdi» dedi.

Bu genç Benyamin Netanyahu’ydu ve bu, onun «BM sahnesindeki propaganda kariyerinin» ilk duraklarından biriydi. Yaklaşık 42 yıl sonra, birkaç gün önce aynı kürsüde, BM’nin 81. döneminde, varlığının başbakanı sıfatıyla durdu; yaklaşık seksen yıllık bir suçun savunmasını yaparak yeni bir tiyatro gösterisi sundu, yedi cephede kazandığı zaferleri sıraladı ve şimdi «sekizinci cephede: hakikat uğruna savaşta» olduğunu ilan etti.

Netanyahu’nun sözünü ettiği sekizinci cephe mecazi bir ifade değil; varlığın savaştığı ve savaşmaya devam ettiği diğer cephelerden önce gelen, ileri bir cephe. İlk kongresinden devletinin kuruluşuna ve bugüne kadar Siyonist projenin neredeyse ayrılmaz bir niteliği oldu. Netanyahu’nun seçtiği başlıktan bile okunabilen bir yalan bu. Gerçekte, modern tarihin hakikat uğruna değil, hakikate karşı verilen savaşlarının en büyüğü. Siyonist hile tam da burada yatıyor. 129 yıldır uygulanıyor ve belki de bu yıllarda onu Benyamin Netanyahu’dan daha iyi temsil eden hiç kimse olmadı.

Netanyahu’nun biyografisinin genetik köklerini araştırmak için bir ya da iki kuşak geriye gitmekte fayda var. Netanyahu’nun baba tarafından dedesi Natan Mileikowsky bir «magid», yani vaiz ve halk hikâyecisiydi; fikri hareketin salonlarından Yahudi topluluklarına taşıyan ilk dönem Siyonist vaiz kuşağındandı. 1879’da Rus İmparatorluğu’nda doğdu. Rusya ve Sibirya’da, ardından Polonya’nın şehir ve kasabalarında Siyonizm’i savunarak konuşma turlarına başlamadan önce Volojin Yeşivası’nda dinî eğitim aldı. Lodz’a yerleşerek oradaki bir Siyonist sinagogda magid olarak görev yaptı. İbranice ve Yidiş dilinde vaaz veriyor, basında yazılar yayımlıyor, ulusalcı bir seferberlik söyleminde dinî metinlerden ve Yahudi tarihinden yararlanıyordu. 1920’de ailesiyle birlikte Filistin’e göç etti; propaganda faaliyetlerine ve Avrupa ile ABD’deki konuşma turlarına devam etti. Natan, İbranice basında yayımlanan bazı yazılarını daha sonra oğullarının ve torunlarının da taşıyacağı başka bir adla imzaladı: «Tanrı verdi» anlamına gelen «Netanyahu». Bu ad daha sonra ailenin resmî soyadı oldu. Belki de bu, Benjamin’in uydurmak zorunda kalmadığı ilk yalandı. Onu taşıyarak doğmuş, sonra da çok sevmişti.

İngiliz tarihçi Andrew Roberts, «Devlet Yönetimi Sanatının Sırları» programının onuncu bölümünde Netanyahu’ya babasının siyasi kişiliği üzerindeki etkisini soruyor. Netanyahu şöyle cevap veriyor: «Muazzamdı! Doğal olarak bir kütüphanede büyüdüm. Bir tarihçinin kütüphanesinde büyüdüm. Öncelikle kitaplarla çevriliydik ve ben babamla çevriliydim.» 1910’da Varşova’da doğan ve 2012’de Kudüs’te 102 yaşında ölen Benzion Netanyahu yalnızca bir tarihçi değildi. Gençliğinden itibaren Revizyonist Siyonist hareket içinde faaldi ve Ze’ev Jabotinsky’nin sekreterliğini yaptı; ardından hayatının büyük bölümünü geçireceği araştırma ve tarih yazımına yöneldi. İspanya Yahudilerinin tarihi ve engizisyon üzerine araştırmalarıyla tanındı; yerleşik tarih anlatılarıyla onlarca yıl boyunca tartışmaya girerek tarihçiler arasında geniş çaplı bir münakaşaya yol açtı. Yöntemi üzerine uzun uzadıya konuşulabilir, ancak yönteminin en belirgin özelliklerinden biri engizisyon tarihine yaklaşımında görülür. Eski soruya yeni bir cevap aramakla başlamadı; aynı soruya geri dönüp onu elinde evirip çevirdi: Acaba bu sorunun temelindeki varsayım baştan beri doğru muydu? Buradan hareketle kaynakları ve olguları yeniden düzenleyerek cevabını ve anlatısını baştan kurdu.

3 Aralık 2020’de Hudson Enstitüsü, Michael Doran’ın yönettiği «İsrail Başbakanıyla Söyleşi» başlıklı bir etkinlik düzenledi. Benyamin burada, yıllar sonra çocukken yazdığı tarih defterlerini bulduğunu anlattı ve babasının ona yazmayı ve metinleri gözden geçirmeyi nasıl öğrettiğini hatırladı. Bir keresinde yazdıklarını düzenlemesini istediğinde Benzion ona şöyle cevap vermişti: «Hayır, hayır. Hem yazacak hem düzenleyeceksin. Önce belirlemen gereken şey şu: Ne söylemek istiyorsun? Sonra onu söyle.»

Hasbara savaşının siperleri

Netanyahu’nun 1967’de tesadüfen işgal ordusunun «Sayeret Matkal» birliğine girmesi, daha sonra meslek edineceği diğer savaşından, yani «hasbara» savaşından onu çıkaran şey değildi. Yıllar sonra birliğin komutanı Uzi Yairi, ekip komutanı olarak geri dönmesi için onu subay kursuna göndermek istediğinde «Bibi» bu teklife pek hevesli yaklaşmadı. Konuyu ağabeyi Yoni’yle görüştüğünde, Yoni onun yerine gitmeyi önerdi. Yoni «Sayeret Matkal»a katıldı ve birliğin komutanı olana kadar orada kaldı. 1976’da Entebbe’deki rehine kurtarma operasyonunda vurularak öldürüldü. «Bibi» ise Sabena uçağındaki rehineleri kurtarma operasyonu sırasında dost ateşiyle sol kolundan hafifçe yaralandıktan sonra birlikte geçirdiği beş yılın ardından ayrıldı.

Netanyahu’nun hayatını incelemek, anlatısını yanıltma ve aldatma üzerine kuran bu adamın kişiliği hakkında pek çok şeyi açıklıyor. Sayeret Matkal mensubu olan ve silahından yanlışlıkla ateş çıkan Marco Ashkenazi şöyle diyor: «Yolcuları vurmamak için zayıf silahlar olan Beretta tabancalarını kullanıyorduk. Yaralanma neredeyse bir çizikten ibaretti. Bibi’nin eli belki bir hafta bandajlı kaldı. Diyelim ki Netanyahu da ben de olaydan fayda sağladık.» Görüşmecisi kendisinden bunu açıklamasını istediğinde şöyle cevap verdi: «Başbakanımız, büyük bir kurtarma operasyonuna katılıp bu sırada yaralanmış biri olmanın halesine kavuştu. Savaşta yaralanmış olmak büyük bir unvan. Ben de sonradan başbakan olan genç bir subayı yaralayınca ünlü oldum.»

Netanyahu, «Bibi: Benim Hikâyem» adlı kitabında «Hasbara, 1973-1976» başlıklı tam bir bölüm ayırarak diğer savaşının başlangıcını bizzat anlatıyor. Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Boston’a dönmesinin ardından, Kasım 1973’te yaşanmıştı. Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün ana binasının merdivenlerinde İsrail karşıtı broşürler dağıtan Arap öğrencileri, onların karşısında da karşı propaganda malzemeleri dağıtan küçük bir İsrailli öğrenci grubunu gördü. Onlara yaklaşıp yardım etmeyi teklif etti ve orada Uzi Landau’yla tanıştı. Netanyahu yaklaşık yarım yüzyıl sonra o anı şöyle anlatıyor: «O gün MIT’nin merdivenlerinde Uzi beni hasbara savaşının siperlerine soktu.» Netanyahu bu savaşı, «İsrail’in karalama ve iftiralara karşı yürüttüğü bitmeyen halkla ilişkiler mücadelesi» olarak tanımlıyor.

«Hasbara» İbranice «açıklama» ya da «izah» anlamına geliyor; ancak kelime kısa sürede gerçek anlamını aşarak Siyonist harekete devlet kurulana kadar eşlik eden en belirgin kavramlardan biri haline geldi ve İsrail’in dışarıya yönelik propaganda düzeninin adı oldu. Siyonist gazeteci ve aktivist Nahum Sokolow, 20. yüzyılın başlarında kavramı Siyonist hareketin siyasi sözlüğüne ilk kez kazandıran kişiydi. Bunu, medya ve propaganda faaliyetlerine olumlu ve diplomatik bir nitelik kazandırmak, Theodor Herzl’in ilk Siyonist kongrelerde kullandığı «propaganda» kavramına eşlik eden yanıltıcı anlam yükünden uzaklaştırmak amacıyla yaptı. Kurumsal düzeyde ise bu çalışmayı yürütecek, farklı ad ve biçimlerde onlarca kurum oluşturuldu. Bunların ilki, Siyonist propagandayı Avrupa ve ABD’de birleştirmek ve Yahudi Ulusal Fonu «Keren Kayemet» ile Kuruluş Fonu «Keren Hayesod»un faaliyetlerini desteklemek amacıyla 1920’de Dünya Siyonist Örgütünün teşkilat yapısı içinde resmen kurulan «Hasbara Departmanı»ydı. Sokolow, 1934’te Kudüs’te Hayesod temsilcileriyle yaptığı görüşmede propaganda için «Bu, öğrenmemiz gereken bir bilimdir» dedi. Buna karşılık, Siyonist zihniyette «hasbara»yı kavramsal ve kurumsal yönleriyle anlamak için gerçek bir çaba göstermeden hiç kimse bu cephede etkili biçimde mücadele edemez.

Netanyahu yolculuğuna böyle başladı: Boston’daki İsrailli Öğrenci Örgütüyle propaganda malzemeleri dağıtmaktan sinagoglarda, Yahudi topluluklarında ve üniversitelerde konferanslar vermeye uzandı. Kendi anlattığına göre ilk konferansını Massachusetts’in Hull kasabasındaki bir sinagogda yaklaşık on yaşlı erkeğe verdi. Ancak çevresi kısa sürede genişledi. 1975’in başlarında İsrail’in Boston’daki konsolosluğu, Netanyahu’nun Amerikan kamuoyuna hitap etme becerisini fark etti. Konsoloslukta medya çalışmalarından sorumlu diplomat Colette Avital, yerel kamuoyu karşısında İngilizce konuşarak İsrail’i savunabilecek konuşmacılar arıyordu ve genç Netanyahu’da aradığını buldu. Netanyahu için konferanslar ve yerel televizyon kanallarında İsrail’in tutumunu temsil edeceği programlar ayarlamaya başladı; her konferans için 25 dolar ödüyordu. Böylece Netanyahu, iki yıldan kısa süre içinde hasbara faaliyetlerini üniversite merdivenlerinde malzeme dağıtmaktan İsrail konsolosluğunun çatısı altında Amerikan kamuoyuna hitap etmeye taşıdı. Ardından 1976-1978 arasında Boston Consulting Group’ta danışman olarak çalıştı; burada rekabeti analiz etme, sorunları çözümleme ve çözümler geliştirme işleri yürütüyordu. Yonatan Enstitüsünün ardından 1980’de Kudüs’teki Rim Industries şirketinin pazarlama yönetimine geçti.

Ancak kardeşi Yoni’nin 1976’da öldürülmesi, Benyamin’in iletişim ve propaganda alanındaki kariyerine yeni bir ivme kazandıracaktı. Kardeşinin gömleğini giyerek yöneticiliğini üstlendiği bir enstitüyü kurdu; ardından onlarca yıl boyunca söyleminin temel taşlarından biri olacak bir mesele etrafında siyasetçilerden, diplomatlar, araştırmacılar ve güvenlik çevrelerinden oluşan bir ağ örmeye başladı. Enstitü, Temmuz 1979’da Kudüs’te «Yonatan Uluslararası Terörizm Konferansı»nı düzenleyerek İsrailli, Amerikalı ve uluslararası isimleri silahlı örgütlerin ötesine, onları destekleyen ve himaye eden devletlere uzanan bir tez etrafında topladı. Bir yıl sonra Netanyahu konferansın çalışmalarını «Uluslararası Terörizm: Meydan Okuma ve Karşılık» adlı kitapta derledi. Birkaç yıl içinde Netanyahu’nun yatırımları, üniversite salonlarında, sinagoglarda ve yerel televizyon ekranlarında İsrail anlatısını savunmaktan, bütünlüklü bir siyasi anlatının hazırlanmasına ve uluslararası kamuoyuna pazarlanmasına katılmaya dönüştü.

Netanyahu… Aldatma doktrini

Netanyahu’nun inşa ettiği bu birikimin İsrail’in karar alma mekanizmasının dikkatini çekmemesi mümkün değildi. Amerikan kamuoyunu tanıyan, kameraları karşısında deneyim kazanan, ardından bir enstitüyü yöneten ve terörizm üzerine uluslararası bir konferans düzenleyen genç konuşmacı, başka bir cephe, diplomasi cephesi için uygun bir savaşçı gibi görünüyordu. İsrail’in Washington Büyükelçisi Moşe Arens, 1982’de Netanyahu’ya hasbara faaliyetini kurumun kenarından yürütmekten kurumun içinden yürütmeye geçmesini teklif eden kişiydi.

İsrail Dışişleri Bakanlığı arşivinde bulunan ve 2022’de ortaya çıkarılan, 6998/6 kodlu bir belge bu geçişin bazı ayrıntılarını açığa çıkarıyor. Netanyahu, göreve başlamasından birkaç gün önce, 30 Haziran 1982’de Dışişleri Bakanlığı Genel Müdürü David Kimche’ye yazarak özel sektörden bakanlıkla geçici bir sözleşmeye geçmesinin gelirinde ciddi bir düşüşe yol açacağını açıklıyor ve önceki işinde biriktirdiği sosyal hakların korunmasını talep ediyor. Kimche aynı gün talebi ilgili birime ileterek kabul edilmesini tavsiye ediyor.

Netanyahu, 32 yaşında, resmî özgeçmişinde artık bilinen ve kayıtlı olan bu yola böyle çıktı: Washington’daki İsrail misyonunda başkan yardımcılığı, ardından BM büyükelçiliği, Knesset üyeliği, dışişleri bakan yardımcılığı, sonra başbakanlık ofisinde bakan yardımcılığı, Likud ve muhalefet liderliği ve nihayet 1996’da ilk kez başbakanlık. 1999’da görevinden ayrılarak üç yıl boyunca teknoloji şirketlerine danışmanlık ve pazarlama yaptı, uluslararası konferanslarda konuştu; ardından önce dışişleri, sonra maliye bakanı, ardından muhalefet lideri oldu. 2009’dan bu yana geçen yılların büyük bölümünde başbakanlık yaptı.

Bütün bu görevler arasında kopmayan bağ, Netanyahu’nun yalnızca hasbara faaliyetinde bulunmadığını; onun örgütlenmesinde, işlevinin belirlenmesinde ve İsrail’in farklı araçları içindeki yerinin kuramsallaştırılmasında da rol aldığını açıklıyor. Öyle ki bugün Netanyahu onunla öylesine özdeşleşmiş durumda ki takipçinin, Netanyahu’nun hakikat kırıntılarıyla kaplanmış yalanlarını ayırt etmesi zorlaşıyor. Bu konu, yalnızca Netanyahu’nun yayımlanmış kitap ve yazılarında değil, araştırmacıların bu konuda yazma iştahını kabartması gereken ve artık erişime açılmış belgelerde de çok zengin bir malzeme sunuyor.

Propaganda yönteminin temel bir yönünü açıklamak için Netanyahu’nun kendisinden yararlanılabilir. «Bibi: Benim Hikâyem» adlı kitabında, bu alandaki felsefesini özetlemeye neredeyse yetecek iki metne yer veriyor. Her ikisinde de en büyük siyasi örneği Jabotinsky ve Netanyahu’nun 1929 tarihli bir makalede Jabotinsky’ye atfettiği, propaganda ve siyasi pratiğinin büyük bölümündeki etkisi izlenebilen «kamuoyu baskısı teorisi» yer alıyor.

İlk metinde Netanyahu, propaganda felsefesindeki «zafer üçlemesi» diyebileceğimiz şeyi anlatıyor: «Babamla yaptığım konuşmalar gözlerimi açıyordu. Katı bir öncül ortaya koymuştu: Bugünün dünyasında siyasi zafer olmadan askerî zaferi savunamazsınız; kamuoyunda zafer kazanmadan siyasi zaferi savunamazsınız; adalete başvurmadan da kamuoyunu kazanamazsınız. Rakipleriniz davanızı adaletsizmiş gibi göstermeyi başarırsa tutumunuzu yavaş yavaş aşındırırlar. Davanız gerçekten ahlakiyse bile onu bu şekilde sunmadığınız sürece bunun önemi yoktur.»

İkinci metinde denklemi yeniden Jabotinsky’ye bağlıyor ve iki satırda özetliyor: «Babam, Jabotinsky denkleminin örnek bir uygulayıcısıydı: Kamuoyu aracılığıyla hükümetleri, adalete başvurarak kamuoyunu, çıkarlara başvurarak da liderleri etkilemek.»

Hakikat… Denizin kıyısından nehre

Bu anlamda Netanyahu, İsrail propagandası kavramının en açık örneğine dönüşüyor. BM’deki son konuşması da onun aldatıcı yönteminin uygulamalı bir örneği olarak kullanılabilir. Yaklaşık kırk dakika, yöntemin tamamını neredeyse özetliyor. Sayısız başka olgu ve veri arasından bir grup doğru olguyu ve veriyi seçiyor, onları bağlamından koparıyor, ardından istenen sonuca götürmek üzere önceden hazırlanmış bir kalıbın içinde yeniden düzenliyor. Buradaki hile mutlaka her olguyu uydurmaya dayanmıyor; anlatılacak ve dışarıda bırakılacak olguları, sorulacak ve göz ardı edilecek soruları seçmeye dayanıyor. Burada Benzion’un eski dersi yeniden karşımıza çıkıyor: Cevapları aramadan önce sorunun kendisini yeniden düşün.

Bu nedenle Netanyahu’nun anlatısını çürütmek, her cümlede açık bir yalan aramakla başlamaz. Anlatıyı, onu sağlamlaştırmak için özenle seçilmiş verilerden soymakla, ardından dışarıda bırakılan verileri yeniden sahneye koymakla başlar. O zaman Netanyahu’nun kullandığı kısmi gerçekler kaybolmaz; kendi bağlamlarına döndüklerinde anlamları değişir ve İsrail anlatısının ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar. Zayıf noktası tam da buradadır. Ancak harekete geçip saldırmadan bu anlatıyı yenmek mümkün değildir. Netanyahu’nun rakiplerinin kısaca yapması gereken budur: harekete geçip saldırmak.

Netanyahu son konuşmasında sömürgecilikten söz eden İngiliz ve Fransız sesleriyle alay ediyor, söylediklerini saçmalık olarak niteliyor. Başka bir yerde onlara, onlar için savaştığını ve kanlarına bulaştığı «teröristleri» öldürdüğünü söyleyerek lütufta bulunuyor. Ardından daha iyi bir dünya için savaştığını söyleyerek bütün uluslara lütufta bulunuyor. Netanyahu konuşmasında çetelerinin 1920’lerden bu yana akıttığı kanın miktarından, yalnızca Araplardan değil, projelerinin önünde küçük bir engel oluşturan herkesten söz etmeyecek. Yıllarca «vaadin koruyucuları» olan İngilizler bile iki devletli çözüme hükmeden Beyaz Kitap’ı yayımladıkları anda kan döktüler. Netanyahu konuşmasında, en yakın dostlarının denetimini reddeden İsrail’in nükleer projesinden, belki de ABD Başkanı Kennedy’nin kurbanlarından biri olduğundan söz etmeyecek. Gerçeğin yanında yer aldıkları için etkisizleştirilen onlarca kalemden de elbette söz etmeyecek.

Netanyahu, atalarının yalanlarını ustalıkla geliştiriyor; dünyanın bilincine karşı savaşını yürütmek için kurban ve kahraman rolüne bürünüyor. Öyle ki modern çağın en büyük ve açıkça tanımlanmış suçu üzerine yalnızca okuyup yazmak bile antisemitizm adı altında suç haline geldi. Netanyahu’nun sıraladığı yedi cephede savaşmaktan geri duranların bahaneleri ezberlenmiş, bilinen ve gerekçesiz. Peki, çatışmanın bu tarihî dönüm noktasında bu cephedeki mücadelelerden geri kalanların bahanesi ne?

Netanyahu askerî zaferin tek başına yetmediğini, siyasi zafer gerektiğini, onun da kamuoyunda zafer gerektirdiğini çok iyi biliyor. Bu yüzden «sekizinci cephe» savaşta fazladan bir cephe değil; hayalî kesin sonuca ulaşmak için kullanmak istediği cephe. Denklemini tam da burada kendisine karşı çevirmek mümkün. Askerî savaşlar karşılıklı mücadelelerdir; bu sahtekârın ve anlatısının karşı karşıya olduğu mesele ise daha derindir: Başlangıcından itibaren hakikatle karşı karşıya gelmiş bir proje. Kendinden önce var olan Filistin hakikati ve «tonlarca yalan»ın denizden nehre kadar izlerini silemeyeceği bir hakikat.

Henüz patlamamış çağrı cihazı

Salon, suçlularının kaleminden çıkmış dünyanın kendisinden ibaretti. Hiroşima ve Nagazaki’nin enkazı üzerine kurulmuş bir sahnede, şartı halkların kalemleriyle değil devletlerin füzelerinin ağırlığıyla yazılmış konsey, 81. döneminde toplandı. Kürsüye, modern çağın en çirkin suçunun hükümet başkanı çıktı; iffet ve kahramanlık üzerine ders verdi.

«Başlamadan önce kısa bir duyurum var. Bu salonda hâlâ buradan ayrılmamış ahlaken korkaklardan biri varsa lütfen şimdi çıkabilir. Çok teşekkür ederim.»

Bunu, bu hasta adamın tiyatro oyunlarının bölümlerinden bıkan çok sayıda ülke temsilcisinin salonu terk etmesinin ardından, delegelerin üçte ikisinden azına hitap ederek söyledi. Netanyahu her zamanki gibi rolünü ustalıkla oynadı ve yanılsamaları arasında akıcı biçimde dolaştı. On üçüncü dakikada, bir sihirbazın hafifliğiyle «pager» olarak bilinen çağrı cihazını çıkarıp şöyle dedi: «Pager’ları hatırlıyor musunuz? Pekâlâ, size bir şeyi kesin olarak söyleyebilirim… Hizbullah kesinlikle hatırlıyor.»

Burada, kesilmiş parmaklar adına, pager yaralılarının hatırı için, operasyonun Hollywoodvari ayrıntılarını uzatmayacağım küçük bir yazı yazıyorum. Bunun yerine Siyonistlerin pager patlatma operasyonunu en aptalca ve en kötü operasyonlarından biri olarak nasıl anacaklarını öngörüyorum. Siyonist propagandaya teslim olmuş «ahlaken korkaklardan» biri varsa yazının devamını okumalarına gerek yok. Çok teşekkür ederim.

Uluslararası ve bölgesel olaylarla dolu iki yılı aşkın sürede Netanyahu, konuşmalarında pager operasyonunu yan röportaj ve açıklamalar hariç yaklaşık on yedi kez gündeme getirdi. Ardından bir kurumlar ve medya mensupları ordusu geldi; kalemlerin ve filmlerin iştahı yeni bir Truva atı için kabardı. Netanyahu’nun karşı tarafında yer alanların çoğu da konuyu iyi niyetle ya da kötü niyetle ele alırken propaganda tuzağına düştü; sorular birbirine karıştı. İlk olma telaşının açlığı da onları, doyurmayan ve hakikat hakkında hiçbir şey vermeyen hızlı cevap öğünlerine itti.

Varlığın ve kurumlarının, özellikle de Netanyahu’nun pager’ı güvenlik operasyonlarının tacındaki mücevher olarak sunmak için seferber olması doğal. Bununla, taktik sonuçlarının operasyonel ömrünü stratejik bir etkiye dönüştürmeye ve Siyonist zihniyetin hâkim üstünlük doktrinini ve saplantısını pekiştirmeye çalışıyorlar. Ancak bazılarının sahtekârın propagandasına teslim olup onun «tedarik zincirlerinden» birine dönüşmesi sağlıklı değil. Bu, planlamayı ve uygulamayı küçümsemek anlamına gelmiyor; özgünlük, yenilik, güç ve başarı noktalarıyla zayıflık ve başarısızlıklara ilişkin soruları yeniden düzenlemek anlamına geliyor.

Askerî bilimlerde taktik, operasyonel ve stratejik düzeyleri birbirinden ayırmak planlamanın neredeyse temel bilgilerindendir; bu düzeylerin etkilerini birbirine karıştırmama uyarısı da onun alfabesidir. Hilenin büyüsünden uzaklaşınca, 17 Eylül 2024’ten sonra ne oldu? İstihbarat, teknoloji, üretim ve aldatmanın iç içe geçtiği, yıllar süren bir operasyonun ardından ne yaşandı? Sonra patlamalar oldu ve sonuçların en iyi yorumuyla taktik bir başarı elde edildi. Bu, taktik başarının zirveye ulaştıktan sonra sahiplerine karşı döndüğü ender operasyonlardan biri olabilir. Hilenin ömrü binlerce cihazın patlamasıyla sona ermedi; başka bir ömrü başladı. Bu ömür, söndürülen gözlerin ve koparılan parmakların sayısıyla değil, planlayıcılarının kapatma anahtarlarına sahip olmadığı kapıların açılmasıyla ölçülüyor.

1948’de, İsrail’in kuruluşunun ilanından on bir gün önce, Siyonist «Lehi» örgütü, kardeşi subay Roy Farran’ı hedef almak için gönderilen bombalı paketi açan genç İngiliz Francis Rex Farran’ı öldürdü. Paket hedefini şaşırdı ve küçük kardeşini öldürdü. Bu, Siyonist çetelerin İngilizleri ve başkalarını hedef almak için kullandığı onlarca bombalı paketten biriydi.

Bu tür suçların hukuki sonuçlarından söz etmek «yasa yokluğunda geçersiz» bir meseledir; «İsrail» siciline eklenecek bir başka suçla da boğulmayacaktır. Ancak varlık, sivil yerleşim alanlarında binlerce çağrı cihazını patlatmasını, bunların Hizbullah mensubu ya da savaşçılara ait olduğu iddiasıyla gerekçelendirdi. Hatta «İsrail Demokrasi Enstitüsü» operasyonu, «sağladığı istisnai askerî avantaj göz önünde bulundurulduğunda genel olarak orantılı» saydı. Zarar gören çevredeki kadınlar ve çocuklarsa hukuki ölçekte dikkate alınmayacak tali kayıplar haline geldi. Peki, öyle olsun. Pager taşıyan ya da yanında duran herkesin direniş faaliyetlerine katıldığını varsayacağım. Pager çocukları aynı hükmü İsrail’e uyguladığında «İsrail» uluslararası ve hukuki platformlarda ağlamayı bırakacak mı?

İsrail Dışişleri Bakanlığı, değişiklikleriyle yürürlükte olan 1986 tarihli İsrail Güvenlik Hizmeti Kanunu’na ilişkin resmî açıklamasında şöyle diyor: «18 ile 29 yaşları arasındaki, askerlik hizmetine elverişli her erkek ve 18 ile 26 yaşları arasındaki her kadın düzenli hizmet yükümlülüğüne tabidir; doktorlar bu kapsamın dışındadır… Kanun, İsrail vatandaşlarına ülke içinde ve dışında uygulanır; başka bir vatandaşlık taşıyanlar ve yurt dışında daimi ikamet edenler de buna dahildir.» Alıntı burada sona eriyor; gerisini «istisnai askerî avantaj» ölçüsüne bırakıyor.

Netanyahu, 14 Temmuz 2026’da Ze’ev Jabotinsky’yi anma etkinliğinde «Demir Duvar» doktrinini gündeme getirerek şu tehdidi savurdu: «Kararlılığımızı yanlış değerlendiren herkes çok ağır bir bedel ödeyecek.»

Peki, İsrail Savunma Bakanlığı Rehabilitasyon Dairesinin 2026’da yayımladığı verilere göre daire, Ekim 2023’ten bu yana ordu ve güvenlik kurumlarından yaklaşık 30 bin yaralıyı kabul etti; bunların yüzde 63’ü psikolojik etkiler yaşıyor. İsrail ordusu yalnızca 2025’te 22 intihar vakası kaydederken, Knesset’in bir raporunda Ocak 2024 ile Temmuz 2025 arasında 279 intihar girişimi açıklandı. Buna karşılık, direnişin pager’a ilişkin resmî anlatısını belki de ilk sunanlar, «Uli'l Bes» operasyonunda tetiği tutan, parmakları kopmuş eller ve «Yenilmiş Ekin» operasyonunda insansız hava araçlarına dokunan diğer eller oldu. Bu, ilk taktik karşılıktı.

Savaş felsefesinde tarih bize, harekât bölgesinin en ince ayrıntılarını göz ardı eden her ordunun yenilgiye mahkûm olduğunu anlatır. Gerçekçi olmak gerekirse Siyon oğulları dünyanın, özellikle de düşmanlarının, bireyler, örgütler ve devletler olarak her nefesini saymaya çalıştı; veri biliminde daha önce hiç kimsenin ulaşmadığı bir ustalık sergilediler. Ama bizim kanımız söz konusu olduğunda, anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler çekilmiştir. Kanımız etkileyici sözlerle yazılsa da Siyonistler onun inancını pager’dan önce ya da sonra anlayamaz. Kerbelaî bir kandır bu; içinde ne Nekbe ne de Nekse vardır. Siyonistler her zamanki gibi etkisini yanlış hesapladı. Çocukların babalarının sönmüş gözlerinin sırrını sorması, babasıyla anasıyla birlikte pager’ı kesinlikle hatırlayan bir toplum… Tıpkı yaklaşık on dört asırdır kahramanı Abbas’ı hatırladığı gibi.

Unutma ihtimalini araştırmak, belki de canlı bir iz bırakmadığı için mümkündü. Ama bugün, pager çılgınlığından sonra, bu toplumun unutması mümkün değil. Aksine, kesinlikle hatırlamak istiyor. Ancak Netanyahu’nun kendinden geçmiş halde cihazını sallarken göz ardı ettiği soru şu: Gösterinin parlaklığı söndükten ve operasyon sonuçlarının terazisine konduktan sonra «İsrail» onu nasıl hatırlayacak?

Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 09.10.2026 10:59 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45688/netanyahu-nun-sekizinci-cephesi-hakikate-karsi-propaganda-savasi