Savaş, haritasını tamamladı… Savaşçının molası sona eriyor Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
İRAN DOSYASI
10 Ekim 2026 · 14:00

Savaş, haritasını tamamladı… Savaşçının molası sona eriyor

❝Her iki taraf da savaşı frenleyen neredeyse bütün unsurlardan kurtulmuş durumda... Gerçekte savaş, birbirine bağlı çatışma turlarına dönüştü ve bu turlar, bölgeyi kaos koşullarını olağan kabul etmeye zorluyor...❞

YDH —  Ortadoğu uzmanı Ali Haşim, dün yayımlanan makalesinde, İran ile ABD—İsrail ekseni arasında on yıllardır süren ve diplomatik aralarla yalnızca biçim değiştiren yıpratma savaşını, bu çatışmanın tüm Ortadoğu’ya yayılan boyutuyla ele alıyor. Haşim’e göre diplomatik girişimler, taraflara yalnızca zaman kazandıran molalardan ibaret. Seçim takvimleri arasına sıkışan bu süreçte ABD—İsrail ekseni, İran'a karşı saldırganlığı yeniden başlatma konusundaki çekincelerini büyük ölçüde geride bırakırken bölgeyi eskisinden çok daha yıkıcı ve kapsamlı bir savaşın eşiğine getiriyor.

✱✱✱


Savaş, 28 Şubat 2026'da başlamadı. İsrail—ABD’nin, Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei’yi ve bir grup İranlı askeri komutanı suikastla öldürmesiyle de başlamadı. Bundan aylar önce, İsrail'in Haziran 2025'te Devrim Muhafızları komutanlarını ve nükleer bilim insanlarını hedef aldığı dönemde de başlamamıştı. Bunlar, 7 Ekim 2023'ten önceye ve sonraya uzanan dönüm noktaları.

Tüm bunlar, on yıllardır devam eden bir savaşın takvimindeki günlerden ibaret: Washington ile Tahran’ın birbirine zıt yollara ayrılmasından, daha doğrusu İran’ın bir İslam cumhuriyetine dönüşmesinden bu yana süren savaşın…

Savaş İran'ın kendisinden başlayıp Irak'a, Lübnan'a, ardından Afganistan'a, yeniden Irak'a, oradan Gazze ve Suriye'ye uzandı; sonunda tekrar İran'a döndü. Bu, savaşçının soluklandığı molaların da bulunduğu dolambaçlı bir güzergâh. Uzun ve yıpratıcı bir savaş bu. Bir cephedeki çatışma daha sona ermeden, farklı biçimlerde başka çatışmalar başlıyor.

Üstelik bunlar, kamuoyuna açıklanan gerekçelerin ötesinde gelişiyor: teröre destek, bölgesel rol, balistik füze programı, nükleer program ve nüfuz alanının genişlediği coğrafya. Bütün bunlar, tarihsel gelişmelerin ortaya koyduğu büyük ve temel çerçevenin altında kalıyor.

Bu savaşı yürütenlerin zihninde savaş, sıfır toplamlı bir mücadele. Taraflar yıllar boyunca zaman zaman bir arada yaşamayı kabul etmiş olsalar da bu durum değişmiyor. Süreç boyunca biriken aşamalar ve çıkarların giderek daha fazla iç içe geçmesi, uzlaşma ya da uzun süreli sükûnet ihtimalini daha da zorlaştırıyor.

Tahran ile Washington bir temel noktada hemfikir: Sükûnet dönemleri, yalnızca karşı tarafın ayakta kalma mücadelesine hizmet ediyor.

Savaşçının molası sona erdi

İşte bu kesin kanaatten hareketle, ABD—İsrail, İran'a karşı savaşı birlikte yürüttü. Çünkü tehdit ve yıpratma politikalarıyla yetinmeyi sürdürmek, tabloya yeni karmaşıklık katmanları ekliyor. İran’la, farklı boyutlarıyla bir arada yaşamayı sürdürmek artık mümkün değil. Sonuca ulaşmak ya da bu yöndeki ihtimali güçlendirmek gerekiyor.

Başlangıçta planlandığı gibi, tek ve öldürücü bir darbeyle kesin sonuca ulaşılması hedefleniyordu ancak bu plan başarısız oldu. Öyleyse geriye binlerce darbeyle sonuca ulaşmak kalıyor. Olayların seyri, sanki bu doğrultuda ilerliyor.

Savaşlar ve farklı baskı araçları arasındaki yol kesintisiz olduğuna göre, 2025 ile 2026 yılları arasında İran’a karşı yürütülen savaşlar arasındaki süreklilik, bu çatışmanın mantığını belirleyen kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Bu iki savaşı birbirine bağlayan çizgi, her ikisinden de on dört ay önceye uzanıyor. Nisan 2024'te, Şam'daki konsolosluğunun hedef alınmasının ardından İran, İsrail'le doğrudan çatışma sürecine ilk kez girdi. Kendi topraklarından ilk füze saldırısını gerçekleştirdi. Ardından aynı yıl 1 Ekim'de yaklaşık 200 balistik füzeyle yeniden saldırdı. İsrail ise hava savunma sistemlerini ve bazı füze üretim tesislerini hedef alarak karşılık verdi.

O tarihten bu yana her yeni çatışma turunda İran’ın bir kırmızı çizgisi daha aşılıyor: 2025’te nükleer tesisler, 2026’da Devrim Lideri ve ardından köprüler ile elektrik santralleri.

Bu süreç, rejimin etrafındaki çemberi giderek daraltıyor. Rejim artık etkili aracıların devreye giremediği, manevra alanının sınırlı kaldığı bir ortamda doğrudan karşı karşıya geldiği bir mücadele yürütüyor. Ancak rejimi daha büyük riskler almaya hazır hâle getiren de aynı süreç. Kırmızı çizgilerinin çoğu aşıldığı için artık daha fazlasının aşılmasından çekinmiyor.

Haziran 2025'teki “Yükselen Aslan” adlı savaş, İran ile ABD'nin Maskat'ta müzakereler yürüttüğü sırada İsrail tarafından başlatıldı. Bir sonraki müzakere turunun savaşın başlamasından bir gün sonra yapılması planlanıyordu. Savaş, çok sayıda İranlı askerî komutanın ve nükleer bilim insanının öldürülmesiyle başladı; ABD'nin İran'ın nükleer tesislerine yönelik büyük çaplı saldırısıyla devam etti. Washington, operasyonuna “Gece Yarısı Çekici” adını verdi. Ardından İran'ın Katar'daki el-Udeyd Üssü'nü hedef alan misillemesiyle savaş durdu.

Böylece çatışma sona erdiğinde ABD—İsrail, bir sonraki savaşa başlayacakları noktada, yine birlikte ve aynı safta bulunuyordu. Aradan yalnızca birkaç ay geçti. Önce giderek artan ekonomik baskılar, ardından Ocak ayında İran'da geniş çaplı protestolar yaşandı. Bu protestolar, dış savaşın başka bir yüzü olarak görenlerin sertliğiyle bastırıldı; ancak İran’daki pek çok kişi olayları bu kadar keskin bir çerçevede değerlendirmiyor.

Sonrasında Maskat ile Cenevre arasında yürütülen, mekânı değişen Umman merkezli müzakereler başladı. Önceki birçok turda olduğu gibi, bu görüşmelerin sorunu çözmekten çok zaman kazanmayı amaçladığı açıkça görülüyordu.

İran ile ABD arasındaki müzakereleri yıllardır takip edenler, iki tarafın çözüm bulmak için değil, yaklaşan bir patlamanın fitilini sökmek için masaya oturduğunu bilir.

Son savaştan önceki müzakere turunda İran, füze ve insansız hava aracı stoklarını güçlendirmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. ABD ise İsrail'le iş birliği içinde savaş hazırlıklarını ve askerî donanımını tamamlıyordu.

Bir savaş, diğerinin sona erdiği yerden başlıyor

28 Şubat 2026’da ikinci savaş başladı. Bu kez İsrail—ABD, ilk saldırıdan itibaren birlikte hareket etti; savaş, ilkinin sona erdiği noktadan başladı. Rejimin tepesini, Devrim Lideri Ayetullah Ali Hamenei’yi, Savunma Konseyi üyelerini ve diğer üst düzey komutanları öldüren bir saldırı gerçekleştirildi.

Saldırının siyasi ağırlığı, nükleer programın hedef alınmasıyla eşdeğer görünüyordu; hatta daha da ileri gidelim: Amaç, rejime nükleer saldırı ağırlığında bir darbe indirerek bir daha ayağa kalkamamasını sağlamaktı. Ancak bu gerçekleşmedi.

İran ise ilk savaşa verdiği karşılığı Katar’daki el-Udeyd Üssü’nü hedef alarak, yani Körfez’deki bir ülkeye saldırarak noktalamıştı. Bu kez misillemesine, önceki karşılığının sona erdiği yerden başladı: Körfez ülkelerinin tamamındaki ABD üslerini bombaladı. Ayrıca bu kez misillemesine, dünyanın tükettiği petrolün yaklaşık beşte birinin taşındığı Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı da ekledi.

Savaş haftalarca sürdü. İran'ın derinliklerine düzenlenen hava saldırılarında şehirler, okullar ve ibadethaneler hedef alındı. Bunlar arasında Tahran'daki bir sinagog da vardı. Saldırılarda ülke genelinde 3 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Son günlerde İran'ın stratejik varlıklarını, altyapısını ve enerji tesislerini vurma tehditleri gündeme geldi; ardından saldırılar peş peşe geldi. ABD, Kerec'deki bir köprüyü hedef aldı; İsrail ise sekiz köprüyü kısmen yıktı. Bunun ardından ABD Başkanı Donald Trump, bir gecede bir medeniyeti yok etmekle tehdit etti. O geceyi, pek çok yer ve insan için son gece olacakmış gibi anlatıyordu. Ancak 8 Nisan sabahı erken saatlerde, Pakistan'ın girişimiyle çatışmalar donduruldu ve yeniden müzakere yolunun açılması sağlandı.

İslamabad'da bir mutabakat zaptı ilan edildi. Ancak tarafların manevra alanları bu denklemde her zamankinden daha fazla daraldığı için uzlaşmalar kısa ömürlü hâle gelmişti. Mutabakat, daha ilan edilmeden kırılgan görünüyordu. Sarsılmaya başladı ve temmuz ayında çatışmalar sınırlı ölçekte yeniden alevlendi. Saldırılar yeniden başladı. Trump, aynı ayın 22'sinde, Hürmüz'de hedef alınan her gemiye karşılık bir köprüyü veya elektrik santralini, Tahran'dakiler de dâhil olmak üzere, yok edeceğini açıkladı. Altyapının hedef alınmasıyla sona eren turun, bir sonraki turun önünü açtığı artık açıkça görülüyordu.

Ancak savaş artık yalnızca İran, ABD ve İsrail arasındaki bir savaş olmaktan çıktı. Müzakere masası, diğer meselelerin de gündeme gelmesiyle neredeyse nefes alınamayacak kadar kalabalıklaştı. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, bundan zarar gören bütün tarafları kendi hesaplarıyla müzakere masasına taşıdı. Hizbullah’ın savaşa girmesi de Lübnan’ı uzun meseleler listesinin bir maddesi hâline getirdi. Savaşın birkaç hafta öncesindeki hâliyle aynı olmadığı doğru. Ancak gerçekte savaş, birbirine bağlı çatışma turlarına dönüştü. Bu turlar, bölgeyi kaos koşullarını olağan kabul etmeye zorluyor ve kalıcılığını Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan ödünç alarak yeni bir fiilî duruma dönüşüyor. Ne var ki bu, sürdürülebilir bir fiilî durum değil. Başka araçların da devreye girmesine yol açan tam olarak bu.

Ekonomik savaşın şiddetlendirilmesi, İran hava sahasını İran uçaklarına kapatan ve diğer uçakların da İran’a girişini engelleyen havacılık ablukası, ardından 14 Temmuz’da yeniden uygulamaya konulan İran limanlarına yönelik deniz ablukası… Bütün bunlar, İran’ı boğma noktasına getiren kapsamlı bir yıpratma sürecinin parçalarıydı. Buna karşılık İran, elindeki araçlar sınırlı olsa da başkalarını yıpratmaya yönelerek denklemi tersine çevirmeye çalıştı. Hürmüz Boğazı hâlâ elindeki en güçlü koz. İran, saldırı dalgalarıyla birlikte misillemelerini genişletebileceği mesajını veriyor; tehditlerinde hedef listesini bölge dışına taşıma ve füzeleriyle hareketli hedefleri vurma kapasitesine de işaret ediyor. Londra’nın Tahran’ı sorumlu tuttuğu, 27 Eylül’de İngiltere’deki Fairford Üssü’nde yaşanan olayın bu kampanyanın bir parçası olup olmadığı ise bilinmiyor.

Bu kez taraflar, bir sonraki savaş turunu önlemekten çok, o turun koşullarını müzakere ediyor. Bu, kamuoyu önünde dile getirilmiyor ancak iki tarafın müzakerecilerini meşgul eden meselelerden biri. Üstelik bu müzakereciler, daha önce müzakerelerin eşiğinde yürütülen iki savaş öncesinde de aynı konumdaydı. Son çeyrek saatte Katar, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ve nükleer müzakerelerin yeniden başlamasını, ablukanın kaldırılması karşılığında öngören yedi maddelik bir İran planını gündeme taşıdı. Trump bu planı kesin bir dille reddetti. Çünkü askerî harekât kararı verme zamanı gelene kadar ablukayı tercih ettiği baskı aracı olarak elinde tutmayı yeğliyor. Sahadaki göstergelere bakılırsa bu karar anı giderek yaklaşıyor.

Üçüncü bir uçak gemisi, diğer takviyelerle birlikte bölgeye doğru ilerliyor. Bu bağlamda, ABD’nin 30 Eylül’de Irak’tan çekilmesini de söz konusu gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Seçim hesaplarının ötesinde

Bu kararın ne zaman alınacağı, iki ayrı seçim takvimi arasında belirsizliğini koruyor. Bunlardan ilki ABD’nin seçim takvimi. Trump, 3 Kasım’daki ara seçimlerin ardından bombardımanları yeniden başlatmakla tehdit etti. İkincisi ise 27 Ekim’de yapılacak İsrail parlamento seçimleriyle, yani Knesset seçimleriyle ilgili. İki tarih arasında, daha önce benzeri görülmemiş gelişmelerin önünü açabilecek gerçek bir tehlike penceresi beliriyor.

İsrail, tek taraflı bir saldırıyla ABD’nin kararını beklemeden harekete geçebilir. Nitekim bu, Haziran 2025’te zaten yaşandı. İsrail, Lübnan gibi etkisinin ve baskı gücünün bulunduğu bir sahada askerî harekât düzenleyerek İran’ı misillemeye de çekmeye çalışabilir. Örneğin üst düzey bir isme suikast düzenlenmesi, İran’ın müttefiklerine karşı yükümlülüklerine ne ölçüde bağlı kaldığını sınayabilir. Böyle bir durumda önümüzde birden fazla yöne açılan bir yol belirir.

Böyle bir saldırı, İsrail’deki seçimlerin ertelenmesine yol açabilir. Ancak asıl amaç, hatta böyle bir hamlenin temel hedefi seçimler değil. Buradaki amaç, savaşı hızlandırmak ve Tahran’daki yönetimi yeniden toparlanma fırsatı bulamadan kıskaca almak; böylece Washington’ı kendi seçim hesaplarından önce bir oldubittiyle karşı karşıya bırakmak.

Tahran ise bunun tam tersi yönde bir cazibeyle karşı karşıya. Bu, “lanetli ağaç” cazibesi olarak tanımlanabilir. İran, geleceğini bildiği bir savaş turunu beklemek yerine, ilk kez ilk darbeyi kendisi indirerek önleyici bir saldırı başlatabilir. Üstelik bunu, ABD seçimlerinden önceki haftalarda, Washington önleme füzesi stoklarını yeniden doldurmadan önce yapabilir.

Ancak bu seçenek daha düşük bir olasılık taşıyor ve ağır bir bedeli var. Böyle bir hamle, rakiplerine bekledikleri bahaneyi sunar; bölge halklarının gözünde İran’ı saldırılara maruz kalan taraftan savaşı başlatan tarafa dönüştürür. Ayrıca, temelde saldırganlıkla karşı karşıya kalan bir ulusu savunma anlatısı etrafında şekillenen iç dayanışmayı da tehlikeye atar.

İran, özellikle içerideki her türlü hareketlenmenin en büyük tetikleyicisi sayılan ekonomik alanda ağır bir baskı altında olduğunun farkında. Bu, “bin kesikle öldürme” stratejisinin sonuç vermesini beklediği eşik. İran Merkez Bankası Başkanı, eylül ayındaki yıllık enflasyonu yaklaşık yüzde 84 olarak tahmin etti. Ayrıca “Nur” ve “Ayande” bankaları ağustosta çöktü; ardından zorunlu olarak “Melli” Bankası bünyesinde birleştirildi. Abluka, İranlıların ceplerini boşalttı ve günlük yaşamlarını daha da zorlaştırdı. ABD ve İsrail’in hesabı ise açık: dış baskıyı ülke içinde bir patlamaya dönüştürmek. Ancak savaş, şu ana kadar tam tersi bir etki yarattı ve ülke içinde devlete verilen desteğin artmasını sağladı. Hatta İslam Cumhuriyeti’nin, temsil ettiği ideolojiye verilen destekle aynı şey olmamakla birlikte, yıllardır görülmemiş ölçüde yüksek bir devlet desteğine ulaştığı söylenebilir.

Bunun başlıca nedeni, Trump ve Netanyahu’nun benimsediği söylemdi. Bu söylem, birçok İranlının gözünde İran’ın bir ulusal ve uygarlık kimliği olarak kendisini hedef alıyordu. Buna, ülkedeki mezhebin en üst siyasi otoritesi olan Velayet-i Fakih makamındaki kişinin öldürülmesi de eklendi. Bu suikast, İran’daki dindar kesim açısından Şii mezhebinin kendisini de tehdit altında gösterdi. Genel kanı, İran’ın müzakereler sürerken iki kez saldırıya uğramış bir devlet olduğu yönünde. Bu duygu, mart ayına kadar ülke genelinde düzenlenen 850’yi aşkın toplantı ve gösteriye büyük ölçüde yansımış olabilir. Ayrıca Canfeda (Fedailer) adıyla düzenlenen miting, 18 Eylül’de Tahran’da yüz binlerce kişiyi bir araya getirerek savaşın başlangıcından bu yana düzenlenen en büyük gösteri oldu.

Bunlar devletin düzenlediği halk mitingleri. Oysa savaşın öncesinde, ocak ayında, yine devletin müdahale ettiği protestolar yaşanmış ve bu protestolar sonucunda binlerce kişi hayatını kaybetmişti. Gerçekte yaşanan, savaşın daha önce tarafsız kalan kesimlerin bir bölümünü devletin safına çekmesi oldu. Bu kenetlenme şimdilik güçlü görünüyor. Ateş altında sarsılması ise ancak beklentilerin aksine gelişecek tek bir durumda mümkün: Yönetimin gereken karşılığı veremediği, İran’ın rakipleri karşısında zayıf kaldığı izleniminin oluşması. Böyle bir durumda yönetim, birçok kişinin gözündeki meşruiyetini kaybeder. İranlıların tarihsel açıdan temel sorunu, iktidar sahibinin zayıf olması, gelişmeleri kontrol edememesi, inisiyatif alamaması ve kendisini savunamamasıdır. Bu ülke yüzyıllar boyunca krallar ve şahlar tarafından yönetildi. Dolayısıyla yönetim açısından asıl tehlike, ülkenin maruz kalabileceği saldırıların büyüklüğünde değil, karşılık verme konusunda aciz kaldığı algısının oluşmasında yatıyor.

Bu savaşta belirleyici unsur ülkenin iç cephesi olduğundan, yönetim güvenlik ve askerî yapılanmasını yeniden şekillendiriyor. Devrim Lideri Mücteba Hamenei, 10 Ağustos’ta yayımladığı altı kararnameyle askerî komuta kademesini yeniden düzenledi. Ahmed Vahidi’yi Devrim Muhafızları’nın genel komutanlığına, Ali Abdullahî’yi Genelkurmay Başkanlığına, Ali İzmai’yi ise Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanlığına atadı. Bu atamalardan önce de Muhsin Rızai, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirilmişti. Ancak en dikkat çekici atama, Besic’e yapılan atamaydı. Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatının başında on yılı aşkın süre görev yapan Hüseyin Taib, 2009’daki protestolar sırasında Besic’i de yönetmişti. O dönemde Besic, protestoların bastırılmasında en belirleyici rolü üstlenmişti. Taib şimdi, istihbarat ağını yerel birimler düzeyinde genişletme ve Besic’i yerel istihbarat toplama ağına dönüştürme yetkisiyle yeniden bu yapının başına getirildi.

Taib, Mücteba’nın sağ kolu, hatta onun ağlarını kuran ve iktidara yükselişini hazırlayan kişi olarak tanımlanıyor. İkili yıllarca birlikte hareket etti; İran-Irak Savaşı sırasında da aynı taburda görev yaptı. Devrim Lideri’nin kamuoyu önünde görünmemesiyle birlikte Taib, dikkatlerin üzerine çevrildiği isim hâline geldi. Nitekim “Canfeda” (Fedailer) mitingini de gönüllülerin “kapsamlı savunma” için hazır olduğunu ilan ettiği mesajıyla o açtı. Güvenlik, geniş anlamıyla artık Besic’e devredilmiş durumda. Bununla birlikte, savaş koşullarında ulusal birlik görüntüsünü sarsmaya yönelik her türlü girişimi engelleme görevi de bu yapıya verilmiş oldu.

Atamaların bütünü, Mücteba Hamenei’nin güvendiği isimler aracılığıyla otoritesini pekiştiriyor ve art arda yaşanan iki savaşın açığa çıkardığı boşlukları kapatmayı amaçlıyor. Böylece geçim sıkıntısı ile siyasi öfke arasında ulusal birlik, bir tampon görevi görüyor. Bu hattın gerisinde ise rejimin güvenliğini koruyan Taib bulunuyor. Yönetim, ülkenin çevre bölgelerinden kaynaklanan başka bir iç tehdidin de farkında.

Etnik toplulukların ve azınlıkların bulunduğu, bazılarının savaş koşullarından yararlanarak yeni bir coğrafi düzen dayatmayı hedeflediği bölgelerde baskı şimdiden başladı. Güneydoğuda silahlı bir Beluç hareketi ortaya çıktı. Hareketin şu ana kadar toprak kontrolü sağlama kapasitesi sınırlı olsa da faaliyetleri her geçen gün yoğunlaşıyor. Ekim ayının başında İstihbarat Bakanlığı, Sistan-Beluçistan ve Hürmüzgan eyaletlerinde operasyonlar düzenlemeye hazırlanan çok sayıda hücrenin dağıtıldığını duyurdu. Daha önce, 12 Eylül’de Seravan’da yaklaşık dokuz saat süren çatışmalar yaşanmıştı. Yalnızca 11 gün sonra, Devrim Muhafızları’nın Seravan’daki karargâhının komutanı ve istihbarat şefi Tuğgeneral Hüseyin Zarifi, “Halk Savaşçıları Cephesi” ile yaşanan ikinci çatışmada öldürüldü. Bölgesel Kudüs Karargâhı, silahlı grupları harekete geçirmekle Washington—Tel Aviv’i suçladı. Ayın 30’unda Rask’ta bir polis memuru öldürüldü. 1 Ekim’de ise Devrim Muhafızları, Zahidan’da altı silahlı kişinin öldürüldüğünü açıkladı.

Kuzeybatıda da Kürt cephesi varlığını sürdürüyor. CNN’in mart ayında aktardığına göre, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Kürt grupları silahlandırmak için çalışıyor. Devrim Muhafızları, ateşkes dönemlerinde bile Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürt partilerinin karargâhlarını bombalamayı sürdürdü. Ancak bu cephe, Türkiye adlı temel bir engelle karşı karşıya. Ankara, silahlı bir Kürt hareketinin İran’da güç kazanmasını önlemek için elinden geleni yapacaktır çünkü böyle bir gelişmenin Türkiye’deki Kürtler üzerinde de etkili olmasından endişe ediyor.

Kırılgan kırmızı çizgiler

Bu yoğun hareketlilikten açıkça anlaşılan şu ki Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan İran ülkesini kaosun hâkim olduğu bir alana dönüştürmeye yönelik bir çaba var ve bu çaba halihazırda yürütülmektedir. Bu durum, denkleme daha tehlikeli yeni bir boyut ekleyebilir. Öte yandan, özellikle ülkenin bölünmesi ya da coğrafyasının daraltılması fikrine karşı İran’ın iç cephesinde bunun tam tersi yönde bir etki de yaratabilir. Buna, üç ada olan Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb’u hedef alabilecek herhangi bir hamle de ekleniyor. Hürmüz’deki diğer adalar ile Bender Abbas çevresindeki kıyı şeridi de hedef alınabilir.

Nitekim Axios’un aktardığına göre Pentagon, Ebu Musa Adası’nın kontrol altına alınması seçeneğini gündeme getirdi. Buradaki temel amaç, İran’ın güneyini ve boğazı bütünüyle kontrolü altında tutmasını engelleyerek bu bölgeleri etkisizleştirmek.

Bu noktada, 1971’den bu yana söz konusu adalar üzerinde tarihî hak iddialarında bulunan Birleşik Arap Emirlikleri devreye giriyor. Bu durum, operasyonun bir işgal değil, adaların geri alınması olarak sunulmasına imkân veriyor. Ayrıca Abu Dabi, savaşın başından bu yana İran’a yönelik onlarca hava saldırısı düzenledi; bu saldırılarda Qeşm Adası, Ebu Musa Adası ve Bender Abbas’taki hedefler de vuruldu. Ancak Tahran, adalara dokunulması hâlinde Abu Dabi’yi, savaşın başlangıcından bu yana maruz kaldığı her şeyi aşacak bir karşılık vermekle tehdit etti.

Bütün bu hamleler karşısında artık yakın vadede sorulması gereken soru, yeni bir savaşın çıkıp çıkmayacağı değil, ne zaman çıkacağıdır. Muhtemel senaryolar değerlendirildiğinde, bir sonraki çatışma turunun önceki turun sona erdiği noktadan, yani altyapı ve enerji tesislerinden başlaması beklenebilir. Yollara, köprülere ve elektrik şebekelerine yönelik, henüz görmediğimiz ölçekte kapsamlı ve eş zamanlı bir saldırı düzenlenebilir. Bu saldırının amacı, devletin bağlantılarını koparmak ve hem doğrudan rejim hem de rejimi destekleyen sağlam toplumsal kesim üzerinde en üst düzeyde iç baskı oluşturmak olabilir. Böylece direnmenin bedeli, her İranlının gündelik hayatında hissettiği bir yüke dönüşür.

Bu aynı zamanda, merkezi komuta ve kontrol sistemini hedef alan bir saldırı olacaktır. Böyle bir saldırı, çevre eyaletlerin artan güvenlik baskısı altında olduğu bir anda Tahran’ın bu eyaletlere ikmal ulaştırmasını engeller. Böyle bir senaryoya karşı koyma meselesinde Hüseyin Taib ve Besic’in isimleri bir kez daha öne çıkıyor.

Yemen yeni savaşın fitilini mi ateşleyecek?

İran, yıllarca bu tür senaryoları önlemek için ileri savunma stratejisine bel bağladı. Ancak bugün, onlarca yıl boyunca engellemek için mücadele ettiği kâbusla karşı karşıya. Son üç yılda yaşananlar nedeniyle bölgesel müttefiklerinin yapısı zayıfladı. Bu da söz konusu müttefiklerin, İran’dan fırlatılan füze ve insansız hava araçlarının ve İran’ın coğrafi konumunun ardından, savunma stratejisindeki öncelik sıralamasında geriye düşmesine yol açtı. Buna rağmen müttefiklerin, gelecekteki herhangi bir savaşta tamamlayıcı bir rolü olacak. Bu müttefikler, İran’ın uygulayacağı acı ve baskının coğrafi alanını genişletmeye çalışacak. Bunu yapmalarının iki nedeni var: Biri kendi etki alanlarındaki rolleriyle, diğeri ise bir bütün olarak Direniş Ekseni ve bölge düzeyindeki çıkarlarıyla ilgili.

İran’ın öncülük ettiği eksenin öncü gücü olarak Ensarullah Hareketi (Husiler) öne çıkıyor. Hareket, bugün Babülmendeb Boğazı’nı kontrol ediyor ya da en azından boğazı kapatma ve açma kararını elinde tutuyor. Hürmüz’ün kapatılmasının ardından petrol taşımacılığı açısından alternatif bir damara dönüşen bu boğaz, özellikle Suudi Arabistan’ın doğu-batı petrol boru hattının vurulmasıyla birlikte baskı ve aksaklıkların boyutunu artırabilir. Irak’ta ise ABD’nin çekilmesinin ardından silahlı gruplar üzerlerindeki kısıtlamalardan sıyrılıyor. Hükümetin silahsızlanmaları için tanıdığı 30 Haziran 2027 tarihine kadar süre önlerinde dururken, ellerinde buna karşılık iki yıllık bir dondurma önerisi bulunuyor. Yöneldikleri bölgeler ise Irak Kürdistan Bölgesi, Suudi Arabistan ve Ürdün. Hizbullah ise 2026 savaşından, savaşçıları ve silahları bakımından ağır kayıplar vererek ve Lübnan’daki siyasi karar alma süreçleri üzerindeki etkisi sınırlanmış hâlde çıktı. Bütün bunlara sahadaki sessizlik de eşlik ediyor.

Bu sessizlik, 1 Ekim’de Mücteba Hamenei’ye yakın bir heyetin Lübnan’ın güneyine yaptığı ziyaretle istisnai biçimde bozuldu. Hizbullah, ancak bir sonraki çatışma turunun Tahran için varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu düşünürse yeniden savaşa girebilir. Böyle bir durumda Lübnan’a ilişkin hesapları belirleyici olmayacaktır.

Savaş yedi ay önce başlamadı ve kasım ayında da sona ermeyecek. Bir sonraki çatışma turu, kim başlatırsa başlatsın, Hürmüz’den Babülmendeb’e, Irak Kürdistan Bölgesi’nden Ürdün’e kadar uzanan bölgede yaşanabilecek en ağır çatışma olabilir. Kim bilir, belki de bundan daha geniş bir alana yayılır.

Her iki taraf da savaşı frenleyen neredeyse bütün unsurlardan kurtulmuş durumda: korku, zaman, karşı taraftan duyulan endişe, ne savaş ne de barış hâlinin sonuçlarına ilişkin dehşet… Bütün bunlar, büyük patlamanın artık yalnızca bir zaman meselesi olduğu ihtimalini güçlendiriyor. 


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 10.10.2026 15:50 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/45735/savas-haritasini-tamamladi-savascinin-molasi-sona-eriyor